12 Mayıs 2007 Cumartesi

Ağrı

Bel ağrılarımla ilgili birşeyler yazmam gerekirse yolculuğu biraz meşakkatli kılmasının dışında bana fazla zararı yok. "Ağrılarımı seviyorum" dersem mazoşist damgasını yiyeceğimden korkarım; zaten o manada değil benim sevgim. O'ndan gelen her neyse başımızın üstünde yeri vardır. "Vaki olanda hayır vardır" özdeyişinin işaretidir bendeki bu duygu. Olay olana kadar irade devrededir. Olmuşsa artık "Murad-ı İlahi" devreye girmiştir. Kulun bu noktada yapacak birşeyi yoktur. Sonbahar gelip ağaç dallarındaki yemyeşil saltanatlarının sonunda sararmış milyarlarca yaprak düşmeye başlamışsa, her bir yaprağın kaderi dal ile arasındaki bağın ince noktasına düğümlenip kalmışsa, ve bir an gelip o bağ da çözülmüşse... Yere, yani anavatana doğru iniş başlamışsa, her bir yaprağın geri dala dönüşü artık mümkin değildir. O noktada külli irade devreye girmiştir. Yaprak ne yapsın, dal ne yapsın. Herkes kabul etse de etmese de "dönüş" kaderimizdir. Aslında bu meyanda yolculuğumuz dönüşedir. Geç gelen ilkbaharın kendisini iyiden iyiye hissettirdiği bu Mayıs cumartesinde benim sonbahardan bahsetmem biraz tezat mı kaçtı? Varsın kaçsın. Ben ilkbaharı da seviyorum. Yeniden canlanmanın provası her sene bu vakitler tekrarlanıyor ve bu bana heyecan veriyor. Birden önüme çıkan o karınca katarları eksi bilmem kaç derecede nerdeydi? Sordum onlara sustular. Necip Fazıl "Azdırma, rahat bırak, içimdeki deliyi; bana sorma, benim de bilmediğim gizliyi!.." demiş. Karıncalar onu bile demediler. Sadece sustular yollarına devam ettiler. Ağaçlara ne demeli? Kuru odun gibi beklerken birden domur domur terleyen vücut gibi oldular. Sonra yemyeşil bir hâl. Kuşlar ise hepten bir alem. Vesselam...

Hiç yorum yok: