19 Ocak 2018 Cuma

İki İstanbul Hatırası

İstanbul'a ilk defa hangi tarihte ayak bastığımı hatırlayamıyorum. Ama geliş nedenim dün gibi hatırımda: Ankara'ya niyet, İstanbul'a kısmet olmuştu. Herhalde yarıyıl tatili idi, köyün huzurlu ortamından Ankara'nın kirli havasını solumak, biraz da üniversitede okumak için yola çıkmıştım. Şakir amcamın oğlu, aynı zamanda köy Kur'an kursundan (hoca mektebi) arkadaşım Ömer Osman da askerden izine gelmiş, o da Kütahya'ya gidiyor. Aynı otobüse denk geldik, Ankara'ya kadar beraber gideceğiz. Otobüs Yağlı denen yerde mola verdi, biz Ömerle çay içerken sohbeti koyulaştırmış olacağız ki otobüsün gittiğini fark edemedik. Doğu illerimizin birinden gelen ve bizim köyün yakınından geçen otobüs bizim valizlerle birlikte İstanbul yolunda hızla ilerlerken biz orada çaresizce kalakaldık. Tesisten telefon ettirdik ki bizim valizleri Ankara'da bıraksınlar diye ama nafile. Başka bir otobüsle Ankara'ya geldiğimizde havamızı aldık. Mecburen valizlerin peşinde biz de İstanbul yoluna düştük. Hiç unutmuyorum Adana'dan gelen bir otobüse binmiştik. Neyse lafı uzatmayalım, sabaha karşı Topkapı garajına indik, valizleri bulduk, çocuklar gibi sevindik. Zira benim valizdekinden başka giyecek değişik elbisem yoktu. Ömer, gelmişken ablamlara bir gidelim dedi. Ablası Ümraniye'de. Gittik gitmesine de Topkapı garajlardan Ümraniye son durağa nasıl gittik, hiç hatırlamıyorum. Sadece bir dolmuş sahnesi var belleğimde. Üsküdar'dan Ümraniye tarafına giden bir dolmuşun içindeyiz, aşırı kalabalık, sigara dumanından göz gözü görmüyor. Öncesi de, sonrası da olmayan bir film karesi gibi duruyor zihnimin derinliklerinde. 

O günden bu güne belki bir iz bulurum diye geçen cumartesi Üsküdar'a indim. Tıpkı Topkapı garajları gibi eski Üsküdar Meydanı'nın da yerinde yeller esiyor. Topkapı garajlarını yıkıp yerini yeşillendirdiler hiç değilse. Ama o güzelim Üsküdar Meydanı betonla kapatıldı adeta. Yeşil tabela bile bulamazsınız. O güzelim çeşme, hamam, meydanı kuşatan camiler ve tarihi dokunun tamamı çirkin metro çıkışlarının gölgesinde kaldı. Her gidişimde çok üzülüyorum bu duruma. Görmek istemiyorum, bakışımı çeviriyorum, olmadı köstebek gibi o deliklerden birine dalıp yeraltına iniyorum: 


Duyduk ki benim Ömer'le birlikte seksenli yılların ortalarında, Magırus dolmuşta gittiğimiz Ümraniye tarafına Üsküdar'dan metro açılmış. Hem de sürücüsüz. "Sürücüsüz metro mu olur yahu" demeyin, ben bindim, test ettim, onayladım, oluyor. Ahan da size videosu. En öne gittim. Gerçekten de ön tarafta yolculardan başka kimse yok. Alet tırtıl gibi kıvrıla kıvrıla gidiyor vallahi. Bir yaşıma daha girdim. Nereden nereye? Videoda izlediğiniz bölüm Bağlarbaşı ile Altınizade duraklarının arasıdır. Alvin Toffler'in Şok adlı kitabındaki kişinin akibetine uğramamak için Bulgurlu durağında indim. Ne olur ne olmaz. Bu kadar teknoloji bizi şoka sokabilir. Alıştıra alıştıra zerk etmek lazım bu yaşlı vücuda.

Vesselam...  

12 Ocak 2018 Cuma

Arz-ı Hâlimdir, İbrahim Abi!


Âh İbrahim Abi ah! Gene rüyama geldin dün gece. Kalabalık bir yerde imişiz. Bir canlı yayın öncesi gibi sanki. Ben her zaman olduğu gibi çok telaşlıyım. Deli danalar gibi oradan oraya koşuşturup duruyorum. Birden önümde sen beliriyorsun. Masum bir tavırla, hüzünlü bir yüzle bakıyorsun bana. "Muhterem" diyorsun bana. (Son yıllarda bana hep böyle hitap ederdin hani. Ben de sana "dayı" derdim. Sadece ben mi, herkesin -manevi- dayısıydın İbrahim abi. Birkaç ay önce Ömer dayımı da uğruladık, ölüm meleği onu da sizin tarafa aldı İbrahim abi. Onunla buluşsan ne iyi olur. İnşaallah her ikinizin de daimi mekanı Cennet-i Âlâ olur.) "Muhterem, telaş etme ben geldim, bir problem olursa yardımcı olurum arkadaşlara" diyorsun sakin sakin. "Allah, Allah" diyorum, "dayıya ne olmuş böyle ki, benim bildiğim yerinde duramayan İbrahim Tolu'dan eser yok." Derken senin vefat ettiğin aklıma geliyor rüyamda. Rüya gördüğümü rüyamda anlıyorum birden. Senden uzaklaşıyorum, gözlerim baraj kapakları gibi, ha patladı, ha patlayacak. Oracıkta bir kuytu buluyorum, hüngür hüngür ağlıyorum. Bu ne yaman acı böyle İbrahim Abi? Gene yaram tazelendi şu kış gününde.

Sabahtan beri yerde miyim gökte miyim belli değil. Bak gene Ocak ayı geldi çattı. Dile kolay tam 5 sene oldu sen aramızdan ayrılalı. Ne çabuk geçti seneler. Anadolu Ajansında çalışan ortak arkadaşımız bir twit atmıştı geçen günlerin birinde. Ekteki toplu resimde seni hemencecik seçtim. Seçilmeyecek gibi değilsin ki dayı! İmralı yargılamaları günlerinde, Mudanya'da görev yapan medya mensubu arkadaşlar bir araya gelip hatıra fotoğrafı çektirmişsiniz. Resmi bilgisayarıma indirip dağarcığıma atmıştım. Demek ki bu günü bekliyormuş bu fotoğraf. Rüya ile dünya iç içe girdi kafamda. Karmakarışık bir haldeyim abi. Aşk olsun dayı, aşk olsun.

Şimdi gelelim bu son derece özel konuyu saygıdeğer okuyucuya izah etmeye. İbrahim abi kim, neden dayı diyordun, konunun İmralı adası ile ne ilgisi var... gibi bir ton soru belirmiştir kafanızda. Bence siz bu yazıyı hiç okumamış olun en iyisi. Şu kadarını söyleyim sadece, toplu resimde İbrahim abinin göğsüne yeşil bir nokta kondurdum. Belki merak edenleriniz olur diye. 

Vesselam... 

11 Ocak 2018 Perşembe

Üç Belde

"Olmayasın üç beldenin birinden / Divriği'den, Darende'den, Gürün'den" diye bir söz duydunuz mu? Duymadıysanız şimdi okudunuz işte. Memlekette "hemşerim memleket nere?" sorusuna bu 3 ilçeden birini söylerseniz muhtemelen kalenize bu tekerleme ile gollük şut gelecektir, dikkatli olun. Nedenini niçinini bana sormayın, vardır mutlaka bir sebebi. Zamanla bu 3 belde sakinleri "en iyi savunma saldırıdır" diyerek karşı atağa geçmişler "Olamazsın üç beldenin birinden / Divriği'den, Darende'den, Gürün'den" şeklinde değiştirmişler bu atasözünü. Ne güzel melmeket değil mi? Şakalaşması bile hoş ve latif. 

Yolcu'ya sorsalardı Nasrettin Hoca'ya uyup her iki tarafa "haklısın" derdim. Adamlar kendi aralarında tatlı tatlı şakalaşıyorlar, bir tarafı tutarak dengeyi bozmanın bir anlamı yok. Hem biz, bir önceki yazımızda "orta yol"cu olduğumuzu beyan etmedik mi? Niye olmayalım ki bu 3 beldenin birinden? Gürün'de Gölpınar diye harika bir yere gitmiştim yıllar önce. O gölün rengine, berraklığına bayılmıştım. Belediye görevlileri bize Pekin ördeği yedirmişlerdi yanlış hatırlamıyorsam. Her şeyi geçtim, ördeğin de mi hatırı yok? Bu nedenle asla kimseye Gürün'lü olmayasın da, olamazsın da diyemem arkadaş. Sonra Darende. O güzelim belde. Anadolu'nun ortasında dümdüz bir ova. Yemyeşil. Bu gözler Darende'nin yetiştirdiği son devir velilerinden Hulusi Efendi'yi (k.s.) bizzat görme şerefine erişti. Nasıl "Darende'li olmayasın" diyebilirim? Divriği'ye gelince. İçinden geçtim birkaç kere, gezip görme imkanım olmadı. Gezmesek de görmesek de Divriği Ulu Camii orada duruyor. Dünya Kültür Mirası listesinde. Bu bile yeter de artar Divriği için. 

Bu noktada halen okumakta olduğum kitaba getireceğim sözü. Haluk Dursun'un "İstanbul'da Yaşama Sanatı" adlı eseri. Elimdeki nüsha ilk baskılarından biri. Sonraki baskılarında ilaveler oldu mu acaba diye merak ediyorum. İstanbullu olun olmayın, okumanızı tavsiye ediyorum.

Kitaptan öğrendim ki bir zamanların İstanbul'unun da 3 beldesi varmış. Bunlara "biladi selase" dermiş ecdad. O zaman İstanbul denilince Payitaht, yani sur içi akla gelirmiş. Sur dışında kalan yerler İstanbul'un beldeleri olarak kabul görürmüş. Bu 3 beldenin birincisi Eyüp tarafı imiş. Ceddim/iz Fatih'in, hocası Akşemsettin ile Hz. Halid'in mezarını bulup ihya etmelerinden sonra bu belde cazibe merkezi olmuş. İkinci belde Üsküdar imiş. Ceddimiz, bu yakaya kutsal toprakların devamı kabul etmiş, Üsküdar'a hep saygı duymuş. "Harem" adını vermiş bu topraklara. Üçüncü belde ise Pera tarafı. Orada daha çok gayri müslim teba'a yaşarmış. Pera tarafından gelenler "İstanbul'a ineceğim" Üsküdar yakasından gelenler ise "İstanbul'a geçeceğim" derlermiş. Bu beldelere sonraları bir belde daha eklenmiş, ona da "Boğaziçi" denmiş. Haluk hoca çok güzel anlatıyor tüm bu beldeleri. Acizane tavsiyem, hemen temin edin bu kitabı. Uzun kış gecelerinde sindire sindire okuyun, baharla birlikte de bu okuduklarınızın ışığında bir kez daha temaşa edin İstanbul'u. Ben öyle yapacağım.

Dün (10.01.2018) bir vesile ile İstanbul'a geçmemiz gerekti. Eski çamlar bardak, eski kayıkçılar da tarih olduğu için zamane vasıtalarından birini tercih etmemiz gerekiyor bu geçiş için. Beğen beğendiğini seç. Kara yolu tercihinde 3 köprü, 1 deniz altı tüneli, toplam 4 seçeneğimiz var. Deniz yolu arabalı ve arabasız diye 2'ye iniyor bu seçenekler. Arabasız seçeneği ve marmaray bu seferlik işimize gelmiyor, zira aracımızla birlikte geçmemiz lazım. En temizi Harem'den arabalı vapura binmek. Haydi bismillah.

   

Bir türlü gelmeyen kış havası bu sefer işimizi kolaylaştırdı. Yolcu salonundan dışarıya çıktım, ön taraftan İstanbul'a geçişi videoya aldım sizin için. Sesler tamamen doğal. İstanbul'a yakışan "kurşûnî" renk filtresi de doğal. Haydi hep birlikte sağdan sola sayalım gördüklerimizi. Galata kulesini, Haliç'i, Fatih Camii'ni, Süleymaniye'yi, Eminönü'nü, Kapalı Çarşı'yı, Mercan Yokuşu'nu, Yeni Cami'yi, Saray Burnu'nu, Şehir Hatları'nı, Cadde Tramvayı'nı,... Kısaca İstanbul'u hissettirmeye çalıştım size. Hey! daha ne duruyorsunuz, hâlâ harekete geçmediniz mi? Haydi, haydi haydi...

Vesselam...

2 Ocak 2018 Salı

Suyu Geçen Çığ Tanesi

Önde yalın kılıç Türkmen Başbuğu 
Ardında Oğuz'un ellibin tuğu 
Andırır Altay'dan kopan bir çığı

Budur, Peygamberin övdüğü Türkler... 
Ya Allah...Bismillah... Allahu Ekber

"Acaba" diye sordum kendi kendime. Acaba benim soy kütüğüm(dedelerim) asırlar önce Altay Dağlarının eteklerinden kopup taaa Viyana kapılarına dayanan bu muazzam çığın neresinde yer aldı? Önünde mi, arkasında mı, sağında mı, solunda mı? Hazar'ın alt tarafından mı geldiler, yoksa üstünü mü dolandılar? Hangi savaşlara katıldılar, 1071'te, yiğitlerin harman olduğu Malazgirt meydanında dedelerimden bir yiğit var mı idi acaba? Nerelerde konakladılar, hangi kavimlerle karşılaştılar, vesaire, vesaire.

Bana sorarsanız bizim dedeler ortalarda bir yerde idiler. Anadolu kıtasının orta yerinde bir dağ başını son durak edinmelerinden çıkarıyorum bunu. Bizim köy İç Anadolu'nun ortasında bulunan Bozok yaylasında daha düne kadar kuş uçmaz, kervan geçmez bir derenin içinde yer alıyor. Köyde 2 dönem muhtarlık yapan kardeşim Mehmet'e göre, bizim dedeler kesin birilerinden kaçıyorlarmış, saklanmak için bu dağ başını seçmişler. Başka türlü izahı yok. Sen tut taaa orta Asya'dan çık, güzelim ovaları, verimli su kenarlarını geride bırak, bula bula Deveci Dağları ile Akdağların arasındaki dar geçidi seç. Zaten ufak tefek bir adammış köye adını veren Ali dedemiz. Onun için Alicik adını almış. Bu garip yolcudan geriye doğru gidersek dedemi biliyorum, onun babasının ismini biliyorum, o kadar. Ondan öncesi sisli. Şöyle zamanı geriye doğru sarsak acaba buraya gelmeden önce nerede ocak tüttürmüşlerdi? Bir Horasan lafı duyduğumu hatırlıyorum da acaba Erzurum Horasan'ı mı, İran Horasan'ı mı? 


Belki bir senedir bu şema bilgisayarımda masa üstünde durup duruyordu. İnternet dehlizinde bir yerde rastlamışım, ilgimi çekmiş ve indirmişim. Demek ki bu gün için bekliyormuş Dedem Oğuz'un soy ağacı. Bu duruma göre biz Bozoklar'dan mıyız acaba? Bozoklar da 3 e ayrılıyor: Gün(han), Ay(han), Yıldız(han). Hali ile biz Yıldızhan'ın torunları olmalıyız. Soyadı kanunu çıkınca dedem boşuna bizim soy adımızı Yıldız koymamış! Dikkatinizi çekerim Osmanlı hanedanı da bizim soydan geliyor şekilde görüldüğü gibi. Heyt beee! Yürü be koçum kim tutar seni. Ergenekon darboğazından çıkmayı başaran dedelerinin yüzünü kara çıkarma, haydi bir hamle de sen yap, küffarın üstüne sefere çıkmanın tam zamanı. 

Hamasetse hamaset. Bazen böyle destekli desteksiz atmak gerekiyor azizim. Bize durmak yaraşmaz. Durursak düşeriz. Milletimiz tarihin akışı içinde hep batıya doğru yürüdü. Biz de onların bıraktığı noktadan devam ediyoruz/edeceğiz. Kitabımızda geri dönüş yazmaz.  Dost düşman bunu böyle bile. NOKTA.


Bu fotoğraf miladi takvime göre yeni yılın ilk gününde, 1 Ocak 2018 Pazartesi sabahı çekildi. "İyi de aga, sabahtan beri yedi ceddini saydın, Oğuzlardan girdin, Peçeneklerden çıktın, dur bakalım konuyu nereye bağlayacak diye merak ederken pattadanak necefli maşrapa niyetine kendi fotoğrafını koydun önümüze. Oldu mu şimdi bu, sahi senin derdin ne?" diye yakama yapışmaya kalkışmayın, hazır havaya girmişken okuyucu/mokuyucu dinlemem, "kükremiş sel gibi ortalığı dağıtırım, enginlere sığmam taşarım" ona göre!   Bekleyin anacığım, durduk yerde koymadık tabi ki şu resmi.

Dedim ya, bizim dedeler "ortayol"cu imiş, biz de onların izinden devam ettik bu yaşımıza kadar. Ön planda olmayı hiç sevmem. Pısırıklar gibi de arkada kalıp millete yük olmak, asalak gibi yaşamak da yoktur kitabımızda. Babamın, dede/leri/min yurt edinip ocak tüttüğü Alicik'ten çocuk yaşta çıktım, hep batı istikametini takip ettim, Türkiye'nin 3 büyük şehrinde hayat mücadelesi verdim. Yolumun dönüp dolaşıp İstanbul'da nihayetleneceğini anlayınca da yine orta yolu tercih ettim. Anadolu yakasında, orta karar bir semti ikametgah olarak seçtim. 20 yıla yakın Avrupa yakasında çalıştım, işyerlerim hep o tarafta oldu ama hiç suyun öbür yakasında ikamet etmeyi düşünmedim. Buna içgüdü mü diyelim, korku mu, ürkeklik mi, çekingenlik mi... ne dersen de ama karşıya taşınmak "cıs" oldu benim için. 

İşte bendeki bu dağ ceylanı ürkekliğinin sona erdiğinin resimli kaydıdır yukarıdaki fotoğraf. Bir türlü cesaret edemediğim suyun öbür yakasında ocak tüttürme eylemini oğlum Mahmut başardı sonunda. Kendi çapımızda "tarihi" bir an bu. Kiralık da olsa Avrupa yakasında bir yuvamız var artık. Gözüm açık gitmez gayri. Soy ağacı olarak kritik bir eşiği aştık, keskin bir virajı döndük sayılır. Kişisel tarihim açısından önemli bir gündü dün. Herkesin "yılbaşı" yorgunluğu ile mışıl mışıl uyuduğu saatlerde, trafik bomboşken geçtim karşıya. Görünüşte oğlumun kiraladığı evin temizliğine nezaret edeceğim. Hiç kimse fark etmedi ama yüreğim "pır pır"dı. Artık torunların, onların torunlarının yolu açık olsun. Bizden bu kadar. Ervah-ı Ezelde bize rızık olarak takdir olunan kuru ekmeğe katık ettiğimiz zeytin-peyniri bitirdikten sonra çekip gideceğiz bu dünyadan. Bir varmıııış, BİR varmış.

Vesselam...

28 Aralık 2017 Perşembe

Fotoğraf ve Abdülhamid

Geçen sene 24 Kasımda kaleme aldığım "Dost Acı Söyler Durağı" başlıklı yazıya bugün bir fotoğraf daha ilave ettim. Bıldır Aralık başında da 2 fotoğraf eklemişim. Son hali ile yazı 11 fotoğraflık fotoromana dönüşmüş durumda. Dolayısı ile bizim blog da gittikçe fotojenik bir hal almaya başladı. Arşive girenler görecektir, ilk yıllarda (2006-2007) nerede ise hiç fotoğraf yok. Son senelerde ise fotoğrafsız yazı yok gibi. Hatta bir tık öteye geçtik, video devrini başlattık. Nereden nereye. 

Konu konuyu açıyor, geçenlerde "internet kitapçım"dan sipariş ettiğim kitabı dün gece sabaha karşı bitirdim. Kitabın üst başlığını okuyunca "konuyu" açan "konu"nun ne olduğunu siz de anlayacaksınız:  


Üstad Gültekin Çizgen'in "Yıldız'ın Gözü" adlı bu ilk romanını okumak nereden mi aklıma esti? "Nereden olacak, 2 sezondur 'Payitaht Abdülhamit' dizisinin 2 dakikasını bile kaçırmadan izliyorsun, ondan sebep Sultan Abdülhamit'le ilgili ne varsa radarına giriyordur" diye ön alanlar gene yanıldı. Doğrudur, bu kitabın radarıma girmesine sebep olan bir televizyon programıdır, ama bu Payitaht dizisi değil. NTV'de yayınlanan bir program vesile oldu bu kitabı alıp okumama. İlgilenenler için söz konusu programın linki şuradadır. 

Cenab-ı Allah, Sultan Abdülhamid Han'a gani gani rahmet eylesin. Taksiratını affeylesin, seyyiatını hasenata tebdil eylesin. Büyük adammış vesselam. Büyüklüğü zaman geçtikçe anlaşılıyor. Düveli Muazzamaya karşı destansı mücadelesini takdir etmemek mümkün mü? Zamanının leş kargalarına karşı allem etmiş, kallem etmiş, 33 yıllık saltanatı döneminde devleti dimdik ayakta tutmayı başarmış.

Cennetmekan, Ulu Hakan, Abdülhamid Han 1918'de vefat etti. 3 gün sonra 2018 yılına gireceğiz. Yani Ceddim/iz Abdülhamid'in vefatının üzerinden tam 1 asır geçmiş olacak. Onun manevi mirasçıları/torunları olarak bizler acaba ona layık olabiliyor muyuz? Vefatının 100. yılında onu rahmet ve minnetle anarken magazinel konulardan ziyade onu devlet idaresindeki deha ve dirayetini araştırmamızda fayda var diye düşünüyorum acizane. Zira günümüzde de aynı kuşatma ile karşı karşıyayız. Leş kargaları sardı dört bir tarafımızı ve bizim en ufak bir sendelememizi kolluyorlar. 

Bu çok yönlü kişilikten herkes payına düşeni alsa (Turgut Özal'ın nasibine siyaset etme üslubu düştü mesela) bu garip Yolcu'ya fotoğrafçılıkla ilgili terekesi düşerdi herhalde. Hasbelkader başladığım bu meslekte 32 yıl oldu. (fotoğraf videonun atasıdır) Kitapta anlatıldığına göre dünyanın en meşhur fotoğrafçılarını Payitaht'a getirtmiş, Devlet-i Âli'nin dört tarafının fotoğraf arşivini oluşturmuş. O günün şartlarında binlerce (40.000) kare fotoğrafın çekilmesi ve bunun albümler halinde arşivlenmesini öyle hafiyelikle falan açıklamak kolaycılık olur. Bence Abdülhamid fotoğraf sanatını tutku derecesinde seviyordu. İyi ki sevmiş, iyi ki o fotoğrafları çektirmiş. Bu güne kadar bu albümlerin kapağının açılmaması gelecekte faydalanılmayacağı anlamına gelmez. Gültekin Bey'den Allah razı olsun. Bizi bu hazineden haberdar etti. 

Kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. İlk romanı olduğu için askıda kalan, tashih gerektiren bazı yerleri var ama gerçekten güzel bir kurgu ile anlatmış meramını. Kitabı okurken boğazımın düğüm düğüm olduğu yerlerden biri Padişah'ın tahttan indirilmesinden sonra çapulcu/yağmacı güruhun Yıldız Sarayının altını üstüne getirmesini anlatan sayfalar oldu. Nihayet kütüphaneye gelip orayı da yağmalamak istediklerinde önlerine bir yiğit çıkıyor. Bundan sonrasını şu fotoğraftan okuyun lütfen:


Boğazımdaki düğümleri kördüğüm eden hadise ise tam da bu sayfaları okuduğum günlerde gazete haberi olarak gündeme geldi. Acı bir tevafuk diyelim buna. Gazete Habertürk yazarlarından tarihçi Murat Bardakçı'dan öğreniyoruz ki "Abdühamid'in kütüphanesi 28 Şubat'ta çöpe atılmış" Yani szini anlayacağınız yukarıdaki sayfanın son paragrafında bahsedilen "arabalarla saraydan Darülfunun kütüphanesine gönderilen" kitapların önemli bir kısmı (ne kadarı olduğunu bilen yok) bundan 20 yıl önce talana uğramış. Hem de ne talan. Bardakçının ifadesi ile Moğol istilasını geçen bir kıyıma uğramış Abdülhamid'in nadide arşivi.

Şimdi ağzımı bozup bir sürü laf etsem siz değerli okurlarıma saygısızlık olur. En iyisi bu kendini ve ceddini bilmezleri Allah'a havale etmek. İnşallah hem bu dünyada hem ahirette rezil-i rüsva olurlar. Ne diyelim. 

Vesselam...

25 Aralık 2017 Pazartesi

Yanan Ocak, Yakan Aşk

Yâ Rab! Bizi dûr eyleme Evlâd-ı Alî'den
Biz Onların bendesiyiz hem severiz Kâlû Belî'den


Rahmeyle bu dil hasta-i nâçâre İlahi / Zahm-i dilime senden ola çâre İlâhî
Bir mücrim-i asi kulunum rûy-i siyahım / Affınla nazar kıl bu günahkâre İlâhî

Bakma yüzümün karasına rûz-i cezâda / Bağışla bizi Ahmed-i Muhtar'e İlâhî
Nefsim hevesiyle beni derbeder etme / Aşkından eser ver bu dilzâre İlâhî

Al benliğimi kayd-ı sivâdan beni kurtar / Ta vâsıl olam ru’yet-i dîdâre İlâhî
Leyla kulunu ateşi aşkınla kebab et / Duzahta koyup yakma bizi nâre İlâhî

Ah ki ne âh. Bu nasıl bir muammadır anlayan beri gelsin. Duyduğunuz gibi Kazancı Bedih "Ya Rabbi, beni aşk ateşi ile yak, ciğerim kebab olsun, zira bu ateşten ayrı düşersem nârında yanarım" diye feryad ediyor. Ateşte yanmamak için ateşe atmış kendini. Bu bizi aşar hocam. Devreleri yakmadan günlük hayatımıza dönelim en kestirme yoldan.

Babama "Gelecek salıya randevu aldım, seni doktora göstereceğim, yemeden içmeden kesilmenin bir çaresini bulur inşallah baba" dedim. "O tohtorların ocağı yansın. Elini bile vurmadan tüp tüp kanımı alıyorlar, ondan sonra da bir tek hep(hap) bile vermeden gönderiyorlar. Benim bir şeyim yok oğlum, sadece ayağa kalkarken gözümün önü kararıyor" diye çattı kaşlarını. Sustum.

Dikkat ettiniz mi, babam da yanmaktan bahsetti. "Doktorun ocağı yansın" dedi. "Adamın evinde yangın çıksın" diye beddua ettiğini zannedenler yanıldı maalesef. "Ocağı sönmesin, yuvası dağılmasın" manasına bir duadır bu aslında. Biz buna Anadolu irfanı diyoruz. Yurdum/uz/un üstünde tüten en son ocak sönmeden -ki sönmeyecek evvelallah- bu irfan deryası nesilden nesile naklolacak Allah'ın izni ile. Çağlar ötesinden "Yanmada derman buldu bu gönlüm" diyen Hacı Bayram-ı Veli'ye selâm olsun. "Ne şirin dert bu dermandan içeri" sırrına eren Yunus Emre'nin ruhu şâd olsun.

Vesselam...

24 Aralık 2017 Pazar

Elif'in Tefe'ülü

Bak yine aynı şey oldu. Bilgisayar ekranı karşımda, tuşlar parmaklarımın ucunda, yazacaklarım kafamda ama bir türlü giriş cümlesini kuramıyorum. Yazıyorum, siliyorum; yazıyorum, gene siliyorum. Deminden beri kaç kez başa döndüğümü Allah bilir. Dereyi görmeden paçayı sıvamanın cezasını çekiyorum galiba. Bir iki şey karalayınca kendimizi allame zannettik. Hemen her konuda çalakalem saçmalamanın da bir sınırı var tabi ki. Bugünkü yazacaklarım biraz hassas olunca ağırlık çöktü üstüme, yazsan yazılmıyor, kalksan kalkılmıyor. 

Aslında yazmayacaktım. Boyumdan büyük işlere kalkışmayacaktım. "Neme lazım, mutlaka bizim bilmediğimiz bir şeyler vardır" diye içime atacaktım. Ama son anda olan oldu, mevzuyu kıyısından köşesinden de olsa kayda geçirmek şart oldu. "Hocam bilmece gibi konuşmayı bırak da de ne diyeceksen. Biz müneccim miyiz?" 

"Silik Fotoğraflar"ı hatırladınız. Son okuduğum kitabın ismi bu. Merhum Orhan Okay'ın hayat yolculuğunda rastladığı şahsiyetleri bizlere anlattığı harika eser. Dün bu kitabı kütüphanemdeki yerine kaldırırken son bir kere şöyle sayfalarını çevirirken 62. sayfanın yarıya kadar yırtık olduğunu görünce birden gözlerim fal taşı gibi açıldı. "Fal" kelimesini sözün gelişi sarfettik. Yoksa -afedersiniz- falla/malla işimiz olmaz bizim. Olsa olsa tefe'ül vardır bizde. Yani karşılaşılan hadiseleri, tevafukları iyiye yormak, uğurlu saymak manasına. 

Torunum Elif'in yırttığı bu sayfanın bir kez daha önümüze açılmasını biz hayra yorduk yormasına da bu durumu felsefecilerin (ve dahî ataizlerin) nasıl açıklayacağını merak etmekteyiz doğrusu. "Haydaaa, kitapta sayfa yırtılmasının felsefe ile ne alakası var hocam, gene varoluşsal bir saçmalamada bulunduğunun farkında mısın?" diye epistemoloji parçalayan arkadaş, sen de bekle. Anlatacağım:


Orhan Okay, kitabın 52-63 sayfaları arasında "Kazan Türklerinden Bir Veli" başlığı altında Abdülaziz Bekkine Efendiyi yâd etmiş. Nurettin Topçu, Sorbonne'da felsefe doktorasını yaptıktan sonra İstanbul'a döndüğünde (1935) bir arkadaşı vasıtası ile Çivizade Camii'nde imamlık yapan Abdülaziz Efendi ile tanışır. Tüm sorularına cevap bulmuş olacak ki dizinin dibinden hiç ayrılmaz. Efendi vefat ettiğinde dünyası kararır adeta. Taşralı'daki "Yıldırımın Huzurunda" adlı bölümü bu ayrılık acısı yazdığı rivayet edilir. Abdülaziz Efendi daha sağlığında yerine kimin geçeceğini işaret etmiş. Bu zât medreseden arkadaşı olan Mehmet Zahit Kotku (K.s) imiş. O sırada Bursa'da imamlık yapan Mehmet Zahit efendi Çivizade'ye tayin edilmiş. Merhum Nurettin Topçu ondan sonra artık Çivizade'ye gelmez olmuş. Mehmet Zahit Efendiye intisab etmemiş sizin anlayacağınız. "Olabilir, insanlar hür iradesi ile sohbet hocasını seçebilir, değiştirebilir" deyip kitabı da konuyu da kapatmak vardı.

"Nurettin Topçu, Abdülaziz Efendiden sonra onu çok kifayetsiz buluyordu. Daha dışa açık bir dünya adamı olarak teşhis ediyordu..." satırlarını okuyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Özellikle "kifayetsiz" kelimesine taktım. "Portakal, orda kal" diye geçirdim içimden. En iyisi unutmak, hiç okumamış kabul etmek. Bir tarafta bu seneki Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat ödüllerinden "Vefa Ödülü"nü layık görüp saygı ve hürmetle yâd ettiğimiz Nurettin Topçu; diğer tarafta (taraf ne kelime başımızın üzeride) gönüller sultanı Mehmet Zahit Kotku. Zor bir seçim. Orhan Okay 2 kere rüya aleminde uyarılmasına rağmen Nurettin Topçu gibi düşündüğünü yazmış, haddi aşmayacaksa fakirin gönlü ise tam tersine meyl etmektedir. Mehmet Zahit Hocaefendi halen radyo sohbetleri ile cümle alemi irşad ediyor. Allah ondan razı olsun. 

Elif'im eline geçirdiği kitapta bula bula 62. sayfayı yırtarak tefe'ül etmeseydi bu konuyu hiç açmayacaktım inanın ki. Bunda da var bir hayır deyip yazdım. Ardından bir tefe'ül de ben yaptım. Kepçemi Youtube kazanına daldırdım. Gönüller Sultanı Mehmet Zahit Hocaefendinin kısacık bir sohbeti çıktı kısmetimize. İşin güzel tarafı sohbet şu yukarıda paylaştığım konu ile bağlantılı. En azından ben öyle yordum. Şimdi biz susalım, Yol'umuzu aydınlatanlardan Mehmet Zahit Kotku konuşsun. Konuşsun da kafamızdaki tüm soru işaretleri dağılsın gitsin.

Vesselam...