23 Ağustos 2007 Perşembe

mezar

Eskiden bizim bir tarlamız varmış köyün hemen yanında. "Arpalık" adı verilirmiş yakın tarlalara. Demek ki eskiden arpa yakın tarlalara, buğday uzak tarlalara ekilirmiş. Devlet benim doğduğum yıllara rastlayan 60'lı yıllarda bizim köye de ilkokul yapmaya karar vermiş. Okul yeri olarak da bizim arpalığın bulunduğu yeri seçmiş. Bizim tarlanın bir bölümü okul yeri olarak alınmış. Sonra doğduğum evden taşınmaya karar vermişler dedemle babam. Okulun hemen yaynına "kara yapı" tabir edilen üzeri toprak (çorak) damlı evimizi güç bela yapmışlar. Evin yanında bizim sülalenin bir bölümünün mezarları vardı. Bu mezar yeri ne zamandan beri vardı bilmiyorum. Pencereden batı yönüne bakınca tarlanın beceğindeki 5-10 kabir hep ön plandaydı. Üzerinde "DERVİŞ HÜSEYİN YENER 125 YAŞ" yazan mezar taşı özel yapım olarak dikkat çekiyordu. Başucunda yuvarlak, ayakucunda üçgen başlıklı, beyaza yakın sarı taşı özenle keserek dikmişler. Dedemlerin amcaları oluyormuş bu zat. 125 yaşında vefat etmiş, rivayete göre dökülen dişlerinin yerine yeni diş çıkmış. Yanında dedemim, ebemin, Mahmut emmimin, TIR'ın altında kalıp can veren "ağcabağ" dediğimiz amca çocuğunun ve diğerlerinin mezarları vardı. Çocukluk yıllarım bu mezarlarla iç içe geçti. Bayramlarda köyün kabristanından gelir gelmez Kur'anı alıp mezarların yanına gider dedemin ve büyülerimizin ruhuna yasin okurdum. Dikenli çitlerle çevrili avlumuzun içindeki bu mezarlar hayatımızın birer parçası olarak hep kaldı. Derken evlendik, Nurhan'dan sonra doğan ve adını Emine koyduğumuz ikinci evladım daha bebekken vefat etti. Küçücük bir çukur açtılar, hoca geldi, evde annem cenazeyi yıkadı, 3-4 kişi cenaze namazı kıldık. Sonra birkaç adım öteye kucağımda beyaz beze sarılı yavruyu kendi ellerimle toprağa iade ettim. Ağladım mı? hatırlamıyorum bile. O zaman 20 yaşında idim. Şimdi bu satırları yazarken bile acayip duygulandım, o zaman muhtemelen ağlamamışımdır. Üniversite öğrencisiyim, geçimle ilgili, derslerle ilgili problemler daha baskındı. Aradan yine yıllar geçti, geçen hafta arpalık topraklarına ayaklarım bir kez daha bastı. Eski evimizin yerinde traktörün patozu, pulluğu, vagonu vs park etmiş. Hatıralar kaybolmuş. Yan taraftaki mezarlar kaybolmuş. Bir iki taş dikili duruyor ama başucu taşı mı, ayakucu taşı mı belli değil. 125 yaş kabrinin üçgen taş yerinde, başucu taşı ise kırlımış, yazılı yeri yan yatıyor. Muhtar yolu genişletmek için oraya dozer sokmuş, mezar baş tarafından yola karışmış, taşı yıkılmış. Üst taraftaki ahırdan hayvan gübresi mezarlığın üstüne doğru yayılıyor. Bir sonraki gidişimde muhtemelen orada mezar namına hiçbirşey kalmayacak. Eskiden bu kabirlerin etrafını çevirmekle ilgili planlarım vardı ama artık gerek kalmadı. Zaten baştan yanlış yapmışlar, köylüden ayrı mezar yeri yapmak doğru değil. Zaten kimbilir toprak diye bastığımız nice yerlerde bir sürü mezar vardır. "Ruh şimşir-i Hüda'dır, ten kılıf olmuş ona"

Şimdilerde dağdaki bir tarlamızdaki gözeyi güzel bir çeşmeye dönüştürmek planımız var. Dedemin hayrına oradan geçen insanlar, hayvanlar, kurt-kuş su içsin kana kana. Ben babama malzeme parasını göndereceğim, akrabalar çalışacaklar ve bir dağbaşı çeşme hayrımız olacak; böylece mezarlarına saygıda kusur ettiğimiz büyüklerimiz bizi affeder inşallah. Vesselam...

Hiç yorum yok: