31 Mayıs 2007 Perşembe

hubb

bu işin cılkı çıktı. bu yıl 367 rakkamının yılı desek yeridir. bugün gene mecliste anayasa değişikliği oylaması var. 367 bulunacak mı bulunmayacak mı, cumhurbaşkanı ne yapacak chp ne taktik uygulayacak, "bay" 367 nasıl bir akıl verecek, anayasa mahkemesinin tutumu ne olacak vs. vs. inanın artık kabak tadı verdi. sabahtan beri karşımda duran 2 adet televizyonun açma düğmesine basmadım. Hiç merak etmiyorum. "nalet olsun" ama ne olacaksa olsun.

Aslında bunları aklıma bile getirmezdim, buraya da yazmazdım, Ne var ki, biraz önce yemekhaneye indiğimde gündemim değiştirildi. Dekordan Boyacı Sinan abi "Abi izledin mi, birinci madde 366 da kaldı, chp mahkemeye gidecekmiş" dedi. Bugünün benim duygu günüm olduğunu nerden bilebilirdi ki? Sabahtan kahvaltı niyetine "türkü" dinlediğimi, hatta duygu patlaması yaşayıp iki damla yaş bile akıttığımı... Cengiz Özkan adında harika bağlama çalan birini buldum youtube da. Buğulu da bir sesi var. "Seher vakti çaldım yarin kapısını" türküsünü defalarca dinledim, hala da dinlemekteyim. Perişan oldum sayın seyirciler:

ASLANIM ELLER, KOKUYOR GÜLLER
NE BİLSİN ELLER, PERİŞAN HALLER....

Seher vakti çaldım yârin kapısını
Baktım yârin kapıları sürmeli
Boş bulmadım otağını yapısını
Çıkageldi bir gözleri sürmeli

Açtırdım kapıyı girdim içeri
Aklımı başımdan aldı o peri
Dedim: "sende buldum halis gevheri"
Dedi: "yok yok bir mihenge sürmeli"

Hep gönüller muradıdır aşığın
Nöbetin bekleyen alır keşiğin
Beklemeli şu Sultan'ın eşiğin
Günde yüzbin kerre yüzler sürmeli

Agahî karıştır kanı yaş ile
Hak bulunmaz hayal ile düş ile
Yetinmez menzile bu gidiş ile
Binip aşk atına hemen sürmeli


"Aşk" boğarmış. Sarmaşık da bu kökten gelirmiş. Sarıldığı ağacı veya dalı sarıp sarmalarmış, sardıkça sıkarmış, sıktıkça sıkarmış. Nefessiz bırakırmış, bir müddet sonra da boğarmış. Aşık maşuku boğar mı, boğarmış. İnsanda bunun çaresi halden hale geçmekmiş. Yüce yaradan "insan" ın yüreğine "hubb" tohumunu bunun için yerleştirmiş. "Habbe", "muhabbet", "hububat" bu kökten gelirmiş. Bu tohum boğmazmış, aksine "bir"e "bin" verirmiş. Aşkı, muhabbete tebdil etmek gerekirmiş vesselam....

30 Mayıs 2007 Çarşamba

gölge

Hint şehzadesine dadısı sabaha kadar Leyla ile Mecnun hikayesini anlatmış. Şehzade gözleri çakmak çakmak dinliyormuş, kafasını sürekli emme basma tulumba gibi de sallıyormuş. Hikaye bittiğinde dadı: "şehzadem anladınız mı?" demiş. "Baştan sona hepsini anladım, çok da sevdim, ama bir yeri kaçırdım: Leyla Mecnun'un nesi oluyor?" demiş. Olayların içinde yaşayıp da hala gözleri ile değil başka yerleri ile görmeye çalışanlar için iyi bir misal. Bu kıssayı anlatırken birden üniversite yıllarım aklıma geldi. 12 Eylül döneminin hemen sonrası Ankara. Paşamızın gölgesi her yerde. "Gandi" diye bir film çevrilmiş, Türkiye'de gösterimi yasak. Gerekçe, halkı isyana teşvik etmek. Yasak olana ilgi büyür ya aynen öyle. Ankara Film Festivali veya başka bir organizasyon vesilesiyle sadece birkaç gösterim için izin alabilmişler. Bilet bulmak ne mümkün. Kuyruklar, izdihamlar derken biletimiz oldu. İçerisi hınca hınç dolu. Film orjinal diliyle gösteriliyor. Ön tarafta bir yerde el feneri veya masa lambası ışığında bir kişi diyalogları gecikmeli bir şekilde o anda türkçe seslendiriyor. Gene de herkes büyük bir dikkatle seyretti. Etkileyici sahneler herkesi büyüledi. Çıkışta hala etkisindeyiz. Giriş gibi çıkış da izdiham. Koridorda yürürken iki arkadaş film hakkında konuşuyorlar. Kulak kabartıyorum: öbürünün söylediğini hatırlamıyorum ama beriki öyle bir laf etti ki hala tebesümle anıyorum: "film galiba Hindistan'da geçmiş."

Şaşırılacak durumlar gibi gelse de aslında herşey normaldir. Çünkü insana dair olan herşey "insani" dir. İnsani olanda ise noksanlık olması mukadderdir. Burası "gölgeler" alemidir. Asıllar öbür tarafta. Mükemmellik aramak beyhudedir. Vesselam...

28 Mayıs 2007 Pazartesi

siyaset

Yolculuğun bu bölümünde ortalık fena halde "siyaset" kokuyor. Yolcu mümkün olduğu kadar bulaşmamaya çalışıyor. Ama ne mümkün. Kıyıdan köşeden, kapıdan peceden bir şekilde ilgi alanına giriyor. Aslını sorarsanız yolda olanlardan "had"leri ölçüsünde yolcuların sorumluluğu vardır. Ne var ki herkesin konuştuğu yerde birilerinin de susup düşünmesi gerekiyor. Vesselam.

80 küsur senedir devleti sahiplenen ve yönettiğini zanneden bürokratik iktidarın haline bakınız; bir asra yakın zamanda kendi halkını "tehdit" konseptinden çıkarmayı başaramamıştır; iç tehdit de kendi halkından kaynaklanmaktadır, dış tehdit de. Birinin adı irticâ, öteki bölücülük. Anladık halkın kabahati büyük, anladık bu ahalinin başından sopayı eksik etmemek lazımdır, anladık bunlara devletin en kıytırık mevkileri bile emanet edilemez. Hepsini anladık, toplum suçlu! Peki "yönetici akıl" (hikmet-i hükümet) sahibi olması gereken o tırnak içindeki "devlet"in hiç taksiri yok mu? Hayır; o daima gayrı mes'ul, daima mâsum, daima "lâ yü'selü ammâ yef'âl". Hâşâ huzurdan bu tâbir, yani, "yaptığından ötürü sorgulanamaz" olan, dinî literatürde ancak Allah'a mahsus olan bir keyfiyeti remzeder!
Bir öğretmen düşünün; seksen senedir bir sınıf dolusu öğrenciyi adam etmek, terbiye vermek için uğraşıyor; başarısızlığını ikide bir sınıfı sıra dayağına çekip ondan sonra velilere "iki yüzden başarısız oluyoruz; öğrencilerimiz hem gerici, hem bölücü" diye nutuk çekiyor ve sonra yine öğretmenliğe devam ediyor. Kimsenin aklına, "yahu sen nasıl öğretmensin ki, seksen senede bir karış mesafe kaydedemedin" diye sormak gelmiyor. Bu vahim durum, sadece yönetici sınıfın değil, yönetilenlerin de "devlet tekniği" konusunda pek fazla fikir sahibi olmadığını işaretlemektedir. (A.Turan Alkan)

27 Mayıs 2007 Pazar

yalnız

Kuşkusuz bu koca (ama hiç kocamayan) şehirde yaşamanın sayısız avantajları vardır. Atla bir otobüse, minübüse tarihte tur at. Anadolu yarımadasının tüm birikimi huniden süzülüp boğazın iki yakasına serpilmiş. Ne ararsan var. Denizin en görkemlisi, burunların en "saraylı"sı, adaların en "büyük" ü ve "kına"lı sı. Paşa'nın bahçesi, Kadı'nın köyü, vs. vs... Ama gene de yalnızız be usta. Acaba diyorum şu Istanbul Istanbul olalı bugünkü kadar yalnız insanı bir arada görmüş müdür? Hiç sanmam. Herkes içine doğru büzülmekte. Vesselam...

Giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
Yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
Ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
Gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
Bir yankı: durmadan yalnızsınız
Durmadan yalnızsınız.

Edip Cansever

25 Mayıs 2007 Cuma

Zekai

Çocukluk günlerimde aldığım değişik bir tad vardı. Hala kokusu ve tadı bilinçaltımdan arada bir depreşiyor. Köy ortamında, yetişkinlerin tamamına yakınının okuryazarlığının olmadığı bir zamanda yaşananlardan bahsediyorum. Üzüntülerin ve sevinçlerin abartıldığı bir dönem. Annemin bir "Yoonüs" kitabı vardı. Arapça harflerle yazılan Yunus Emre ilahi kitapçığı yani. Sarı hamur kağıda basılmış, okuna okuna yıpranmış, bazı sayfaları kopmuş, kopan sayfaları yapıştırmaya bant olmadığı için bildiğimiz hamurla yapıştırılmış bir mecmua. Onu arada bir alır kendine has edası ile okurdu. Dinleyenler ağlardı. ("Şol cennetin ırmakları"na bile) Çünkü öyle bir makamda söylerdi ki ağlamak "mecbur" du. Köy imamları hayatın merkezindeydi. Rahmetli kayınpeder ise en merkezdeydi. Şükrü dedenin çocukları, torunları, onların çocukları, velhasıl herkes Mustafa hocaya saygıda kusur etmezdi. Pazarcıklılar "hocaemmi", Alicikliler "hocaefendi" derledi. Onun sohbetleri feyz verirdi. Onun okuduğu ilahilerden birini buldum. Okuduğu ilahilerde sondaki mahlas kısmını kendi mahlası olan "Zekai" ile değiştirirdi. Vesselam...

HİKMET-İ HUDA'YA AKIL ERMİYOR

Kainata baktım düşündün durdum
Hikmeti hüdaya akıl ermiyor
Nizamı alemi ne güzel gördüm
Hikmet-i Huda'ya akıl ermiyor

İnsan doğar doğmaz hayat başlıyor
Kimi sevap kimi günah işliyor
Baykuş neden viranede kışlıyor
Hikmet-i Huda'ya akıl ermiyor

Sabah doğan güneş akşam batıyor
Kimi kalkar yürür kimi yatıyor
Şöyle böyle derken ömür geçiyor
Hikmet-i Huda'ya akıl ermiyor

Güzün solan çiçek yazın açıyor
Devir dayim ile ömür geçiyor
Yılan sürünüyor kuşlar uçuyor
Hikmet-i Huda'ya akıl ermiyor

Çağlayan suların hızlı akışı
Tabiatın süslü güzel nakışı
Lalenin her zaman boyun büküşü
Hikmet-i Huda'ya akıl ermiyor

Aşıksın MURAT buradan ileri gidilmez
Bu bir sırdır başkasına denilmez
Akıl mantık durur ispat edilmez
Hikmet-i Huda'ya akıl ermiyor

24 Mayıs 2007 Perşembe

Göçebe

Terör yine Ankara'da canlar yaktı. Nikaha imza atıp düğün yapmadan göçen delikanlı gibilere Yunus'un yaptığı benzetme "gök ekini biçmiş gibi" dir. Üzülmemek elde değil. İnsanın birşey yapası gelmiyor. Kötü bir ruh hali bu. Dün geceden beri M.Akif İnan'ın "göçebe ömrümü bağla zamana" dizesini tekrarlayıp duruyorum. Devamını getiremiyorum, bir "karınca" kelimesi vardı ama tamamı nasıldı? İnternetten şiiri buldum. "Dağılsın içimin karıncaları" imiş. Yolcu, şiirin tamamını buraya almalı diye düşündüm. Sesler beni sıkıyor, renkler boğuyor. Karanlık gözlerimi kamaştırdı. Yaşamak mı? eh işte "gidiyoruz gündüz gece". Vesselam...

Zaman
Susarak anlattın bütün gizliyi
Sakladım duygumu ben konuşarak
Bir acı tarlası sessiz yüzünde
Aşkı yürürlüğe koyma savaşı
İçimde bir düzen kaynaşmaktadır
Büyük ve çekingen bakışlarından
En iyi anlatış artık susmaktır
Anladım bunu ben seni bilince
Gel denize yaslan yalnız denize
Sırrını denizler taşır insanın
Zaman bir hızdır ve yıldızdır akan
Esneyen günler ve gece üstünden
Bir uyku bölmezse anılarımı
Korkarım çıldırtır bu hayal beni
Gözlerin ne kadar İstanbul öyle
Sebiller uçuşur parmaklarında
Ortak günlerimiz tarih şöleni
Saçlarında sayfa sayfa güneşi
İçimde bir sergi var portrelerin
Hayalim her yerde kavrar gölgeni
Aşka ve tabiata ulaştır bizi
Gel kurtar bu şehrin gürültüsünden
Terk etme nolursun bir eşya gibi
Ölümsüz bir hasret yaşarken bende
Vurulmuş bir geyiktir sensiz zamanlar
İçimin ormanı bir yangın yeri
Bir uyku bölmezse anılarımı
Korkarım çıldırtır bu hayal beni
Istırap varoluş şartımız oldu
Esef etme yasım karaymış diye
Bir yanım vahşîdir ürkütür seni
Aykırı düşerim sulhculüğüne
Bir gün deli gibi sarsarak seni
Göklerin yolunu sorabilirim
Başımı taşlara vurabilirim
Aklımdan çıkarsa anılarımız
Paramparçayım gel sen onar beni
Topla aynalardan eski gölgemi
Göçebe ömrümü bağla zamana
Dağılsın içimin karıncaları
Bir uyku bölmezse anılarımı
Korkarım çıldırtır bu hayal beni

22 Mayıs 2007 Salı

Dilim

Dünyamızı dilim dilim saat dilimlerine ayırmışlar ya. Kendilerini merkeze almışlar ya. Bir kasabadan geçen hayali çizginin doğusunu ve batısını dilim dilim doğramışlar ya. Yine okyanusun ortasında bir çizgiyi gündönümü çizgisi yapmışlar ya. Evcilik oynar gibi. Bir adım doğuda pazartesi, bir adım batıda pazar günündesiniz ya. Yerseniz...

Haritalarda da aynı yapaylık hakim. İlk çizilen haritalarda maddenin tabii haline göre bir düzenleme yapılmış. Suyun üste çıkması esasına göre, anakaralar altta, okyanuslar üstteymiş. Sonra bakmışlar kendi yaşadıkları yerler aşağıda, Afrika, Güney Amerika ve Hindistan yukarda. Olmaaaz, olamaz. Hemen terse çevrile tüm "bilimsel" gerçekler. Bering Boğazı ile komşu olan ABD ve SSCB de fersah fersah uzaklaştırılmalı, biri bir "köşe"de, diğeri öbür "köşe"de. Köşe kapmaca oynadılar. Kan akıtmak, zulüm yapmak, insanlığı tarihin en büyük kıyımına uğratmak bu dönemin şiarı oldu. Az kaldı bitiyor, bunların dönemi de geçmek üzere. Bir gün sıra bize tekrar gelecek, "gül mevsimi" kokusunu yollamaya başladı bile gelecek zamanlardan. Burnu başka kokulara alıştırılmış ademoğulları bu kokuyu almada biraz zorlanıyor.

Gül alırlar, gül satarlar,
Gül'den terazi tutarlar,
Gül'ü gül ile tartarlar,
Çarşı pazarı güldür gül...

Lafı dönüp dolaştırıp bir yere getirmem gerekiyordu ama beceremedim. Ben bu bloga kaydolurken saat dilimini ayarlamayı unutmuşum. Böyle olunca da Amerika'da bir yerin diliminde yaşıyor görünüyormuşum. Her gün saatin yanlış girmesi beni ifrit etmekteydi. Araya araya buldum izini. Ayarladım, denedim, düzeldi, sevindim. Vesselam...

21 Mayıs 2007 Pazartesi

Tuğla

"Evrensel kültür bilincinin, yani İlahi iradeye kayıtsız şartsız uyma bilincinin, vahdaniyete inancın ve mutlak surette her türlü açık ve gizli şirkten kaçınma zaruretini idrak ederek sürekli teyakkuz halinde bulunmanın İslami ürünü vücuda getirmenin temel şartı olduğunu modern çağ ve İslam alemi gözden kaçırmış gibi görünüyor. İslam şehirlerinin içerisine düştüğü durum ve İslam mimarisi, benzer yanılgıların meydana getirdiği felaketlerdir. Cami yapıp bunu göklere kadar yükselen üç şerefeli minarelerle donatmayı düşünen ve bunun için çaba sarfeden kişi, minareyi bu kadar yüksek yapmakla İslam'ı yahut o eseri meydana getiren kişileri kurtaracak bir güç vücuda getirdiği zannında. Bunun, bir bakıma 'şirk' koşmak olduğunu unutuyor. İslam kültürünün çok üstün vasıflı bir ürününün (örneğin Selimiye'nin) alınıp bugün tekrar edilmesinin çözüm olduğunu zannetmek, o ürüne ilahi bir güç atfetmek anlamına gelir. Onun, İslam'ın hangi evrensel prensiplerini yansıttığının, hangi tarihi ve mahalli sürecin yansıması olduğunun tahlil edilmemesi; bugün yapacağımızın hangi evrensel İslami değerlerin icabı olarak gerçekleştirilmesi lazım geldiğinin, hangi İslami çabanın, tarihi sürecin bugünkü hangi mahalli şartların ürünü olduğunun tahkik edilmemesi, eserin 'meselesi'nin bulunmadığını gösterir. Dolayısıyla hakikatin her şeyin içinde bulunduğunu, her anda ve her şeyde tezahür ettiğini tahkik etmek mecburiyeti vardır."

Alıntı Turgut Cansever'den. Sadık'ın serüvenini web sitesinden takip ederken bu yazıya rastladım, ne yalan söyleyim balıklama atladım. Tam da düşünüp bir türlü izah edemediğim konu bu. Selimiye şaheserliğini bize aracısız söylerken, neden Maltepe Merkez "Cumhuriyet" Camii'ne hangi açıdan bakarsak bakalım gözümüze ihtişamın zerresi bulaşmıyor? Halbuki bu caminin yapılışını izledim yıllarca. İnşaat aşamasında ziyaretlerim oldu. "Bir tuğla da sizin olsun" diyenlere karşılık verdim. Muhteşem büyüküğü ballandıra ballandıra anlattım babama ve çocuklarıma. Vitraylarını Mehmet Abi yaptı. İçerden çok etkileyici görünüyor. Tek tek bakıldığında tüm detaylar yerinde ve güzel. Teknolojinin tüm imkanları kullanıldı. "Cumhuriyet döneminde İstanbul'da yapılan en büyük cami" denildi ama, gel gör ki anlayamadığım bir orantısızlık var. Caminin "ruh"u yok dersek emeğe saygısızlık etmiş oluruz kuşkusuz. Ama gerçeği dillendirdiğimizi düşünüyorum. Minareler aşırı büyük görünüyor, kubbe eziliyor adeta. Camiye tek ayak üstünde durma cezası verilmiş gibi birşey. Yere basmakta zorlanıyor sanki. Her an devrilecekmiş izlenimi veriyor. Minareler biraz daha küçük olsa daha mı iyi olurdu bilinmez.

Medeniyet bir bütünmüş, tuğlalardan oluşurmuş, tek tek tuğlalardaki yamukluk bütünde kaybolup güzelliğe dönüşürmüş, tadına doyum olmayan bir "kokteyl şerbet"miş, her içişinizde başka bir meyvenin tadını alırmışınız, kekreliklerin bile sırası geldikçe güzel tadı varmış. Vesselam....

18 Mayıs 2007 Cuma

saat

Yazıların tarihi doğru çıkıyor ama saatlerinde kayma var. Doğrusu lazım olur diye aradaki farkı buraya kaydedeyim: Bugün 18 Mayıs 2007 Cuma şu anda saat 16:20

m/AŞ/u/K

NEYLERİM…

Maşûkumun güldür teni, ben gül-ü zâr-ı neylerim.
Aşkın çölü makber bana, başka mezârı neylerim.

El çekmişem fanilere, menzil olan viraneden;
Lâhut eli menzil bana, hâki diyarı neylerim…

Mecnun gibi dağdan dağa, gezmek ne layık âşıka;
Gönlümde buldum yârimi, keşt-ü güzârı neylerim.

Bülbül niçin verdin gönül, rengi solan bir goncaya,
Solmaz benim nazlı gülüm, fani baharı neylerim…

Gündüzleri hasret çeker, aşık şebi bayram sayar,
Her saatim vuslat demi, leyl-i nehârı neylerim…

Ağyâr ile yok ülfetim, bîgânedir dünya bana;
Canân ile vahdet gerek, kesrette yâri neylerim…

Dil mutmain canân ile, havf-ı reca bilmem nedir;
Canânımın canânıyım, dilde gubârı neylerim…

Zahid bütün olsun senin, Kevser behişt huri melek;
Canânımın canânıyım, başka şikârı neylerim…

Tek hücreli evdir gönül, sığmaz ona binbir emel;
Tek dilbere verdim gönül, başka nikârı neylerim…

Aşkınla inşa eyledim, dostun köyüne hanemi;
Esmâ-ü Hünsâ çevresi, taştan cidarı neylerim…

Yandım tecelli nuruna, Musa gibi hayretteyim;
Tur-u dilim sat paredir, artık şirârı neylerim…

Göçtüm diyâr-ı dilbere, dönmem dahi ben Şeyran’a;
Uçtum ezel sahrasına, yerde kararı neylerim…


Bu güzel dizeleri her okuyuşumda mest oluyorum. Yanlış hatırlamıyorsam Çorumlu Mustafa Rumi Efendiye ait. Nasıl "aşk" ama. Bizim bildiklerimize benzemiyor değil mi? Bunu hissetmek için yaşamak gerek. Vesselam...

17 Mayıs 2007 Perşembe

Uyku

Aslında uyku konusuna da girmeliyim. Uykudan vakit bulamıyorum ki. Bugünlerde bir tembellik çöktü. Kaç sabahtır güneş göbeğimize doğuyor. Felaket dedikleri başka nedir ki? "Biz akşamcı değil sabahçı bir medeniyetin çocuklarıyız" derdi bir büyüğümüz. Rahmetli kayınpeder de "kör şeytanın" geç kalkanların kapısına "kara bayrak" diktiğini söylerdi. Sabahın bereketi konusunda ahkam kesmeme gerek yok. Hele biraz daha erken davranıp 3-4 gibi kalkarsanız ballı kaymak oluyor. Uykuyu küçümsediğimiz veya kötülediğimiz anlamı çıkmamalı buradan. Erkenden yatmamızın nedeni, ön aşamalarını atlatıp "rem" denen o en koyu noktasına bir an önce dalmak ve vücudu adeta taramadan geçirmektir. Dikkat edilirse koyu uykuda gözler sürekli hareket halindedir. Gün boyu yaşananların bir tasnifi yapılıyor o sırada. Uyku hormonunun salgılandığı bezden aynı zamanda mutluluk molekülleri de salgılanırmış. En zirve noktada yani gece 3 te uyanırsanız bonus olarak mutluluk da alıyorsunuz. Kim demiş uyku kötü diye. "essalatü hayrun minennevm" de aslında uykuya bir methiye vardır. O nidada "uyku hayırlıdır, ama namaz vaktinde namaz uykudan daha hayırlıdır" manası vardır derler. Bize rüyalarımız vasıtası ile ötelerden bir nebze de olsa kokular getiren uykumuzu önemsiyoruz. Dozunda olacak ama. Vesselam...

16 Mayıs 2007 Çarşamba

erke

"Balık Hafızası" deyimi vardır ya. Unutmanın ileri boyutlarda olduğu durumlar için kullanılan. Lafı dolaştırmadan "erke" ye getirmek istiyorum. Geçen 29 Ekimde asrın icadı açıklandığında ana haberler dahil heryerde bu buluştan sözedildi. Öyle bir makina icat edilmişti ki sonsuz enerji üretiyordu, Türkiye'yi dışa bağımlılıktan kurtaracaktı. Bu buluş 2007 ilkbahar aylarında açıklanacaktı. Bugün Mayıs 16. Hala bir haber yok. Ben mi yanlış hatırlıyorum diye bir tarama yaptım. 2007 yılı geçiyor ama ilkbaharı yanlış hatırlamışım ya da bulamadım. Olsun şurda yıl sonuna ne kaldı ki. Anlı şanlı emekli paşalarımız yalan söyleyecek değiller ya. Mutlaka bir bildikleri vardır. Ama o günden sonra bu konu tamamen unutuldu. Medyada bir satır bile olsun bahsedilmiyor. Çifte standardın alası bu. Vesselam...

15 Mayıs 2007 Salı

El

Bir zamanlar "eğer ben bir kitap yazarsam konusu 'el' olurdu" derdim. Şu bildiğimiz elimiz yani. Arada bir ellerimi incelerim hayretle. Kıvrımlarını, eklemlerini, yapısını, fonksiyonlarını, yaptıklarını ve yapabileceklerini... "yar elinden zehir içmek", "pir elinden bade içmek" vs. deyimleri duygusal yanımızda "el"lere işaret ediyor.

"ellerin ellerin ve parmakların
bir nar çiçegini eziyor gibi
ellerinden belli olur bir kadın
denizin dibinde geziyor gibi
ellerin ellerin ve parmakların"

"El Risalesi" yazmaya ne benim çapım müsait ne de zamanım var. Ama ellere olan ilgim devam ediyor. Bizim bildiğimizin dışında başka yönleri ve boyutları da var diye düşünüyorum. Eller benim için gizemini koruyor. Eller, kapağının açılmasını bekleyen bir hazine sandığı gibi. Her an gözümüzün önünde olmalarına rağmen gizemini korumayı başarıyorlar. "kendi ellerimizle yaptıklarımızdan hesaba çekilmemiz" deki "el" sadece bir organımızı işaret etmiyor herhalde.
Ellerimize yeterince önem vermiyoruz. Onlara "ayıp" ediyoruz gibi geliyor bana. Kalbimiz, aklımız, beynimiz, gözlerimiz, yüzümüz daha ön plana çıkmış durumda. Bana göre bir gün ellerin de devranı gelecek. Dokunmanın görmek kadar olağanüstü bir duyu olduğunu insanoğlu geç de olsa anlayacak. Vesselam...

14 Mayıs 2007 Pazartesi

Kadem

"Nazar Ber Kadem
Manası, gözün ayağın üzerinde olmasıdır. Hak yolcusu, yürürken devamlı önüne bakmalıdır. Hep kendi işi ile meşgul olmalıdır. Gözünü haramdan ve kalbini karıştıracak şeylerden korumalıdır. Kendisini ilgilendirmeyen şeylere takılmamalıdır. Gözünü korumayanın gönlü karışık olur, ciddi olmayan kimseden ciddi işler çıkmaz, denmiştir. Hak yolcusunun gözünde tek hedefi olmalı, kalbini o hedefte toplamalı ve girdiği yolda bütün gayretini kullanmalıdır. Allah’tan gayri şeylere iltifat etmemelidir. Hedefine koşarak giden bir kimsenin devamlı önüne bakması gerekir. Yoksa ayağı sürçer, yere düşer. Hak yolcusunun sözü ile işi bir olmalıdır. İçinde bulunduğu hâle uygun konuşmalı ve davranmalıdır. Ehli olmadığı, bilmediği, tatmadığı hallerden ve ilimlerden bahsetmemeli, onu kendisine mal etmemelidir. Hâlini ve haddini bilmelidir.

İmam Rabbani (k.s) der ki: “Nazar ber kadem, hak yolcusunun gözü ayağını ileri geçmez şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu anlayış vâkıaya aykırıdır. Bundan anlaşılması gereken şudur: Göz devamlı ileri bakmalı, ayak da onu takip etmelidir. Çünkü yüksek makamlara önce göz dikilir, sonra adım atılır. İnsan gözünü yükseklere dikmeli ki, gayetini ona göre kullansın. Aza kanaat eden az kazanır. Uçamayan yaya yürümek zorunda kalır.”

Hak yolcusu kendinden ileri gidenleri örnek almalıdır. Zayıf ve geride kalanlara bakıp hâline şükretmeli, ayrıca onlara şefkat gösterip yardım etmelidir. Bir de mümin mütevazi olmalı, kibir ve çalım içinde yürümemelidir. Sünnete uymalı, önüne bakmalı, gereksiz bakışları ile kimseyi rahatsız etmemelidir. Yürüyüşün bu şekli, aynı zamanda Peygamber Efendimizin de yürüyüş şeklidir ki, O, yürürken sağa sola bakmaz, ayaklarının ucuna bakarak ve sanki yokuştan iniyormuş gibi hızlı yürürlerdi. Rasûl-i Ekrem'e tâbi olan sâlikde aynı şekilde yürümelidir.

Hak yolcusunun kilitleneceği biricik hedefi Allah (CC) rızası olmalıdır. Bütün gayretini bu yolda kullanmalıdır. Allah’tan (CC) gayri şeylere iltifat etmemelidir. İbadet, zikir ve hizmetinde insanlardan bir şey beklememelidir. Hatta ahiret nimetlerini bile düşünmemelidir. Hayır olarak her ne yaparsa, sadece Yüce Allah’ın (CC) rızası ve sevgisi için yapmalıdır. Gönlünü keşif, keramet, cezbe gibi manevi nimetlere takmamalıdır.Hak yolcusu, ibadet, vazife ve hizmetlerinde adım adım ilerlemeli, bir noktaya çakılıp kalmamalıdır. “İki günü eşit olan kimse zarardadır” hadisi, hak yolunda yürüyenleri ve ebedi saadetini kazanmak isteyenleri uyarmak içindir.

Hak yolcusu, manen ilerledikçe nefsin afetlerinden korkmalıdır. Bunun için her halde edebe sarılmalı, boynunu bükmeli, kibirden ve benlikten Yüce Allah (CC) Hz.leri’ne sığınmalıdır. Bir başarıdan sonra bunu kendine mal eden ve insanlara burun büken nice başlar, baş aşağı gitmiştir. Arifler der ki: “Bir insanın ilmi artar da edebi artmazsa, onun Allah’tan (CC) uzaklığı artar. İbadeti çoğaldığı halde tavazusu çoğalmayan kimsenin benlik deresinde boğulmasından korkulur.”
İnsan, işin başından çok sonunu düşünmelidir. Onun için devamlı yalvarış içinde olmalıdır. Kalp ümit ve korku içinde bulunmalıdır. Ümidin korkudan biraz fazla olması iyidir, fakat “ben artık kurtuldum, cenneti garantiledim, insanlar helak oldu” demek, tehlikenin ta kendisidir.

Hak yolcusu ibadet ve ameline değil, Yüce Allah (CC) Hz.leri’nin rahmetine güvenmelidir. İlahi destek olmadan kendi başına bir yol alamayacağını bilmelidir. Bu yolda asıl sermaye, kendinde bir varlık görmemektir.

Bütün alemlere rahmet kılınan Resulullah (SAV) Efendimiz’in her gün yüz defa istiğfar etmesi, O’nun (SAV) izinden gidenlere çok şey öğretir. Allah’a (CC) giden yol bu edeple başlar, bu edeple devam eder.Bu edep hiçbir zaman terk edilemez. Edebi terk eden kimse, kendi haline terk edilir. Her konuda biricik rehberimiz ve örneğimiz olan Hz. Muhammed (SAV) Efendimiz, Miraç’ta manevi yolculuğu esnasında bu edebe bürünmüştü.

Büyük Arif Sühreverdi (RA) Hz.leri bu mühim edebe şöyle dikkat çeker: “Bütün edepler Resulullah (SAV) Efendimiz’den öğrenilir. Çünkü O (SAV), zahiren ve batınen bütün edeplerin kaynağıdır. Allah-ü Teala (CC), O’nun (SAV) Miraç gecesinde ilahi huzurdaki edebini bize şöyle haber vermiştir: “O’nun (SAV)gözü (sağa sola) kaymadı, haddi de aşmadı.” Allah (CC) Resulü (SAV) ilâhi huzura yükselirken kalb-i şerifleri bütünüyle Yüce Allah’a (CC) bağlanmıştı. Gözü, o yüce makamlarda sağa sola kaymamış, hep önüne bakmış, ulaştığı güzellikler karşısında haya ve edebinden terlemiş, başını önüne eğmiş ve bu hal içinde bütün makamları geçip ilahi huzura alınmıştı. Ulaştığı manevi makam ve güzellikler onun sadece tavazu ve edebini artırmıştı. İşte onun izinden giden arifler de böyledir. Edebi korumayan kimse, geldiği yere geri gönderilir.”
Hak yolcusu edeple Hakk’a (CC) yaklaşır. Bu yolun her geçit ve durağında tek levha asılıdır: Edep Ya Hû..."



Yaa işte böyle. Nazar kelimesi bizi nerelere götürdü. Yere bakarken de Semavatı incelerken de edebe riayet etmeli. Ves'Selam. Yâ Selâm. Selâmün kavlen min Rabbirrahîm.

13 Mayıs 2007 Pazar

nazar

Sözü dün ağrıdan açtım ya bugün öğleden sonra başımda bir ağrı başladı ki sormayın. Şehir dışına yolculuk etmemden mi kaynaklandı, erken kalkmaktan mı, yoksa başka bir nedeni mi var? Çocukluğumda da böyle ağrılarım olduğu zaman hemen "nazar" a yorulurdu annem tarafından. Okunmak için dizinin dibine otururdum. Okudukça esnemeye başlar ve ses çıkararak ağzını sonuna kadar açıp kapatırdı. Aşırı nazar vardır bu durumda. Eğer mümkünse birkaç kişi daha okurdu. Ağrı geçer miydi geçmez miydi şimdi hatırlamıyorum. Rahatladığımız kesindi. Acaba bugün de mi nazar vardı bende. Kimbilir, belkide... Ama şimdi dizinin dibine oturacağımız bir anneciğimiz çoook uzakta. Anneler günüymüş bugün. Medya öyle pompalıyor. Güzelim çiçekler koparılmış "anneleri" sayılan köklerinden, dallarından. İnsanlar annelerini sevindirsin diye yol kenarında satılmayı bekliyorlar. Annesi olmayanlar ne yapacak? Daha vahimi evladı göçmüş annelere yazık değil mi?

12 Mayıs 2007 Cumartesi

Ağrı

Bel ağrılarımla ilgili birşeyler yazmam gerekirse yolculuğu biraz meşakkatli kılmasının dışında bana fazla zararı yok. "Ağrılarımı seviyorum" dersem mazoşist damgasını yiyeceğimden korkarım; zaten o manada değil benim sevgim. O'ndan gelen her neyse başımızın üstünde yeri vardır. "Vaki olanda hayır vardır" özdeyişinin işaretidir bendeki bu duygu. Olay olana kadar irade devrededir. Olmuşsa artık "Murad-ı İlahi" devreye girmiştir. Kulun bu noktada yapacak birşeyi yoktur. Sonbahar gelip ağaç dallarındaki yemyeşil saltanatlarının sonunda sararmış milyarlarca yaprak düşmeye başlamışsa, her bir yaprağın kaderi dal ile arasındaki bağın ince noktasına düğümlenip kalmışsa, ve bir an gelip o bağ da çözülmüşse... Yere, yani anavatana doğru iniş başlamışsa, her bir yaprağın geri dala dönüşü artık mümkin değildir. O noktada külli irade devreye girmiştir. Yaprak ne yapsın, dal ne yapsın. Herkes kabul etse de etmese de "dönüş" kaderimizdir. Aslında bu meyanda yolculuğumuz dönüşedir. Geç gelen ilkbaharın kendisini iyiden iyiye hissettirdiği bu Mayıs cumartesinde benim sonbahardan bahsetmem biraz tezat mı kaçtı? Varsın kaçsın. Ben ilkbaharı da seviyorum. Yeniden canlanmanın provası her sene bu vakitler tekrarlanıyor ve bu bana heyecan veriyor. Birden önüme çıkan o karınca katarları eksi bilmem kaç derecede nerdeydi? Sordum onlara sustular. Necip Fazıl "Azdırma, rahat bırak, içimdeki deliyi; bana sorma, benim de bilmediğim gizliyi!.." demiş. Karıncalar onu bile demediler. Sadece sustular yollarına devam ettiler. Ağaçlara ne demeli? Kuru odun gibi beklerken birden domur domur terleyen vücut gibi oldular. Sonra yemyeşil bir hâl. Kuşlar ise hepten bir alem. Vesselam...

11 Mayıs 2007 Cuma

Pây

Pâyin sadâsı gelse de sen hîç gelmesen
Men dinlesem kıyamete dek vuslat istemem
Bulsam izinle semtini ol semte irmesem
Aşsam zamanı hasretin encamı gelmeden

Pây: ayak
Encam: son

....

Yazmak için açtım ama, ortam müsait değil. Halbuki bugünlerde tarihe not düşmek için birşeyler karalamalıyım. Seçim kararı alındı, herkesin hesabı altüst oldu. Tonmaister arkadaşım "bu yaz seçim olmasaydı ne güzel para kazanacaktım" diye dert yanıyor. Bundan 1 ay önce böyle bir durum hayal bile edilmezdi. Türkiyede herşey çok hızlı gelişiyor. Şimdi de diyorlar ki seçimin hemen arefesinde Ak Parti için kapatma davası açılacakmış, bu yolla önünü kesmeye çalışacakmışlar. Olur mu olur. Maç devam ederken kural değiştirme alışkanlığı başladı nasıl olsa. "kış kışlığını, puşt puştluğunu yapacak" derdi Hasan abim. Hayırlısı...

10 Mayıs 2007 Perşembe

Koku

"Nerde o eski mazot kokuları" demek geldi içimden. Servise gidip gelirken lisenin yanına sıra sıra dizilen otobüsleri çalışırken de yakalıyorum ama eksoz cıvarından o koku gelmiyor. Çocukluğumda öyle miydi. Köye bir kamyon geldiğinde "alt baştan üst başa kadar" mis gibi mazot kokusu kaplardı her tarafı. Şaka yapmıyorum gerçekten de bu kokuyu severdik. Eksozdan çıkan gazın kokusu değil, mazotun kendi kokusu. Ya pompacı beceriksizlik yapmıştır ya "çiğ gaz" tabir edilen olay vardır ya da biryerlerinden mazot sızdıryordur. Köyde zaten fazla motorlu araç olmadığı için hemen farkedilirdi bir kamyonun gelişi. Sivas yolunun kenarındaki tarlalarda çalışırken de otobüsleri seslerinden ve yukarda bahsettiğim mazot kokusundan görmesek bile tanırdık. Şimdiki "dizel" lerimiz bizden önce AB ye girdi, başlarına "euro" geldi kokuları gitti. Çevre açısından bu daha sağlıklı diyecekseniz ben size katılmıyorum. O zaman teknolojinin izini ve o soğuk yüzünü gelmeden kokusundan ve sesinden tanırdık, şimdi her tarafımızı sardı. 0302 otobüslerin su şırıltısı gibi "şörrrr" sesi gitti de ne oldu. Şimdi bir homurtu ve uğultu kulaklarımızın daimi konuğu oldu. Koku desen temelli facia. Kimyevi veya yapay kokunun ulaşmadığı yer kalmadı dersek yalan söylemeyiz. Dünya "karıştı" dedik ya. Dönem kaşışıklık dönemi vesselam...

6 Mayıs 2007 Pazar

Bağ

Haftasonu bir nişan münasebeti ile yolum Ümraniye'ye düştü. Ortamın bana yabancı olması nedeniyle sıkılmam hemen başladı. İmdada öğle ezanı yetişti. Çaktırmadan oracıktan ayrılıp en yakın minareye doğru dar sokakları arşınladım. Aman Allah'ım naslı bir yer burası. Sokaklarda yanmış soğan kokuları, kanalizasoyon sızıntıları ve çamaşır, bulaşık deterjenı kokuları birbirine karışmış. Gecekondu usulüyle yapıldığı için çarpık yapılar, bırakın aracı insanın bile geçmekte zorlandığı sokaklar, güneş girmeyen odalar ve alabildiğince çocuk sesi... Halime mi şükredeyim, memleketime mi ağlayayım, yoksa herşeyi akışına bırakıp namaza mı yetişeyim. Karışık duygular, karmakarışık. Bunları yazmak yaşamaktan daha zor. Aaa bir de ne göreyim: hatıramda yıllar öncesinde uzaktan iz bırakan caminin çok yakınındayım. Yakınına geldiğim tek minareli camiyi es geçip bilemediniz iki sokak ilerdeki dört minareli camiye yöneldim. Sünneti kaçırma ihtimali var ama orada kılmalıydım bu öğleyi. Hatırayı aktarayım: Taze muhtıramızdan (27 Nisan) bir öncekinin (28 şubat) ortalığı kasup kavurduğu yıllardı. Olayların içinden geçiyorduk, herkes birşey diyor, ahkam kesiyor, tırsıyor, kaçıyor, gizleniyor veya ne bileyim birşeyler yapıyordu. Balans ayarı bize kadar ulaşıyordu yani. Nurhanı ortaokuldan alıp imamhatibe yazdırmak ve birkaç toplumsal eyleme katılmanın dışında ben de o sırada eleştirinin dışında neler yaptım hatırlamıyorum. Ne yapabilirdim ki? Önümüzdekiler taa yukarlara kadar çıkmıştı ama orada esen sert rüzgarlara karşı dik duramamıştı. Madem dik duramayacaklardı niye talip olmuşlardı? O zaman şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: Meşhur MGK da işin nereye varacağı ta baştan bellidir. Daha birinci saatte "tamam anlaşıldı, ben çıkıyorum, dışarda basının huzurunda istifa edeceğim, sizin amacınıza ben alet olmayacağım, ben aradan çekiliyorum kendi oyununuzu kendiniz oynayın." deyip çıksaydı dik durmuş olurdu. 8 saat içerde kal her türlü aşağılanmayı sineye çek, sonra da maduru oyna. Olacak iş değil. O günden beri bu insanlara karşı sempatim kayboldu. Ne söylerlerse bana "fasa fiso" geldi. O sıralarda bizim yaptığımız hataları düşünüp dillendirmiştim. Mesela şu camilerin halleri. Ucube yapılara nasıl dönüştü bu son zamanda yapılanlar. Üstelik şu Istanbul'da çok güzel örnekleri varken. Orantısız estetik yoksunu içi başka bir dert doşı başka bir dert yani. O günlerde servisle eve gidip gelirken 2 cami dikkatimi çekiyordu. Birisi TEM'den giderken yolun üst tarafında (Gaziosmanpaşa olsa gerek.) 2 adet minare yapılmıştı ama cami yoktu ortalıkta. Yani ibadethaneden önce gösterişini yapmışlardı. Artık namazı nasıl kılacaklardı minarelerde diklemesine mi saf tutacaklar(!) siz düşünün. Aynı manzara karşıya geçince Ümraniye sapağında göze çarpıyordu. Minareler muhkem ama cami yok. Tepki mi veriliryordu akıllarısıra yoksa böyle bir inşaat sıralaması var da biz mi bilmiyoruz. Maksat ibadethane yapmaksa neden önce o mekan yapılmaz. Kör gözüm parmağına der gibi insanların tüm dikkati çekiliyordu. Çekilen dikkatler de birilerinin bir yerlerini çekmişti. Bazılarının kulakları çekildi, Müslüm Gündüz gibilerine ise yatakta basılıp başka yerleri bile çekildi. Hey gidi günler hey. Neyse lafı uzatmayalım. Bu yeni dönemde o zaman uzaktan eleştirdiğim mekana iki sokak yakındım. Cami karşımada incelemeye vaktim yok. Ama ilk bakışta hala bitmemiş izlenimi var. Apartman gibi kat kat yapmışlar altta iki kat var ama boş. Dükkan falan yapmak için yapıyorlar buraları. Camiye çıkmak için epey uğraşmak gerekiyor. Şadırvan alakasız bir yerde. (ön tarafta) Namaza yetiştim. Büyükçe bir cami. Anadoluda biryerlerde merkez camide namaz kılıyormuşuz izlenimini verdi cemaat. Bu hoşuma gitti. İnsanlarda özünden ayrılmama gururu var. Mestse mest. Gömlek üstüne kazak, onun üstünde ceket, hatta palto. Havanın sıcak olması önemli değil. Yıllar sonra uzaktan eleştirdiğim bu olay bir tevafuk sonucu üstelik yeni bir muhtıra döneminde karşıma çıktı. Ama bu noktadan baktığımızda çook sular akmış, şimdi başlar daha dik. Ne olacaksa olsun. Ne yani dağdaki gelip bağdakini mi kovacak. Kovamaz çünkü bağın kendisi söz konusu olan. Biz bağız, özüz. Breh breh, keseyim artık. İş hamasete doğru yol almaya başladı. "Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler."

5 Mayıs 2007 Cumartesi

Avlu

Cami avlusu. Sakin ve sessiz. İkindi ezanı okunalı epey olmuş. Yolcu avluya girdiğinde yabancısı olduğu bu mekanda ayak yolunu bir süre aradı. Yaşlı ve gözlerinde görme problemi olduğunu tahmin ettiği ihtiyar tek başına oracıkta bekliyordu. 25 kuruş yazıyordu. Çıkışta 1 lira uzattı, kolllarını sıvarken, bağcıkları çözerken, tek tek 10 kuruşluk bozuklardan oluşan para üstünü hazırladı ihtiyar. Adam içinden bir şeyler mırıldanıyordu sanki. Belki bir yanık türkü, belki bir ilahi. Ama bir ses çıkarıyordu belli belirsiz. Belki de sıkılmıştı bu sakinlikten. Sahil yolunun hemen kenarındaki bu büyük sayılabilecek caminin 2 minaresi vardı. Avluya bakan kocaman, bakımlı, yeni bir yapı dikkatini çekti. "yurt mu burası amca" "evet, 200-250 öğrenci kalıyor, yeditepe üniversitesine giden de var, kartala gidende. İmamhatipliler var. Sabahları buradan otobüsler dolusu çocuk gider burdan, devletimiz sağ olsun. Allah yokuğunu göstermesin...." bir çırpıda birsürü şey söyledi adam, tahmin doğru sıkılmış zavallı. Vakit sıkışık, bekleyen de var, abdest almak için hemen ilerdeki şadırvana geçti yolcu. Ne güzel ortamlardır bu cami avluları, hayatın merkezinin hemen dibi. İnsan birşey arar buralarda, kaybettiğini düşündüğü huzuru arar mermer kıvrımlarında, duvar diplerinde, çimenlerin arasında. Birden ilkokul çağındaki birkaç veled oyunlarına devam ederek sessizliği ürküttüler. Adamın hemen dikkatini çekti. "çocuklar su ile oynamayın, su içecekseniz güzelce için gidin, yoksa döverim haa" "su içeceğiz amca oynamayız" Ne kadar da saflar. Gözlerinden temziliğin ışığı fışkırıyor. Onlar için herşey oyundan ibaret. Aslına bakarsanız doğru olan bu. Biz unutuyoruz zamanla bu gerçeği. Su içmeleri bile oyunumsu. Birden birinin çişi geldi. Orasını tutmaya başladı. "ne kadar" diye sordu yaşlıya. Bir anlı düşünmeden sonra "250 bin" dedi. Çocuklar sanki milyonlarca bir paradan söz edilmiş gibi hayretle birbirlerine bakmaya başladılar. Bu arada sanki bulaşıcı bir hastalık gibi hepsine sepmişti ihtiyaç olayı. Yolcu abdestin ortasında biraz önce aldığı para üstünü aralarından birine verdi. "bunu ona verin, başka paramız yok amca deyin" dedi. onlar dediğini hemen yaptılar. Adam insafa mı geldi, utandı mı, suçlandı mı bilinmez " parayı geri verin, bedava girin" dedi. Çocuklardan elinde bozukluk olanı tüm saflığı ile boynu bükük parayı geri getirdi. Tüm bunlar gök kubbenin altında; görünenlerin ve görünmeyenlerin şahitliğinde cereyan ediyordu. Yolcu kesinlikle kabul etmedi. Emredici bir eda ile "almazsa cebinize koyun" dedi. Abdest de bitmişti zaten. Yüzünde uzaklardan bir yalım geldiği belli tatlı bir tebessümle camiye girdi. Namazda birşey düşünmemesi lazımdı ama ortalarda aklına gelen şükür kırıntıları gözünde damlalara dönüştü. Bugünlerde "aslına bakarsanız bize bu namazı bahşedene her namazadan sonra teşekkür babından şükür namazı kılmalıyız" diye düşünmekte. "Namaz olmasa ne yaparız. "Sultan Süleyman Camii" yazan tabelanın altından geçim hayatın koşuşturmacasına karıştığı anda bunu arkadaşıyla paylaştı.

2 Mayıs 2007 Çarşamba

Tansiyon

Siyasette yüksek tanisyon varmış. Tv öyle diyo. Ve çıkış arıyormuş siyaset. Mahkeme herşeyi altüst etti. 350 nin üzerinde oy alan biri cumhura başkan olamazmış. Halbuki öncekiler daha az oyla seçilmişler. Ne biçim bir ülkede yaşıyoruz. Kurt kuzuyu kapmayı kafaya koymuş bir kere. "Suyumu bulandırdın" diyor başka birşey demiyor. Gerilim de gerilim, gerim gerim gerildik. Bakalım sonu nereye varacak. Seçim erkene alınacak. Bu yazı da seçim hayhuyu ile geçireceğiz anlaşılan.