3 Haziran 2007 Pazar

ağla

Ağlayan birinin yanında bulunmak dünyanın en zor şeyi olsa gerek. Aslında dünyanın bariz nişanlarından biri olan bu vücut eylemi neden insanı altüst ediyor? Birkaç damla da olsa "su" dan bir parça olan gözyaşı yürek yangınını söndürmeyi neden beceremiyor. Ağlamak ağlayanı rahatlattığı kadar çevresindekileri de zorlamaktadır. "Sen ağlama, dayanamam" olayı yani. Yıllar önce bir sağlık programı çekimi için Ege Üniversitesi Hastahanesi acil servisinde yaşadığım zor durumu gün gibi hatırlıyorum: Ambulansla getililen yavru daha 3-4 yaşında. İshal olmuş, kesilsin diye mahalle kocakarısının sözünü tutup asprinle gazozu birlikte içirmişler. Mide kanaması başlamış. Uşak'tan İzmir'e getirdiklerinde çocuğun yüzü bembeyaz bez gibi olmuş. Serum verecekler ama damar bulamıyorlar. Herkes seferber, ben de sol gözüm kapalı çekim yapıyorum. Yavrucuk öyle bir ağlıyor ki "babaa" diyerek, yürek dayanmaz. Mahmut aklıma geldi, gözümün önüne geldi, kokusunu hissettim. Kameranın vizöründen sağ gözümde gördüğüm çocukla arada bir açıp sol gözümle gördüğüm yavru farklılaştı. Birinden biri Mahmuttu ama hangisi. Ne fark eder ki, bir çocuk "babaaa" diye ağlıyordu. Önce vizör buğulandı, görüntü silikleşti, sonra gözyaşlarım beni perişan etti. Ayağına yöneldi doktorlar, topuk cıvarında damar buldular oradan serum verdiler, çocuğu kurtardılar. Sonradan öğrendim başında herkesten daha fazla deli gibi koşuşturan o adam çocuğun babası imiş. Yanlış hatırlamıyorsam o adam ağlamıyordu, benden daha fazla perişandı ama ağlayamıyordu. Esas iç kanama ondaydı çünkü. Yaş yüreğine doğru akıyordu ve nutku tutulmuştu. Demek ki: Ağlamak bir nimetmiş, kıymeti bilinmeli imiş, ağlayan değil de yanındaki perişanlarda imiş. Vesselam...

Hiç yorum yok: