6 Ağustos 2007 Pazartesi

Uyku 2

Uyku üzerine nefis bir yazı buldum, birlikte okuyalım:

UYKU İLAHİYATI
(Zira uyku, ilahi bir ikramdır)

İslam medeniyeti sabahçıdır.
Güneşi üzerine doğduranın o günü ölmüştür.
Bülbüller sabahçı, baykuşlar akşamcıdır...


İnsan üç unsurdan oluşur: Ruh, nefis ve beden. Ruh melekût alemine, nefis misal alemine, beden mülk alemine aittir. Bir başka adlandırmayla, Ruh âlem-i lâhuta, beden âlem-i nâsuta aittir. Nefis bu ikisine eşdeğer uzaklıktaki bir çevrim santralidir.

İlahi hayatın tecellileri ruha yansır. İnsan Allah’a ruhun kanatlarıyla yükselir, ruhun ayaklarıyla yürür. Ruhun kanatları kalp, ayakları akıldır. Ruh bedeni, hem doğrudan hem nefis aracılığıyla etkiler. Sevgi, korku, hüzün bu ilişki sayesinde yansır. “Psikosomatik” hastalıklar da böyledir. Melekler bu âleme aittir. İnsanla ilişkilerini ruh üzerinden sağlarlar.

Nefis, bir yönüyle ruha, bir yönüyle bedene bağlıdır. Hem ruhun, hem bedenin etkisi altında kalır. Bedendeki kimyasal değişimler nefis üzerinde etki yapar. Misal alemine ait olan rüyalar ruhtan bir yansıma (rü’ya saliha) olabileceği gibi, bedenden de bir yansıma olabilir (adğasu ahlam). Şeytanlar ve görünmeyen bir takım varlıklar bu aleme aittir.

Bedenle nefis ve ruh arasında, paralel ve çapraz ilişkiler vardır. Bu ilişkilerin bedenin hangi noktalarıyla kurulduğu konusunda sözün sonu gelmez. İrfan ehlinin “süveyda-yı derun” dediği, fizîkî kalbin (bir de metafizik kalp var) elektrik santrali sayılan “Aşof-Tawara Düğümü” bunlardandır. Buna akupunktur noktalarını, beyin (özellikle hipotalamus), kalp, mide ve ciğerde bulunan bazı bölgeleri, kan dolaşımı, sinir, solunum, sindirim ve lenf sistemlerini ve hassaten endokrin salgı bezlerini de dahil edebiliriz.

Bu sonuncusuna giren epifiz, konu başlığımız olan uyku ilahiyatının da nirengi noktalarından biridir. Epifiz, geçen yüzyılda körelmiş ve atıl bir salgı bezi olarak adlandırıldı. Evrimci teorinin dayanaklarından biri olarak sunuldu. Fakat, Descartes tarafından bedenle ruh arasındaki geçiş noktası olarak nitelenen epifizin, şimdilerde, hormonların kontrol merkezi olduğu anlaşıldı. İnsanın yaşadığı mistik hazlar, cezbeler, trans hali, letâifin çalışması, olağandışı bilinç sıçramaları ve psişik akım atlamalarında başat rol oynadığı anlaşıldı. Özellikle meditasyon ve yoga, tütsüler ve üzerlik bitkisi, mistik danslar ve müzikler, buhur ve ayin maksatlı içecekler arasındaki ortak nokta, bütün bu farklı unsurların epifiz bezini ya uyarması, ya da bu bezin salgıladığı hormonlara benzer sonuçlar uyandırmasıdır.
İşte bu nedenle, mistik tecrübeler yaşamak için Müslüman olma şartı yoktur. Ve yine bu nedenle, Mistik tecrübe ve manevi hazlar sadece ruhun nefisteki yansıması değildir. Bedenin nefisteki yansımalarıyla da benzer haz ve cezbeler yaşanabilir. Mesela epifizin salgıladığı melatonin, pinolin, dimetiltriptamin gibi hormonlar insana mistik zevk ve metafizik hazlar verirler. Eskiden bazı evlerin duvarlarını süsleyen üzerlik bitkisinde (Peganum Harmala) bulunan harmin ve harmalin maddesi, epifizin salgıladığı pinolinle aynı yapıya sahiptir. Epifiz bezinin düzenli faaliyette bulunması, sıkıntı, bunaltı, bunama, stres, kanser, yaşlanma, hipertansiyon ve bir dolu psikolojik rahatsızlığa karşı doğal bir koruma sağlamaktadır.

Uzmanların dediğine göre, insana “uykum geldi” dedirten şey, epifiz bezinin faaliyetidir. İlahi bir program gereği epifiz “gece” harekete geçer. Bazılarının uyku hormonu dediği “melatonin” salgılar. Göz kapaklarınızı size rağmen aşağı doğru çeken, işte bu hormondur. Fakat epifiz bezi çalışırken, aynı zamanda pinolin ve dimetiltriptamin gibi moleküller de salgılar. Bunlar, bedene sen dur deyip, onu misal alemine ve ruhani aleme açar.

Gece namazının hikmeti de, işte tam bu noktada ortaya çıkar. Aynı bez, bir taraftan uykuyu bir taraftan bedenin metafizik alemle ilişkisini zorlaştıran unsurları engelleyen kimyasalları salgılar. Ve bu bez en aktif haline gece saat 3 civarında ulaşır. Yani, uykunun en ağır hali, aynı zamanda insanın maneviyata da en yakın halidir. İşte imtihan sırrı da budur.

Manevi hazza ulaşmak için uykuyla savaşmak… “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır… Evet, evet! Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır” ayetinin manası da bu olsa gerek. Allah’ın, Alemlere Rahmet olarak seçtiği Nebiye (ve onun şahsında tüm müminlere), daha peygamberliğinin ilk döneminde “Ey örtüsünün altına sığınan! Gecenin bir yarısında kalk!” emrini vermesinin nedeni buydu. Bu emirle zımnen şu söyleniyordu: Uykunu denetim altına al! Nefsinin sırtına bin ki, hayatın süvarisi olasın! Nefsinin denetiminden kurtulamayan biri, hayatın denetimini nasıl üstlenecektir? Ama, daha ilginç olanı bu ayetlerin devamında gelen Muzzemmil 6’dır: “Hani şu gece dirilişi var ya; işte o, hem insanın ta iliklerine işleyecek kadar etkili, hem de kavidir.” Gece Kur’an okuma, hem insanı, hem zamanı, hem de mekanı diriltmektir. Ayet bütün bu dirilişlerin tümünü içerir. Burada “okuma” emredilirken, İnsan 26’da “secde” ve “tesbih” emredilir.

Metinde “nâşiete’l-leyl” buyuruluyor: “Gece oluşu, gece dirilişi, gecenin varoluşu, gecenin yaratılışı, gece neşvesi (bu arada, “neş’e”nin de varoluşsal olduğunu öğrenmiş oluyoruz)”. Çok şey söylüyor bu ibare, ama yerimiz mahdut.

Ya şu ayet: “Kendiliğinden bir armağan olarak, geceleyin uykunu bölüp namaz kıl; umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama yüceltir” (17:79) Bazıları “uykunu bölüp teheccüd namazı kıl” diye mana vermiş. Teheccüd kelimesi zaten, “uykuyu bölme” anlamını içerir. Son dönemlerde uyku özerine yapılan bir araştırmanın sonucu ilginçti: “Deliksiz uykunun daha dinlendirici olduğu tezi asılsız çıktı. Bölünmüş uyku daha çok dinlendiriyor.”
Gece boyunca uyuyan, epifizin faaliyetlerinden sadece “uyku” ile ilgili olanından yararlanıyor. Gecenin “neşvesi/dirlişi” olan faaliyetleri ise, “israf” oluyor.

“Kur’an ve gece”Kur’an, “gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde düşünen bir topluluk için belgeler olduğunu” söylüyor (2:164).

“Belgeler”…
İnsan, işte o ilahi belgelerin peşine düşmeli. O belgelerde yazılan ilahi kanunları okumalı. O belgelerden yola çıkarak hayatı, insanı, zamanı ve mekanı daha iyi tanımalı. Gece ve gündüzden yola çıkarak yaratılmış olanın kaderinin çift kutupluluk olduğunu kavramalı. Gece ve gündüzden yola çıkarak, zıtları (ezdâd) ve eşleri (ezvâc), bunların tabi olduğu ilahi yasaları anlamalı. Oradan intikal ederek iman ve küfrün, mümin ve kafirin, hak ve batılın, iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın tabiatını çözmeli.

“Geceyi size bir örtü, uykuyu istirahat zamanı ve gündüzü de (sizin için) yeni bir diriliş zamanı kılan O’dur” (25:47).

Üç unsur var: Gece, uyku ve gündüz. Gecenin tümü uyku değil, ama tümü örtü. Neyin örüsü? Şair “yorgan, Allahsıza kadar sığınak” diyor. Elbette gecenin koynunda günahkarlar da, katiller de, Allah’sızlar da yer bulur. Fakat gece asıl eşyayı örter. Nesneleri örter. Nesneler dünyası gece örtüsüyle görünmez olunca, zihnin maddeden manaya geçişi kolaylaşır. Beş duyuya hitap eden “alem-i mülk” gözden kaybolunca, “âlem-i misal” ve “âlem-i lâhut”a dikkat kesilen gönül gözü daha iyi görmeye başlar. Eşyanın pırıltılı renkleri cazibesini kaybeder. Zamana ve mekana gece inince, insan içindeki aydınlığı fark eder. Fark edince de, kaynağını arar.

Furkan 25’te dikkatimizi çeken bir başka husus daha var: Gündüzün diriliş kılınması. Yani, adeta Kur’an gece ve gündüzüyle bir günü, hayatın iki yüzünü hatırlatan bir unsur olarak takdim ediyor. Gündüz, bu dünya hayatı. Akşam ölüm, gece kabir hayatı. Sabah ise ba’su ba’de’l-mevt: öldükten sonra diriliş.
Kur’an’ın geceyi ölüme benzetir. “Biz uykunuzu hayattan geçici bir kopuş kıldık” der (78:9) Yine: “O sizi geceleyin öldürüyor” buyurur (6:60). Devamla; “belirlenen ömrü tamamlamak üzere her gün hayata geri döndürenin de O” olduğu vurgulanır.

Kur’an ölüm hakkında iki kavram kullanır: Mevt ve teveffî. Birincisi bedenin hayatiyetini kaybetmesini, ikincisi ise Allah’ın emir alemine ait olan ruhu almasını ifade eder. Birincisi “nefse” izafe edilir, ikincisi Allah’a.

Yukarıdaki ayette “ölüm” ile kastedilenin “uyku” olduğu açıktır. Konunun tam burasında, birinci yazının başında ruh-nefis-beden üzerine söylediklerimiz hatırlanmalı. Uykuda, ruh bedenden bağımsız hareket edebilir. Özgür kalır ve kendi ufuklarında serbestçe dolaşır. Belki bir bakıma bedenen bağımsız hareket eder ve serbestiyete kavuşur. Yani, irfan okulunun benzetmesiyle, kafesin kapısı açılır ve “menfuh olan” (üflenmiş) ruh kuşu, kendi sılasına doğru süzülür. Bu, yine de kayıtlı bir özgürlüktür. Allah onu almadığı sürece, ruh kendine verilen görevi yapmak zorundadır. Bedenle ve nefisle, yani mülk ve misal alemiyle ilişkisini sürdürür. Bir tür, küçük kafesten çıkar ama büyük kafes içinde kalır. Sahibi gel demediği için çekip gidemeyen bir Allah “memurudur” ruh. Zira; “O Rabbimin emrinden”dir.

Eğer beden nefsin cazibe alanına girerse, gece görülen rüyalar Kur’an’ın ifadesiyle “karmakarışık kuruntu türünden düşler” (adğas u ahlâm) olur. Yok eğer ruhun cazibesine kapılırsa, bu durumda düşler “rü’ye sâliha” olur. Bunlar içinde Allah Rasulü’nün ifadesiyle “mübeşşirat: teselli armağanları” cinsinden olanları da olur.
Ölüm gelince insan, mülk aleminin ve misal aleminin tüm kayıtlarından kurtulur ve kendi alemindeki bekleme mahalline alınır. Onun “yeniden diriliş” anına kadar bir berzahta soluklanır.

Ruhun kendi berzahındaki bu bekleyişi, idrak sınırlarımızı aşan bir aleme ilişkin bir hakikattir. Bu konuda söylenecek tüm sözler tekellüften ârî değildir. Yine de, bu meselede söz vadisine dalanlar, konu hakkında bir nice söz söylemişlerdir.

Bu konuda varit olan ikinci dereceden haberlerin paralel ve çapraz okunması yoluyla bazı sonuçlara varılabilir. Bu sonuçların tasviri ve sembolik bir dille ifadesi kaçınılmazdır. İşbu kayıt ve şartla söyleyebiliriz ki, söz konusu berzah, ya tutukluluk halidir, ya özgürlük. Tıpkı dünyadaki gibi, suçsuzluğu sabit olduğu halde mahkeme-i kübrâyı beklemek zorunda olanların ruhları, özgür olarak bekler. Bu bekleme mahalli, “cennet bahçelerinden bir bahçe” yerine geçer. Yine dünyadaki gibi, suçu sabit görülenlerin ruhları, tutuklu olarak bekler. Sevdiklerinden mahrum bir bekleyiştir bu. Bu bekleme mahalli de, “cehennem çukurlarından bir çukur” yerine geçer.

Değilse, mahkemeye çıkmadan ceza olmaz. Bazı hadislerdeki “kabir azabı” ifadesi, doğru anlaşılmalıdır. Buradaki azab, henüz “hesap günü” gelip mahkeme-i kübrada hesap görülmediği için ceza anlamına alınamaz. O halde, bu azabın manasını, “azab” kelimesinin kök anlamında aramak gerekir. Bu anlam, “mahrumiyet”tir. Tevbe, Salih amel, iman gibi altın fırsatlardan mahrum kalmanın verdiği “iç yangını” olarak anlaşılsa gerektir. Allahu a’lem..

Konuya dönecek olursak, Rabbimiz geceleri bizi “teveffi ettiriyor”. Fakat alemlerin Rabbi, geceyi bir “dinlenme zamanı” ve “örtü”, uykuyu bir “istirahat” olarak tanımlamakla, uykunun nimet oluşuna dikkat çekiyor.
“Uyku Nimeti”

Uyku nimettir, hem de nimetlerin en büyüğü.

Uyku aynı zamanda, insanın acziyetini gösteren bir “ayet”tir. Her şey zıddıyla kaimdir. Uyanıklık da uyku ile kaimdir. Modern insan, her şeyde olduğu gibi, uykunun kalitesini de kaybetti. Bunun için de uyanıklığı kaybetti. Uykusu tam uyku olmadığı için, uyanıklığı da tam uyanıklık değil. Yani, uyur-gezer. Uyanıkken yarı uykulu, uykuluyken yarı uyanık.

Uyku hormonu melatonin ile birlikte, aynı anda ruhani alemle cismani alem arasındaki bağı kuran pinolin, DMT ve benzeri hormonları üreten, aynı organ: pineal bezi. Bu bezin göz yoluyla, ışığa bağlı olarak çalıştığı var sayılıyordu çok yakın zamanlara kadar. Şu sorular açıkta kalıyor o zaman:
a. Peki, o zaman ışık görmeyen körlerin biyolojik zamanını nasıl izah edeceğiz?
b. Yine, altı ay gece, altı ay gündüz olan bölgelerde yaşayanlar altı ay uyuyup altı ay çalışmadığına göre, yani onlar da ışıktan ve geceden bağımsız olarak biyolojik saatle yaşadıklarına göre, bunu nasıl izah edeceğiz?

Son tıbbi keşifler, biyolojik iç zamanımızın sanıldığı gibi, güneş ışığına ayarlı görme alıcı sinirlerin faal olduğu ritmik ve dairevi süreçler değil, mavi ışığa hassas “cryptochrome pigmentleri” olduğu anlaşıldı.

İslam’ın namaz emrinin vakitleri, biyolojik iç zamanımızla bire bir uyumludur. Kur’an’ın tavsiyesi olan gece namazının vakti ise, pineal bezinin en faal olduğu zamandır. Bu yüzden, gece kalkma tavsiyesi, uykuya karşı mücahedeyi kazananların, manevi hazla ödüllendirilmesidir.
Şimdi, ilim talibi kardeşlerimizden uzman hekim Mustafa Hasbahçeci’nin, hazırlayıp verdiği gece ve uykuya dair bir denemeden, gecenin nasıl bir nimet olduğunu öğrenelim.

Tıbben, yetişkin için gerekli uyku miktarı 6-8 saat arası.

Peki, gerekli uykuyu alamamanın maiyetini hiç biliyor musunuz? Okuyun:
a. 24 Saatlik uykusuzluk durumunda, beyin faaliyeti azalır. Bu da kişinin karar alma, ani hareket kontrolü, dikkat ve görme kalitesinin düşüşüyle sonuçlanır.
b. Uykusuzluk,vücut sıcaklığında azalma, hücre sisteminde baskı, büyüme hormonunda azalma olur.
(Onun için bebeklerde pineal bezinin faaliyeti, erişkinlerden çok daha fazladır. Rabbimiz, bununla hem bebeği büyütüyor, hem de ona manevi bir cazibe yüklüyor. Bizim gözümüze görünmeyen varlıklardan bebeklerin gözüne görünenler olduğu kanaatine ne dersiniz? Pinealin aktivitesi çok yüksek olunca, bebeğin bedeni ruhun cazibesine kapılıp gönül gözü baş gözün önüne mi geçiyor dersiniz? AÇ)
c. Uykusuzluk ile bilme faaliyeti azalır.
d. Bir hafta süren normalden bir saat kısa uyku, matematik çözüm yeteneğini azaltır.
e. aynı süre içindeki üç saatlik bir yoksunluk, çözümlerin isabet oranını azaltır.
f. 5 saatlik bir yoksunluk ise görülenlerin algısını zorlaştırır.
Uyku beş evrede gerçekleşir:
1. evre: Toplam sürenin yüzde 3-8’ini oluşturan, uykunun hafif dönemi.
2. evre: Toplam sürenin yüzde 45-55’ini oluşturan, bir sonraki evre.
3 ve 4. evreler: Yavaş dalga akımlı, vücut fonksiyonlarının yavaşladığı 60-70 dakikalık “derin uyku”
(REM)öncesi nonREM evresidir. Bir sonraki evre olan “ağır uyku” (REM) evresi ile birlikte toplam uykunun yüzde 20’sini oluşturur. (Gecenin saat 2-3 civarına denk gelen uyku. Pineal bezinin en aktif olduğu evre. Yani hem uyku hormonunun, hem de manevi haz moleküllerinin en yüksek seviyede imal edildiği evre. AÇ)

Uyku iki dönemde değerlendirilir: Gece 10-02 arasında fiziki tamirat, 2-6 arasında manevi tamirat. Uyku öncesi fazla miktarda gıda alan kişilerde, fiziki tamirat için gerekli olan enerji sindirim için kullanılır. Dolayısıyla kişi sabah dinlenmemiş olarak uyanır. Konu ile ilgili eski bir deyiş şöyledir: “Sabah krallar gibi ye, öğle prensler gibi, akşam yoksullar gibi.” (Tabi, peygamberimizin tavsiyesi çok daha ötesini söyler: Acıkmadan yemeyiz, doymadan kalkarız. AÇ).
5. evre: REM uykusu. Hızlı ve gayr-ı iradi göz hareketlerinin baskın olduğu, uyanıkken olduğu kadar yoğun beyin faaliyetinin görüldüğü, vücudun doğal işleyişini bile tekleten, toplam uyku süresinin yüzde 20-25’ini oluşturan evre.
3 ve 4. evrede beynin ve hücrelerin yakıt depoları doldurulmakta, hafıza adeta bir bilgisayar gibi kendini yeniden kurmaktadır. Kişilerin gördüğü rüyaların yaklaşık yüzde 80’i 5., yüzde 20’si ise 3 ve 4. evrede evrede görülmektedir.

“Kaylule” adı verilen öğle uykusunu ecnebiler yeni keşfettiler. Fakat peygamberimiz, bölge insanlarının tümü gibi, öğle sıcağında bir miktar uyurdu. Bunun, üretkenliği artırdığı tesbit edilmiş. Ayrıca Efendimiz, güneşin doğum, zirve ve batım vakitlerinde yatmayı hoş görmemiş.

İslam medeniyeti sabahçıdır. Güneşi üzerine doğduranın o günü ölmüştür. Bülbüller sabahçı, baykuşlar akşamcıdır. Biz Müslümanlar baykuş değil, bülbül tabiatlı olmamız gerekiyor.

Görüyorsunuz, uykunun da bir ilahiyatı var. Zira uyku, ilahî bir ikramdır.


Arif ÇEVİKEL

Hiç yorum yok: