31 Aralık 2007 Pazartesi

bık

O kadar bir bıkkınlık içindeyim ki şu son birkaç haftadır yazmak içimden gelmiyor. Zaman sıkıyor beni.

21 Aralık 2007 Cuma

kurb

Dosta yakınlık günleri

Bilge şair Sezai Karakoç, bir yazısında, 'gerçek müminin namazı boyunca, dünya, kesilmiş bir kurban gibi ayaklarının ucunda durur' der.
......
Çocuk, tekbir getirerek hayvanı kurban eden büyüklerini seyrederken, annesine, 'tekbir ne demek anne?' diye sorar. Anne, 'yavrum, nefsimizi Allah'a adıyoruz' der. Bu cümlenin anlam dünyasına yıllar sonra, Eşrefoğlu Rumi'nin bir nutk-ı şerifinden girdim :

"Dünya nedir dost yoluna aşık anı terk etmeye
Bir canım var ol dost için kurban eyleyesim gelir"

Bilindiği üzre, kesilen hayvan, akıtılan kandır ama, asıl bağışlanan nefistir. Kurban da abdest, namaz ve zekat gibi, bir arınma ve yakınlık arayışıdır. Kurban'ın kökü, kurb, yakınlaşma anlamına gelir ve Allah, kulunu, el-Karib (yakınlaştıran, yakın kılan, yakın olan, yakınlaşan) adıyla, yakınlığa çağırır. Secde de bir tür adanmadır, nefsi kurban etmedir. Zekat, sahiplik duygusunun; namaz, 'olma'nın arınmasıdır.
......
Tasadduka her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde, bilhassa ülkemizin yoksul ve kimsesiz insanlarının yaralarını sarmak, onların derdini yüklenmek, ibadetin en halisi olarak karşımıza çıkıyor. Kurban hem, arınma ve adanma isteğinden geliyor, hem de, toplumsal ve ahlaki bakımdan ayrı bir anlamı, bir iyilik ve hayır boyutu var.
.....
Gerçi İbn Arabi, 'sadakaların en büyüğü, insanın bizatihi benliğini tasadduk etmesidir' diyor ama, bunun bir yolu da kurban kesmekten geçiyor. Kurban'ın sembolik anlamına aşırı vurgu yapan bazı irfan ve düşünce ehli, hayvan kesmeye itiraz ediyorlar. Bu görüşün de, görüşler arasında bir değeri kuşkusuz vardır. Kevser'i, Hz. Fatıma, venhar'ı ise Hz. Hüseyin ve dolayısıyla kurban olarak vasfediyorlar. Bunlar da, kendisine bu muazzam irfani zenginlik içinde yer bulabilir. Ama, yüzyıllardır süregelen bu ibadet biçiminin, insanlık tarihi kadar eski olduğunu da vurgulamamız gerekiyor. Kurban, hem bir arınma, hem adanma, hem tasadduk hem de, Allah'a yakınlık olması bakımından, bir daralma ve kabz halini yaşayan insanlık ve ülkemiz açısından da bir bahar müjdesi, bir Rahmani şenlik, bir umut ve kalkışma anı olabilir, olmalıdır. Bayram, yoksulların acısını daha derin hissetmemiz için bir imkandır. Rahman'ın evi olan gönülde bulunmaması gereken kin, öfke, nefret ve bencilliğin kovulması için bir fırsattır. Turgut Uyar, sanki şu dizeleri kurban günleri için söylemiştir :

"Saati seninle kuruyoruz bir çalar saati
Sen donatıyordun kalbimizi
Kalbimiz çoğu zaman yeterli ve ürkek
Kendi çoğunluğunu kendi üreterek..."

Ülkemizin başta güneydoğusu olmak üzere, iç ve kuzey kırsallarında, İstanbul ve diğer büyük kentlerin taşrasında yoksulluk derinleşmiş durumda. Yoksulluğun çözümü kuşkusuz, yoksula yapılan yardımdan ibaret değildir. Belki bundan önce ve öte yapılacak daha kalıcı, derin işyler vardır. Ayrıca yoksulluğun, manevi ve toplumsal yaşamı çürütücü etkilerinden kurtulmak için, metafiziksel anlamı üzerinde de durulmalı. Fakr ile yoksulluk arasındaki ayrım zihnimizde, ruhumuzda güçlenmeli. Seyda hazretlerinin babası, Doğu'nun büyük bilgesi el-Hüseyni, 'yoksulluk, insanı Allah'a ulaştıran en güzel yoldur' der. Tabi, bu, bugün yaşamı zehirleyen müzmin bir dert olarak yoksulluktan çok, insanın Allah karşısındaki çaresizliği ve bunun verdiği yücelik anlamındadır. Ama, nebilerin ve bilgelerin çoğu yoksuldur da. Yoksulluk, kuşkusuz, bugün, vahşi kapitalizmin aşırı biçimde beslediği, 'sen çalış ben yiyeyim' ve 'başkası açlıktan ölürse ölsün bana ne!' anlayışının derinleştirdiği, yanlış ekonomi politikalarının yaygınlaştırdığı toplumsal bir hastalıktır. İşte Kurban, şairin deyişiyle, 'kendi çoğunluğunu kendi üretebilir' ve bizi bu umarsızlığın içinden çekip çıkarabilir bir güce, bir dinamizme, bir umuda ve hayra sahiptir. Kişisel ve toplumsal düzeyde esenliğin, iyiliğin ve güzelliğin taçlanması, sorunlarımızın çözümü, empati imkanlarımızın açılması, yardımlaşma iştiyakımızın artması, dünyaya ve ötedünyaya dair umutlarımızın büyümesi için buna ihtiyacımız var. Kurban, Allah'a Halil ve enis olmanın himmetidir. Himmet sıradan bir çaba değildir, Rıza'yı kazandıran gayretin adıdır. Çabasız himmet, himmetsiz Rıza olmaz. Kurban, benlik kanının akıtılmasıdır ve Canan'a ancak candan geçilerek ulaşılabilir.Kurban, bir araç üzerinden yakınlaşma ise bu, akıtılan kan, Hz. İbrahim'in adanmışlığı veya tasadduk ya da ehl-i beyt muhabbetinden ibaretse, bizi çağıran O'nun el-Karib adı ise, bunca kavga ve nizaya, bunca tartışma ve bağrışmaya ne hacet! Halimize bakalım, şer odakları ve uluslararası nifak şebekelerinin dünyayı getirdiği hali görelim, yolumuzu izimizi düzeltelim, oyunlara gelmeyelim, Ankara'nın manevi mimarı Hacı Bayram-ı Veli gibi şenlenelim :

"Noldu bu gönlüm, noldu bu gönlüm
Derd-ü gam ile doldu bu gönlüm
Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm
Yanmada derman buldu bu gönlüm

Bayramım imdi, bayramım imdi
Bayram ederler yâr ile şimdi
Hamd-ü senalar, hamd-ü senalar
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm"

SADIK YALSIZUÇANLAR

19 Aralık 2007 Çarşamba

tekbir

Cebrail (AS) : Allâhü Ekber, Allâhü Ekber...
Hz. İbrahim : Lâ İlâhe İllallâhü Vallâhü Ekber...
Hz. İsmail : Allâhü Ekber ve Lillâhil Hamd...

beled

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
4. Gerçek şu ki, Biz insanı acı, sıkıntı ve imtihan [ile yüklü bir hayat]a gönderdik.
5. İnsan, kimsenin kendi üzerinde güç sahibi olmadığını mı zannediyor?
6. Övünüp duruyor: “Ben, yığınla servet tükettim!”
7. Peki, kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?
8. Biz ona iki göz vermedik mi?
9. Bir dil ve bir çift dudak,
10. ve ona [kötülüğün ve iyiliğin] iki yolunu da göstermedik mi?
11. Ama o, sarp yokuşa tırmanmayı denemedi...
12. Bilir misin nedir o sarp yokuş?
13. [O,] boynunu [günah zincirinden] kurtarmaktır;
14. yahut [kendi] aç iken (başkasını) doyurmaktır,
15. yakını olan bir yetimi,
16. yahut toprağa uzanıp kalmış olan [yabancı] bir yoksulu,
17. ve imana ermişlerden ve birbirine sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmaktır.
18. İşte böyleleri dürüstlüğe ve erdemliliğe erişmiş olanlardır;
19. Bizim mesajlarımızın doğruluğunu inkara şartlanmış olanlar ise kötülüğe batmış kimselerdir,
20. üzerlerine salınmış ateş [ile].

15 Aralık 2007 Cumartesi

fâzıl

Medâr-ı iftihârımız, dünyaca meşhur piyanistimiz Fâzıl Say, "Bizim Türkiye rüyalarımız biraz öldü. Tüm bakan eşleri türban takıyor. İslamcılar zaten kazandı, biz yüzde 30, onlar ise yüzde 70. Başka yere taşınmayı düşünüyorum" diye vermiş-veriştirmiş...
Fâzıl aabi, ben seni tanırım ama sen beni tanımazsın; bundan üç-beş sene önce sen, "Âşık Veysel'in köyü Sivrialan'da rahmetlinin mezarı başında piyano çalacağım" diye tutturmuştun da, tee nerelerden yeldire yeldire seni dinlemeye gelen kalabalık arasında ben de vardım. Onun için sana iki çift lâfım var; dinlemeden gidersen küserim, ona göre...
Yav sen elbette gidersin gitmesine; dünyanın her yerinde akortlu piyano ve seni dinlemeye hazır sanatsever bir kitle bulursun fakat biz ne oluruz hiç düşündün mü? Onun için Fâzıl aabi, acele karar verme, bir düşün; içinden ona kadar say, yetmiyorsa yere uzan, sâkinleşinceye kadar bekle, öfken yatışsın.
Yapma güzel aabim, o ünlü fıkradaki sokak serserisinin dediği gibi, "Toplum buna henüz hazır değil" bir kere; insan böyle şeyleri alıştıra alıştıra söyler. Aniden gazetede okuyunca bir fenâ oldum, bir fenâ oldum; elim ayağım boşandı. Öylece kalakalmışım!
"Biz yüzde 30, onlar yüzde 70" demişsin; canın sıkılmış besbelli. Fâzıl aabi, lütfen böyle şeylere kafanı takma; olaya bir de bizim gözümüzle bak; tamam, kâğıt üstünde % 70 filan görünüyoruz ama inan ki tedavi oluyoruz canım abim benim; biz de hâlimizden memnun değiliz yani. Değil 70, % 100 olsak, şu sizin % 30'un forsunu, havasını, edâsını, kültürünü yakalayamıyoruz. Hiç değilse bunu bil ve müsterih ol. Demin "tedavi oluyoruz" demiştim ama sen belki dalga geçtiğimi zannetmişsindir: Fâzıl aabi biz, inan ki sizin gibi olmak için deli gibi didiniyoruz; senin gittiğin ülkelere gitmek, takıldığın restoranlara takılmak, giyindiğin mağazalardan giyinip şık görünmek, kaliteli yaşamak, şu dâr-ı dünyâda varlık sahibi olmak istiyoruz. Vallahi ve billahi.
.........
Diyorsun ki, "Biz artık azınlıkta kaldık, dışlanıyoruz. Çankaya'daki davete bile beni çağırmadılar..." İyi de, güzel Fâzıl aabim benim, Çankaya'daki davete sen davet edilmedin de, biz % 70 olaraktan kırmızı mumlu davetiyle ile çağrılmış değiliz ki; her camiânın kendine göre bir "creme de la creme" tabakası var! Anlayacağın biz de çağrılmadık ama bu kadar eften-püften şeyleri mesele yapıp "bırakın, gideceğimm" diye huysuzlanmadık. Zaten senin gibi horozlansak da gidecek bir yerimiz yok bizim: Orta Asya çok uzak, İran-Suudi Arabistan ayağımızı sıkar; Avrupa'yı dersen bastırmıyorlar bile. Ee?..
Şimdi "siz kiiim, ben kim; benim çağrılmam gerekirdi" diyeceksin; orada da sen haklısın Fâzıl aabi; biz % 70 olaraktan alayımız bir araya gelsek bir piyanoyu senin gibi güzel çalamayız, bu doğru işte...
...
Lütfen bi daha düşün Fâzıl aabi; hadi bize acımıyorsun, bari % 30'a acı! (A.TURAN ALKAN)

11 Aralık 2007 Salı

fecr

Meğer "Rıza" iki taraflı imiş. Allah'ın rızasının yanında kulun da rıza göstermesi gerekiyormuş:

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
27. يَاأَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ Ey iyiden iyiye inanmış, şüpheden kurtulmuş can
28. ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً Dön Rabbine, ondan razı olarak ve rızasını kazanmış bulunarak.
29. فَادْخُلِي فِي عِبَادِي Artık katıl kullarımın arasına.
30. وَادْخُلِي جَنَّتِي Ve gir cennetime.

Yani "Hoştur bana senden gelen", her ne ki Sen'den; başım gözüm üstüne denecek. Bahşettiği bir nimetini alıp sabır nimeti ile karşı karşıya bırakıldığımızda doya doya "sabr" ın tadına varılacak. Belalara karşı metin olunacak. Hoşnutlukta sınır tanınmayacak, kısacası Allah'tan razı olunacak. O zaman Allah da senden razı olur inşallah. Gerisi malum. Salih kulların arasına katılıp cennetin yolu tutulacak.

9 Aralık 2007 Pazar

abdülhamid


... Ve herkes gibi biz de tarihte yaşamış o tek adamı hatırlıyoruz.

Sıkışık durumdaki hazinesini milyonlarca sterlinle “rahatlatmaya” hazır olduklarını söyleyerek yanına kadar sokulan ve kendilerine başlarını sokacak bir arazi vermesini isteyen Theodore Herzl’e Abdülhamid’in söylediği aşağıdaki sözler bir asır sonra bile diken diken etmeye yetiyor tüylerimizi:
“Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime emanettir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. [Böyle bir toprak parçası bizden kopartılmak istense bile o toprağı kanlarımızla kaplarız ve yine bizim toprağımız olur.] Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehid düşmüşlerdi. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana aid değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Museviler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i karşılıksız bile ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.”
Siyonistler kendilerine Filistin’den toprak satması için bir değil, tam beş kez ikna girişiminde bulundular. Hepsinde yüz geri edilince anladılar ki, o başta kaldıkça Ortadoğu’ya “huzur” gelmeyecek(!). Siyon Yurdu’na giden altın yol, Abdülhamid’siz açılacaktır.
Yahudi diasporasının Abdülhamid’e güttüğü kin o kadar derin ve köklüdür ki, Guantanamo’da aylarca esir kalan İbrahim Şen, geçen yıl “Vakit” gazetesinin kendisiyle yaptığı söyleşide ilginç itiraflarda bulunmuştu. Meğer Guantanamo’daki sorgulara İsrailli hahamlar da katılıyormuş. Hatta bu Guantanamo mahkûmu, sorgulardan birisinde Yasef isimli bir Yahudi komutanın vücuduna elektrik verirken kendisine, “Türk terörist, merak etme az kaldı. Irak, İran ve Suriye’den sonra sıra Türkiye’ye de gelecek. Kadınlarınız hizmetçilerimiz, erkekleriniz de kölelerimiz olacak. İstanbul’a geldiğimizde ilk olarak dedeniz Abdülhamid’in mezarını ateşe vereceğiz.” dediğini aktarıyordu.
II. Abdülhamid 24 Nisan 1909’da tahttan indirildi, vefat ettiği 10 Şubat 1918’de ise Jön Türklere devrettiği, yüzölçümü neredeyse 5 milyon kilometrekareye ulaşan koca imparatorluk kayıplara karışmış sayılırdı. “Hürriyet kahramanı” Enver Paşa’nın ülkeden kaçmadan evvel, yaveri Mersinli Cemal Paşa’ya yaptığı şu acı itiraf, İttihatçıların nasıl büyük bir oyuna geldiklerini geç de olsa fark ettiklerini göstermektedir:
“Turan yapacaktık, viran olduk. Bizim en büyük günahımız, Sultan Hamid’i anlayamamaktır. Yazık Paşam, çok yazık! Siyonistlere alet olduk ve onların hıyanetine uğradık!”
Ona kızanların öfkesini anlıyoruz. Osmanlı’nın postunu pahalıya deldirmişti emperyalizme. Acısız bir ameliyatla gövdeyi paylaşacaklarını düşünenler, bu paylaşımın onun gayretleriyle ertelenmesi ve Birinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca Avrupalının ölümüyle sonuçlanması karşısında öfkelenmelerinden daha doğal bir şey olamazdı. Dinmeyen öfkelerinin sebebi budur. Tabii Kızıl Sultan iftirasının da...
İyi güzel, anlıyoruz İngiliz’in, Fransız’ın, Yahudi’nin, Ermeni’nin, Masonun şunun bunun hıncını. Peki bizim içeridekilere ne oluyor? Onlar da mı ülkeyi erkenden bölüp parçalatmadığına kızıyorlardı yoksa?
Ortadoğu’da haritaları yeniden çizme tartışmalarının yapıldığı şu günlerde dikkatle okumamız gereken bir kitap gibidir Abdülhamid’in 33 yıllık iktidarı. Ben bu direnişe, “sessiz Çanakkale” diyorum. Şehitsiz, gazisiz, topsuz, tüfeksiz Çanakkale... Yok, yok, bir şehidi var bu sessiz Çanakkale’nin. Hem de hakkı yenmiş, garip bir şehidi: O şehid, Abdülhamid’in ta kendisidir. Rahmet onun üzerine yağsın...

MUSTAFA ARMAĞAN

6 Aralık 2007 Perşembe

silgi

...Bir silgi gibi tükendim ben. 
Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. 
Ben kurşunkalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.
Bütün günüm tedirgin bir beklemeyle geçiyor: gelecek mi, gelmeyecek mi? 
Ne gelecek? Bilmiyorum. 
Adını koyamadığım bir şeyden korkuyorum. 
Soyut bir korku içimi dolduruyor. 
Bu korkuyla uyanıyorum ve bekliyorum. 
Belki korkularım sayılmayacak kadar çok.... 
(s598)

3 Aralık 2007 Pazartesi

hayr

Al sana bir yol üstü rüyası daha. Güya Yolcu kilit bir konumda imiş. Tanımadığı insanlar onunla tanışmak, bilişmek istiyorlarmış. Birlikte bir "bina" yapmayı teklif ediyorlarmış. Bina beyaz, bembeyaz olacakmış, beyazlıklar içinde. Yoldaki herşey yemyeşil olmuş birden, yolcunun ayakları yeşillenmeye başlamış, kökümsü şeyler çıkmaya başlamış yürüyen ayaklarından. Yürümesine engel olmayan köklermiş bunlar. Yemyeşil ve beyaz kökler. (=tesniye) Çifter çifter yağmaya başlamış damlalar, herşey çift. "Bina yapmak neyime?" diyecek olmuş içinden ama dili başka şeyler söylemeye başlamış onlara. Onlar da şaşırmışlar. "Bu nasıl iş?" Olanlar önceden olmuşmuş aslında. Onca kalabalıkta, uçsuz bucaksız bu yolda bu insanlarla karşılaşmasını başka türlü nasıl izah edebilirdi ki? Bir çiftlikteymişler, dümdüz bir ovanın ortasında yeşillikler içindeki çiftlikte. Güya Yolcu, çiftliğin kahyası rolündeymiş. İlkbahara benzer bir hava, sehere benzer bir vakit, Leyla'ya benzer bir sevda her tarafta hissediliyormuş. Güya İbrahim Peygamber devri imiş de Hz. İsa'nın her an gelmesi bekleniyormuş. Acele bir durum yani. Tek tek tuğla ile bina yapma devri bitmiş, iki adet yetiyormuş. Herşey açılmaya, yarılmaya, genişlemeye başlamış. Yürekler dağ gibi olmuş, ay güneş kadar olmuş, ağaçlar göğe yükselmiş, nehirler deniz olmuş. Bereket her yeri kaplamış. Acayip bir yol rüyası böyle devam edip gidiyormuş. Yolcunun biraz soluklanmak için rüyadan çıkıp uykuya dalmak üzere yatağa yattığında en son hatırladığı yüzündeki tebessümdü. "Niyet hayır, akıbet hayır" vesselam...

1 Aralık 2007 Cumartesi

op

Oldu, olacak, oluyor derken sınır ötesi harekatın başladığını karşımda açık bulunan televizyondaki muhabir büyük bir hararetle anlatıyor. Haydi hayırlısı. Allah ordumuza muzafferiyetler ihsan eylesin. Vatanımız canımız bizim. Vatan için canını meydana koyanlara selam olsun. Karlı dağlarda gece gündüz demeden nöbet bekleyen canlara can feda. Söz bitti eylem zamanı. Rüzgar eken fırtına biçer. Bizi başka kabilelerle karıştıranlara lanet olsun. Vesselam...