12 Şubat 2008 Salı

görüş

Bu başörtüsü konusunda benim de birtakım kaygılarım var. İtiraf edeyim ki ne olduğunu bilmiyorum, sadece hissi bir olay. Düzgün giden sürecin sekteye uğrayacağından korkuyorum. Dayatmayı veya açıkça söyleyeceksek kuşatmayı yarmak için başka bir araç bulunmalıydı. Bu iki ucu keskin kılıca benziyor gibi geliyor. İnşallah yanılırım. Ama herşey bir yana başbakanın bugünkü konuşmasından çok etkilendim. Bu yolda canlar feda olsun, bizden birilerini dinlerken sanki ben konuşuyormuşum gibi oluyor. Allah sonumuzu hayr eylesin. Şimdi Herkül Millas'a kulak verelim:

Başörtüsü, başından, hiç sorun olmamalıydı. Yanı başımızdaki insanın giyimiyle böylesine tutkulu olmamalıydık. Kimin ne giydiğini hiç fark etmemeliydik. Bilemediniz, üniversitelerin yönetimi bir yönetmelikle giyim işini düzenleyebilirdi, liberal bir anlayışla çatışmayı aşabilirdi. Kanuna bile gerek yoktu bu alanda. Ama iş Anayasa Mahkemesi'ne, Danıştay'a, Avrupa Mahkemeleri'ne ve Anayasa'ya varınca iş çıkmaza da vardı demektir. Bu tartışma Cumhuriyet Başsavcısı'nın ve Danıştay Başkanı'nın beyanlarıyla daha da bir üst düzeye taşındı. Bazı yorumcular, bu türban meselesinin her durumda üst mahkemelerin kararlarına bağlı kalacağından yasağın her halükarda kalkmayacağı düşüncesindeler. Velev durum bu ise (yani tek çare yargı organlarını 'fethetmekse'!) hukuk ve yasalar ve dolayısıyla demokrasi de zorlanıyor demektir. Ama asıl sorun türbanın dinî/siyasî simge olması değildir. Bu, kavganın bahanesidir; çünkü siyasal simgeye dönüşen türban da artık başka bir durumun simgesidir. İktidar olmanın simgesidir. Bu kavgada kazanan gücünü kanıtlayacaktır, yerini sağlamlaştıracaktır. Velev durum böyleyse ne olacak? İşte asıl kaygı da bu noktadadır. Durum böyleyse başörtüsü de, simgeliği de hiç önemli değildir. Başka sorunlar öne geçer: Hükümet olma alanı dışına kayan bir güç kavgası toplumu bölebilir, taraflar düşman kamplara ayrılacaklarından çok kötü durumlar doğabilir. Demokrasinin (yani parlamenter rejimin) meşruiyeti yara alır, güven ve meşruiyet krizi doğar. 'Çoğunluk' mantığı ve ulusal konsensüs ile toplumlar tıkanmaz, iyi kötü bir çözüm bulur her duruma. Ama bu mekanizmalar çalışmaz olursa, son sözün, yani egemenliğin kimde olduğu tartışılmaya başlanırsa, o çok korkulan bölünme gelir kapıya dayanır. Bölünme tehlikesi metaforunu en sık kullananların bu bölünmeyi de en fazla kışkırtıyor olması trajik bir ironidir. Antik trajedi gibi bir durum: Olumsuz sonu biliyor, ama kaçınamıyoruz. Sanıyorum buna kaş yapayım derken göz çıkarmak da derler. Bu konuda her yanın başarısı da bir Pirus zaferi gibi, yani astarı yüzünden pahalı.

Hiç yorum yok: