19 Nisan 2007 Perşembe

eskiler

Bu bölüm diğer blogdan taşınanlardan oluşmaktadır.


17/1/2007
Ayrılık


Ayrı düşmüşüz seninle ey meçhul okuyucu. Kaç aydır yazmamışım. Hatta blogcudaki adımı ve şifremi hatırlayıncaya kadar akla karayı seçmek durumunda kaldım. Demek ki bu iş de bana göre değilmiş. Zaten hiçbir "iş" bana göre değil. Anladım bunu yıllar sonra. Ayrılık benim karekterim oldu ey dost. Daha ne kadar sürecek bu ? Dağlara taşlara kazındı feryadım. İçim dışımdan ayrıldı. Ben "ben" den ayrıldım, çünkü "ben Sen'den ayrılmışım" anladım bunu ben. Ayrılık üzerine ne de çok şey geçiyor içimden. Necip Fazıl'ın "hep ayrılık isteğe erince istek ölür" dizesi geldi şimdi. Dinlediğim parçada ise "biz gideriz, sen dönersin" diyor "kiralık, koca dünya" ya Niran Ünsal. Karıştım yine karmakarışık oldum kısaca. Diyorum ki günlük hayatımda az bir zamanımı alan yakınlaşmalarımız olmasa ötelerle bağlantımız kopmak üzere. Kalkmalarımız, oturmalarımız, yemelerimiz, içmelerimiz, duruşlarımız hep başkalaştı. Bambaşka olduk vesselam. Kavramlar karıştı, kavramaz olduk katmanları ve onlar arası ilişkileri. Gökyüzünün tabakaları hiç dikkatimizi çekmez oldu. Kerrelerce bakmaktan geçtik bir kere bile bakışımızı oraya yöneltmediğimizden dönüş sahnesi de gerçekleşmiyor.

Baştan ayrıldım ey okuyucu. Yazının başını kaçırdım neden bahsediyordum ben. Başa dönmek mümkün olmadığı için yazının başına göz atmak istemiyorum. Bugün saçmalayım bari. Bizi buraya çivileyen o kadar bağlarımız var ki boşlukta saçmalamayı bile beceremiyoruz işte.
Hoşçakal.



10/11/2006
Hayret


Günlerden Cuma. Şevval ayı da çıkmak üzere. Ömür bitiyor, ben hala nelerle meşgulüm. "Yalan dünyanın yalan işleri" işte. Yolda bunlarla karşılaşmak normal. Oyalanmak normal değil. Bakıp kalmak bizi yoldan ediyor. Bir de bakıyorsun ki gün akşam olmuş. Ne seni hayrete düşüren şey. Hani hayret etmek yoktu. Gök kubbenin altında olan her şey O'nun takdiridir. Sübhanallah de devam et:


SÜBHÂNEL EBED’İYYİL EBED
SÜBHÂNEL VÂHİD’İL EHAD
SÜBHÂNEL FERD’İS SAMED
SÜBHÂNE RÂFİ’İS SEMÂİ BİĞAYRİ AMED



8/11/2006EDEB

Hâce der-yâb ki cân der ter-i insan edebest
Hâce envâr-ı dil u dîde-i merdân edebest

Âdem ez âlern-i ulvist ne süfli der-yâb
Ravnâk-ı gerdîş-i gombed-i devrân edebest

Ger to hâhî ki kadem ber-ser-i iblis nehî
Dîde boşka vü bibin kâtil-i şeytân edebest

Âdemîzâde eğer bi edebest, âdem nîst
Fark der cism-i benî-Âdem ü hayvan edebest

Çesm boşka vü bibin cümle kelâmullâh râ
Âyet âyet hemegî ma'ânî-i Kur'ân edebest

Gerdern ez akl suâlî ki bâşed îmân
Akl der-gûş-i dilem goft ki îmân edebest

Şems-i Tebriz hâmuş kon ki toy-i sırr-ı Hudâ
Enver-i efdâl-u in şem-i sebistan edebest

Ey kişi, bilmiş ol ki nasıl ruhsuz bir bedene can denilemezse, edebi olamayana da insan denilmez. Allah erlerinin gözü ve gönüllerinin nurunun aydınlığı, edebtir.

İnsan süfli, düşüklükler aleminden değil ulvi, yücelikler alemindendir. Bunu iyi anla. (İnsan, meleklerin secde ettiği Âdem'in neslindendir. Yeryüzünde Allah'ın halîfesi insandır. İnsanda, Allah'ın ruhundan üfürdüğü ruh vardır.)

Eğer şeytanın başını ezmek istiyorsan edeb sahibi ol.
Gözünü aç, gör ve bil ki, şeytanı öldüren şey edebtir.

İnsanoğlunda eğer edeb yoksa, bilin ki o insan değildir.
İnsanoğlunun cismi ile hayvan arasındaki fark edeb dolayısıyladır.

Gözünü aç! Dikkat et! Tamamen Allah kelâmı olan Kur'âna iyice bak!
Ayet âyet bütün Kur'ân'ın manâsı edebtir ve Kur'âna edeble iman et.

Akıla sordum, nedir iman?
Akıl, kalp kulağıma eğilip dedi ki “iman, edebtir.”

Ey Şems-i Tebriz, suskun ol! Sus ki bu bir ilâhî sırdır. Ancak şu kadar söylenebilir, dile gelebilir ki, geceleri ve karanlıkları aydınlatan iman mumunun en parlak ve en üstün aydınlığı edebtir."



7/11/2006
Haset


Allah (CC) Adem Aleyhisselam’ın şahsında insanı yarattıktan sonra Akıl, İman ve Haya’yı da yarattı. Onlara insan vücudunu gezmelerini ve beğendikleri yere yerleşmelerini buyurdu. Akıl hiç tereddüt etmeden beyni kendisine mekan seçti. İman yerleşecek yer olarak kalbi beğendi. Haya ise biraz araştırdıktan sonra insan yüzüne yerleşti. Rivayet olur ki her şey zıddı ile kaim olduğu için Allah Celle Celalühu bu üç hassanın zıdlarını da yarattı. Gadap, Haset ve Fesat. Gadap beyne meyletti. Akıl “eğer burayı mesken edineceksen önce ben çıkayım” dedi. “Çünkü burada ikimiz bir arada duramayız.” Haset kalbe, fesat ise yüze hamlettiklerinde de onlar da muhataplarından aynı karşılığı aldılar. Özellikle haset duygusu üzerinde durmak istiyorum: “Bende yoksa onda da olmasın.” Cümlesine insanla insan arasında cereyan eden bir dışavurum olarak bakmamak lazım. Temelinde insanın Yaratıcısına olan güvensizliğinin yattığını pekala söyleyebiliriz. “Onda da olsun bende de olsun” demez. Gene bir rivayette Musa (A.S) tur dağına çıkarken yolda bir Hasis kula rastlamış. Bu zatı kendinde olmayan bir malı Allahtan isteme yerine tüm enerjisini o mala sahip olan komşusuna haset ediyormuş. Hazreti Musa’ya “falanca malım yok. Allah’a söylesen de bana ondan nasip etse” demiş. Hz. Musa da tamam demiş. “Âlim’ün bizatis’sudûr (kalplerden geçeni bilen) Rabbimiz konu açılınca Hz. Musa’ya “Ya Musa o kulum haset bir kimsedir. Aynı maldan hem ona hem de komşusuna bir tane daha vereceğimi söylersen gerçek maksadını öğrenirsin” buyurmuş. Gerçekten de Hz. Musa ilahi mesajı ilettiğinde adamdan müthiş bir tepki gelmiş. Zinhar razı olmamış. Yüce Yaradan’ın takdirine laf uzatmaya kalkışmış. “Ona da verecekse ben istemem” diyerek gerçek niyetini belli edivermiş. Kısacası “haset” deyip geçmeyelim dostlar. Çok önemli bir husus. Allah korusun insanı dinden eder. Kalpte haset varsa iman zorlanır. Allah (CC) her şeyi yerli yerinde yaratmıştır. Her şeyde bir hikmet vardır. Bugün size yine bir beyitle veda ediyorum. Arayı uzattığımın farkındayım ama işler bugünlerde yoğun. İdare ediverin artık.


Ey nefsî, hasisî bi diyanet
Sermaye-i hile vü hiyanet
(Ey sermayesi hile ve hiyanet olan hasis ve dinsiz nefsim.)



25/10/2006
Ağlama


Öldüğüm gün tabutum yürüyünce
bende bu dünya derdi var sanma
Bana ağlama
"Yazık, yazık", Vah, vah" deme
Şeytanın tuzağına düşersen vah vahın sırası o zamandır.
"Yazık, yazık" asıl o zaman denir
Cenazemi gördüğün zaman "El Firak, El Firak" deme
benim buluşmam asıl o zamandır
Beni mezara koyunca "elveda" demeğe kalkışma,
Mezar cennet ehlinin perdesidir.
Canın hapisten kurtuluşudur.
Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret,
Güneşle aya batmaktan ne ziyan gelir.
Sana batma görünür ama
Aslında o doğmadır, parlamadır.
Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi?
Neden "insan" tohumu için,
"Yetişmeyecek", "Bitmeyecek" zannına kapılıyorsun?
Hangi kova suya salındı da dolu olarak çekilmedi?
Can Yusuf'un kuyuya düşünce niye ağlarsın?
Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta açarsın



16/10/2006
Kar



Bugünlerin mana önemine binaen (Orhan Pamuk'un Nobel alması ve Fransa'daki Ermeni yasası) Dr. Selim Hancıoğlu'nun bir yazısı ile sizleri selamlıyorum. Herkesin bir hesabı varsa Allah'ın hesabı kuşkusuz hepsinin üstündedir.


SENSİN İSMİ BAKİ OLAN
SENSİN DİLLERDE OKUNAN
SENİN AŞKINA DOKUNAN
KENDİNİ BİLMEZ ALLAH'IM


" Edward Said'in, "Oryantalizm, Batı tarafından zayıf olduğu için Doğu'ya empoze edilen bir doktrindir. Batı bu hareketi ile Doğu'yu kendi içinde eritmek ve aradaki farkları kaldırmak istemektedir." (Edward Said, Oryantalizm (Doğubilim), Sömürgeciliğin Keşif Kolu, Tercüme eden: Nezih Uzel, Pınar Yay., İst. 1982, s. 7) ifadesi, Batı'nın Doğu'ya hükmetmesi konusunda, askerî veya zorlayıcı bir politika dışındaki seçeneklerine işaret etmesi bakımından önem taşımaktadır. Özellikle "Doğu'yu kendi içinde eritmek ve farkları kaldırmak" teması, Batı'nın Doğu'ya, bilhassa da Müslüman dünyaya yönelik bütün tavırlarında ve kararlarında ortaya çıkan bir temel hareket noktası olmuştur. Batı'da önemli sosyal, kültürel ve psikolojik sorunların, hiç zaman kaybedilmeden doğrudan Türk toplumuna ithali, insanımızın hiç de yaşamadığı ve tamamen yabancısı olduğu kavramların bir anda etrafımızı sarıp sarmalaması, derin felsefî, dinî ve psikolojik boşluklar, sahte arayışlar, uydurma devâlar, asla yaşamadığımız ve tabiî bir süreçte ortaya çıkmamış olgu ve durumların neticesinde gerçekleşmektedir.

Oryantalist bakış açısına örnek kesitler
Batı beyniyle düşünen Türk yazar ve şairlerin "XVIII. yüzyıl şairi Nedim'de homoseksüellik", "Osmanlı şiirinde cinsellik", "Doğu'da kadın", "Doğu'da ensest ilişkiler" gibi konuların tercih sebebi de "farkları kaldırmak ve Doğu'yu Batı'nın gövdesinde eritmek"tir. Batı'da yaşanan her bunalımı Doğu'da da var etmek, kurgulamak ve böylece kendi sorununa bütün dünyayı ortak etmek, farklı bir kültürel yayılma metodu olarak görünmektedir. Böylece, kendi toprağına ait meseleleri, öz değerlerini, halkının inanç, yaşantı tarzı ve kabullerini asla tanımayan bir araştırmacının, metot ve zihniyet bakımından "yabancılaşması", -yeni bir kavramla- "yerli oryantalist" olması kaçınılmaz hale gelmektedir. Sorunların menşeini değil, Batı'da algılanış biçimini ve önemsenme derecesini ölçüt kabul eden zihniyet, kısa zamanda Avrupa Birliği, Batılı kadın kuruluşları ve sivil toplum kurumları gibi teşvik, destek ve finans kaynaklarının "önemsediği" konulara yönelecektir. Ülkemizde çok önemli olan bazı sorunların ancak Batı'da değer kazandığı zamanlarda ele alınması, bu anlamda dikkat çekicidir. Bu algılama biçimi, Avrupa Birliği sürecinde daha da yaygınlaşacak ve zamanla "ortak sorunlar" adı altında Batı'nın ana gündemine eklemlenmiş bir Türkiye ve Türk insanı inşâ edilecektir. Oysa insanlığın ortak sorunlarına duyarsız kalmamakla birlikte, önce bölgesel sorunlarla ve ülkenin ana gündemindeki konularla ilgilenmek çok daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.
İçinde yaşadığı toplumu, ancak bir yabancının tanıyabileceği kadar anlayan ve ortak toplumsal kabulleri birer ritüel olarak gören bazı Türk entelektüellerin, bu anlamda toplumu ancak tanıdıkları kadar yorumlayabilmelerine de şaşmamak gerekir! Son günlerde isminden bir vesile ile söz ettiren Orhan Pamuk'un Kar romanında buna örnek olacak birçok ilginç bölüm var. Sözgelimi, romanın bir yerinde Orhan Pamuk, roman kahramanına "şahadet getir" dedirtecek yerde, "tekbir getir" dedirtmekte. "Tekbir" ile "şahadet" kavramlarını karıştıran ve roman kişisine, "Son sözünü söyle, tekbir getir." (...) "Tekbir getir." (Kar, İletişim Yay., 1. bs. İst. 2002, s. 51) dedirten Pamuk'un anlattığı toplumu ve kültürü, ne kadar bir bilgiyle tanıdığı ortadadır. Aslında Pamuk'un romanı baştan sona "niyetin dile aksetmesi" olarak okunabilir. Yazar, Doğu ve Güneydoğu'da selamlaşmanın Türkçesi ve Kürtçesi olduğunu zanneder (veya bilerek böyle bir ayrımcılık tavrı sergiler): "Tarkut Ölçün dönerci, kebapçı, manav dükkânlarında gördüğü kimi Türk ve Kürtlerle selamlaşırken…" (s.252) (…) Burada selamlaşmanın mı bir ayırım sebebi olduğu veya insanların Türkler ve Kürtler diye iki ayrı üniforma mı giydiği belli değil! Kaldı ki bu toplumu tanıyan bir yazarın selamlaşmanın aynı dilde ve aynı kelimelerle yapıldığını bilmesi gerekir. Çünkü selamlaşma için kullanılan ifadeler, (selam, merhaba, selamünaleyküm vs…) ortak bir dine sahip olan insanlar arasında aynıdır. Türk'ü de, Kürt'ü de, Arap'ı, Süryanisi de bu ülkede aynı kelimelerle selamlaşır. Ama siz bir kere bu ayırıma işaret edip, efendilerinize bu ülkenin insanlarının "selamının bile farklı" olduğunu ulaştırdınız ya, bu takdir görmeniz için yeterlidir. "


14/10/2006
EFENDİM

Sultân-ı rüsûl, şâh-ı mümeccedsin Efendim!...
Bîçârelere devlet-i sermedsin Efendim!...
Dîvân-ı İlâhîde ser-âmedsin Efendim!...
Menşûr-ı le’amrüke mü’eyyedsin Efendim!...
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!

Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!...

Tâbiş-geh-i ervâh-ı mücerred güherindir…
Mâlişgeh-i ruhsâr-ı melik hâk-i derindir…
Ayîne-i dîdâr-ı tecellî nazarındır…
Bû Bekr Ömer, Osmân ü Ali yârlarındır…
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!...

Hutben okunur minber-i iklîm-i bekâda…
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-i cezâda…
Gülbâng-i kudûmun çekilir Arş-ı Hudâ’da…
Esmâ-i Şerîfin anılır arz u semâda…
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!...

Ol dem ki velîlerle nebîler kala hayrân…
‘Nefsî’ deyü dehşetle kopa cümleden efgân.
Ye’s ile usâtın ola ahvâli perîşân.
Düstûr-ı şefâ’atle senindir yine meydan…
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!...

Bir gün ki dalıp bahr-ı gama-ı firkate gittim.
İlden yitirip kendimi, bîhodluğa yitdim.
İsyânım anıp, âkıbetimden hazer itdim:
Bu matlâ’ı yâd eyledi bir seyyid işitdim.
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!...

Ümmîddeyiz ye’s ile âh eylemeyiz biz!
Sermâye-i îmânı tebâh eylemeyiz biz.
Bâbun koyup ağyâre penâh eylemeyiz biz.
Bir kimseye sâyende nigâh eylemeyiz biz.
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!...

Bî-çâredir ümmetlerin isyânına bakma…
Dest-i red urup, hasret ile Dûzâha kakma…
Rahm eyle amân, âteş-i hicrânına yakma…
Ez-cümle kulun Gâlib-i pür-cürmü bırakma.
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!...
ŞEYH GALİP



13/10/2006
Cuma



Keşke her gün cuma olsa dediğim oluyor ara sıra. Vakit ve zaman kavramları akrabadır kuşkusuz. Ama bağlantı nedir, farkları nerede bilmiyorum. Bir vakit geliyor ki cuma günü, hiç bitmesini istemediğim bir vakit. Her cuma olmuyor tabi ki. Her yerde de olmuyor. Büyük camiler daha uygun bu hal için. Hutbe vakti de. Anlayın artık, fazla detaya girmeyim. Kameri takvimle bu bizim kullandığımız takvimin farklı olması bazı güzellikleri de beraberinde getiriyor diye düşünüyorum. Mesela bir insanın ömründe yılın her günü cuma olmuştur herhalde. Mesela bu sene Ekimin 13 üne denk geldi gelecek sene 10 una geçen sene de 16 sına denk gelmiş olabilir. Böyle böyle her güne bir cuma düşer herhalde ömürde. Ne güzel değil mi. Mübarek geceler için de aynı şeyi düşünebiliriz.Geziyorlar yani yıl içinde.


ETTÂİBÜ MİNEZZENBİKE MEN LÂ ZENBE LEH.
ESTAĞFİRULLAH EL AZİM VE ETÛBÜ İLEYH.
VE ES'ELULLAHE LÎ, VE LEKUMÜTTEVFÎK.



12/10/2006
"O"


Bilgisayarda arıza vardı, onun için uzun süre yazamadım. Vahdaniyyet ve Ehadiyet kavramlarının farkları konusunda gece sahur programında bir konuşmacıdan öğrendiğim bilgileri paylaşmak istiyorum. "Vahdaniyyet" insandan Rabbine doğrudur. Allah'ın tek tapılacak ilah olduğunun insan tarafından ikrar ve iman edilmesidir. Bu da Kelime-i Tevhid'le (La ilahe illallah) olur. Bu aslında bir "hafriyat" tır. La ile başlar. İnşa edilecek iman binasının temelinde yapılan köklü ve esaslı bir temizlik. Allah'tan başka tapılacak ilah olmadığının ilanıdır. Kalpten şirk ve onu çağrıştıracak herşeyi silip atmaktır. Allah'ın birliğini tasdik, sayısız sahte ilahları ise inkar söz konusudur. Gene de bu ameliyede sayılara müracaat söz konusudur dikkat edilirse. "Ehadiyet" ise Allah'tan (CC) insana doğru bir haberdir. Allah'ın kendisini tarif etmesidir. Buradaki "Tek" liktir. Başkası-ları yoktur. Olmayan şeyin bahsi de olmaz. Bunu bize İhlas suresinin birinci ayeti haber verir: "De ki O Allah, Tek'tir."

SEN YARATTIN DÜ CİHANI
SEN YARATTIN CİSM-Ü CANI
MÜLK SENİNDİR KEREM KANİ
KİMSENİN OLMAZ ALLAH'IM



6/10/2006
Su

Su, iki elementten oluşuyor; hidrojen ve oksijen. Biri yakıcı diğeri yanıcı. İkisi bir araya gelince ab-ı hayat oluyor. Bunda büyük ders var diye düşünüyorum. Nedir bu sır. Hayatın temel unsurlarından olan suyun sırrı. Geçtiği yerleri yeşerten değdiği yerleri temizleyen su.


5/10/2006
Buy


Bir gül olaydı gönlüm cânan koparmağ üzre
Bir bûy olurdu cânım bir an o parmağ üzre
Bir dâstân içinde âfâk-ı dehri dutmuş
Bir ism olaydı cismim cânâna varmağ üzre

Bûy: koku
Dehr: zamanın başlangıcı, dünyanın ömrü, asır, çağ

4/10/2006

Boşluk

Hani bazen insanın içinde bir burukluk oluşur ya. Boğazınıza doğru içten bir basınç hissedersiniz. Bugün öyle bir durumdayım. Halbuki blogumu açalı daha bir gün oldu. Güya her gün bişeyler yazacaktım ve olmayan okuyucularımla paylaşacaktım. "durgun suya baktım, dedim aah ölebilsem/madem ki yok mevtime ağlayacak kimsem" olayları yani. Ramazan bereketi bu sene henüz benim ruh bölgeme uğramadı. Ondandır herhalde. Ama sabırla bekleyeceğim o "eski ramazan" iklimini.


3/10/2006
Zihni


Doğduğuma sevinmiş herkes. Annem en fazla sevinen oldu aralarından. İsim için bir büyüğe müracat etmişler, o da gönderdiği 3 isim arasından kura çekmelerini istemiş. "Zihni" çıkmış kurada. Ben Zihni. Dünya'dan; Anasırdan bir libasa büründüğüm günden beri yoldayım bu handa. Bir yerde okumuştum: "ruh şimşir-i Hüda'dır, ten kılıf olmuş ona". Ötelerden gelen mesajın rehberliğinde yoluna devam edenlere ne mutlu. Bu mecrada nasıl olur ne kadar olur bilinmez ama ben de bir deneyim dedim. Dur bakalım ne kadar sürecek. "Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler"

BEN

Cihan vâr olmadan katm-i âlemde,
Hak ile birlikte yoldaş idim ben.
Yarattı bu mülkü çünkü, ol demde,
Yazdım tefsirini nakkâş idim ben.

Anâsırdan bir libâse büründüm,
Nar-ü bağd-ü âb-ü Hak’dan göründüm,
Hayr-ül Beşer ile dünyaya geldim,
Adem ile bir yaş idim ben.

Adem’in sülbünden Şît olup geldim,
Nuh-u Nebi oldum tufana girdim,
Bir zaman bu mülke İbrahim oldum,
Yaptım Beytüllah’ı taş taşıdım ben.

İsmail göründüm bir zaman, ey cân,
İshak, Yakup, Yusuf oldum bir zaman,
Eyyûp geldim, çok çağırdım el amân,
Kurd yedi vücudum, kan yâş idim ben.

Zekeriyya ile beni biçtiler,
Yahyâ ile kanım yere saçtılar,
Davud geldim çok peşime düştüler,
Mühr-ü Süleymân-ı çok taşıdım ben.

Mübarek âsâyı Mûsa’ya verdim,
Ruh-ül Kudüs olup Meryem’e irdim,
Cümle Evliya’ya ben rehber oldum,
Cibril-i Emîn’e sağdâş idim ben.

Sülb-ü pederimden Ahmed-i Muhtâr,
Rehnümalarında irdi Zülfikâr,
Cihan var olmadan Ehl-i Beyt’e yâr,
Kul iken destine bir tâş idim ben.

Tefekkür eyledim ben kendi kendim,
Mucize görmeden imana geldim,
Şâh-ı Merdân ile düldüle bindim,
Zülfikâr bağladım, tığ taşıdım ben.

Sehaküm hamrinden içildi şerbet,
Kuruldu Ayn-ı Cem ettik muhabbet,
Meydana açıldı sırrı Hakikat,
Aldığım esrara sırdâş idim ben.

Hidayet erişti bize Allah’dan,
Bi’at ettik cümle Resulullah’dan,
Haber verdi bize Seyr-i Fillah’dan,
Selman-ı Pâk ile yoldâş idim ben.

Şükür matlûbumu geçirdim ele,
Gül olup feryadı verdim bülbüle,
Cem olduk bir yere Ehl-i Beyt ile,
Kırklar makamında ferrâş idim ben.

İkrar verdim cümle düzeldim yola,
Sırrı fâş etmedim asla bir kula,
Kerbela’da imam Hüseyin ile,
Pâk ettim damâmı gildâş idim ben.

Şu fena mülküne çok geldim gittim,
Yağmur olup yağdım, ot olup bittim,
Urum diyarını ben irşâd ettim,
Horasan’dan gelen Bektâş idim ben.

Kâh-i Nebî, kâh-i Velî göründüm,
Kâh-i uslu, kâh-i delî göründüm,
Kâh-i Ahmed, kâh-i Alî göründüm,
Kimse bilmez sırrım kallâş idim ben.

Şimdi Hamidullah Şiir-î dediler,
Geldim, gittim zatım hiç bilmediler,
Kimseler bu remzi fehm etmediler,
Her gelen mahluka kardâş idim ben.

Hiç yorum yok: