16 Nisan 2008 Çarşamba

a(h)şk

Aşkın adına ‘hizmet’ diyenlere ithaftır!
*
Aşka dair bütün sözler taze, yazılanların hepsi de yenidir aslında. Her bir aşk cümlesinde yeni açmış bir gülün kokusu, bir papatyanın rengi vardır. Bir de az önce vücut bulmuş, az sonra da hayata veda edecek bir kelebeğin deseni gizlidir o cümlede. “Nicelerini gördüm, taklitten öteye geçemediler” diye itiraz etme hemen. Onların taklitleri bile aşkla okunur, arzu ile dinlenilir. Eğer birkaç dakikan varsa gel, beraber dinleyelim. Varsın taklit olsunlar!
Ey aşka tâlip olan gönül!
Lambanın etrafında dönüp dolaşan ve içindeki ateşten haberler bekleyen pervaneye ne kadar çok benziyorsun! Sorular sorup duruyorsun aralıksız: Aşk nedir? Aşkın kanunu var mıdır? Âşık kimdir? Ben aşık mıyım? Âşıksam aşkımı nasıl anlatabilirim? Hem anlatmalı mıyım? Değilsem nasıl aşık olabilirim?.. Ve daha yüzlercesi soruların. Ne var ki düşenler ateşe, ondan hiç haber vermiyorlar. Haber verenler de ateşten, doğrusu pek bir şey bilmiyorlar. Tabiî sen soruyorsun, fakat elin boş; durmadan dönüyorsun.
Aşk hakkında bu işin erlerinden birkaç cümleyi sana okumama izin ver. Bütün aşkların ötesinde, en yüce ve hakîki aşkı tarif ederken bir kutlu:
"O ezel ve ebed Sultanı’na karşı duyulan kalbî alâka ve muhabbettir" diyor,
"Asıl aşk kendini tamamen maşûkuna vermendir ki, o zaman senin varlığın aradan çekilir ve tamamen yok olursun" diyor bir başkası.
Aşıklardan bir diğeri şöyle diyor, aşkı tarif ederken: "Aşk, bir şeye bütünüyle kendini vermen, sonra da o şeyi canına, malına tercih edip, ona gizli ve açık her durumda sadakatini ispat etmen, sonra da ona karşı kusur ettiğini anlamandır."
Aşk Talibi!
Bu sözleri duyunca niçin birkaç adım geriye çekildin, ürperdin ve titremeye başladın hemen? Korkarım ki, aşkı sen de yanlış anlamışsın. Onu kanunsuz zannedip, kolay sanmışsın. Aldanmışsın. Fakat dönüp gitme! Vazgeçme! Biraz daha dinle aşk talibi, ümitlerini söndürme.. ümitlerimi söndürme.. bir kere de sen hayal kırıklığına uğratma beni!
Aşk meydanında söylenmiş sözlerin en güzellerini şüphesiz şairler söylemişlerdir. Ve şiirlerin en güzelleri aşk hakkında söylenenlerdir. Aşkın zorluğundan nasıl haber veriyor şair, gel, beraber kulak verelim:

Bir demir dağı delip boynuna almak gibidir
Her kişi aşık olurdu eğer âsân olsa.

(Aşk; demirden dağı delip boynuna takmak gibidir, eğer sanıldığı kadar kolay olsaydı herkes âşık olurdu)
Anlaşılan o ki, her şeyden önce bu işin zorlardan daha zor olduğunu kabullenmen gerekecek. O halde gel biraz daha konuşalım: Eğer Dost’un rızasını istiyorsan, nefsin hevasını (isteğini) terketmelisin. Ve masiva (O'ndan gayrısı) bütünüyle silinip gitmeli gözünden. Cânân derdine düşmüşsen eğer, can derdinden ve benlik davasından vazgeçmelisin. Anladın ve biliyorsun ki, iki kıble var: Hak ve bâtıl; Hüdâ ve hevâ. İlla ki, birini seçmelisin. Dost’un yolunda malını, canını, her şeyini vermeyi en büyük saadet bilmelisin. Kim bilir aşıkların en mümeyyiz (ayırıcı) vasfı belki de söz sahibinin dediği gibidir: "Gerçek aşıklar, ne servet ü sâman ne de şöhret ü nam peşindedirler." Hem aşık sürekli maşuku ile meşgulken ve bir cevap, bir kapı aralanmasını beklerken başka neye vakit bulabilir, ne ile meşgul olabilir ki!?

Masivaya meyleden aşık Hüda’dan dûr olur,
Defter-i uşşakta onun namı nâ-malûm olur.

diyor Fuzûlî ve yine o konuşturuyor gönül nağmelerini:

Ya Rab! bana cism ü can gerekmez,
Cânan yok ise cihan gerekmez.
Evet, aşk bir sarmaşık gibi sarıyor kalbi, ruhu ve bütün ufku kaplıyor. Aşığın en seçkin vasfı da ‘adanmışlık’ oluyor. Aşka adanmışlık, aşkın lüzumuna adanmışlık. Zaten denizdeki balığın o deryaya nisbetle benlik davasına girişmesi sana da komik gelmez mi? Peki ateşin içinde eriyen demir, ateş değil de ya nedir? Hayatını bütünüyle aşka adamış, muzdarip şairin kırık mızrabından bütün bir cihana yayılan şu nağmeler bizim gönüllerimizde de en müstesna yerlerine otursunlar:
Ey aşk, artık anladım meğer sen her şeymişsin
Hem öldüren bir zehir, hem dirilten bir iksir;
Allah’a götüren yollarda dirilten sesin,
Diriliş üflemekte ölü ruhlara bir bir… (M.F.Gülen)
......

Evet, gerçek aşıklar biricik Maşûk’a, sadece O’na, ellerindeki her şeyi öylesine feda ederler ki, ruhlarını ölüm meleğine bile teslim etmek istemezler:
Vermem sana çek benden elin ey Melekü’l-mevt,
Cânânıma nezreylediğim cana dokunma! (Aşık Ömer Konevî)

Aşk yolcusu!
Eğer bir kere açmışsan gözünü Dost’a; artık gözün ayrılmamalı O’ndan ve başkasına kaymamalı. Yoksa aşık olamazsın ve hiçbir zaman da aşkı bulamazsın. Zira bilirsin ki, ancak arayanlar ve arayışlarında gayet derecede ciddi olanlar aradıklarını bulabilirler. Yola sabah erken koyulmayıp da menzile ulaşan herhangi birisini gösterebilmek ne mümkün! Zaten öteden beri de hep öyle olagelmiş değil midir? O yolun yolcularından birisi “Ben bulacağımı tam altmış sene aradıktan sonra buldum” demiyor mu? Hem asıl ve önemli olan er ya da geç ama mutlaka bulmaksa, o yolda harcanmış senelerin ve feda edilmiş bilumum azm ü gayretin ne ehemmiyeti kalır ki!
Aşk Tâlibi!
Bu yolda aklınla hareket etmeye de kalkışma sakın. Mantığını devreye sokma. ”İlmim, amelim” deme. Hani demiştik ya şairler söylemiştir sözlerin en güzellerini. Kulak ver ve dinle:

Bir dil olursa aşk ile şûride cihan,
Akl ile aşinalığı artık muhal olur.
(kişi aşık olunca akıl ile arkadaşlığı yok olur) Nakiye Şerife Hanım

Aşk konuşuyorsa bir mecliste akla bir köşede oturup sessizce dinlemek düşer. Hz. Mevlânâ da gönlünün içini “aklı sat, aşkı satın al” diyerek dökmeye çalışıyordu. Fuzûlî’ye bir kez daha söz verelim ve o enfes beyanı bir kere daha şereflendirsin kulaklarımızı:

Aşk imiş her ne var alemde,
İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak.

Evet, aşk eline alınca mızrabı ve başlayınca söylemeye içten ve samimi, herşey susuyor ve bayrağı ona teslim ediyor.
Ey Gönül!
Şöyle-böyle birşeyler hissetmeye, duymaya başladığını düşünüyorsan şayet, daha konuşacak başka şeylerimiz de var demektir. Hem de önemli şeyler…Başta aşık olduğunu zannedip gururlanman ne kadar yanlışsa, şimdi aşkından bahisler açman da bir o kadar yanlış oluyor. Söylemek istediğim, herkes seni her zaman sükût içerisinde ve münzevî görmeli; sen de göründüğün gibi olmalı ve hep öyle kalmalısın. Ateşe yeni atılan odun parçaları ne kadar çok ses çıkarırlar, bilirsin. Halbuki onlar henüz tutuşmamıştır bile. Kor haline gelmişlerse, içten içe, cayır cayır yanarlar ve hiç sesleri çıkmaz. Sen ikinciler gibi ol ve bil ki; aşığın sinesinde nice mağmalar köpürür durur ve o sinede nice cevherler gizlidir ama o hiç hissettirmez. Onun susması olmadığından ve bilmediğinden değil, sadece edebindendir.

Aşk-ı Cânân ile mamûre-i alemdir dili,
Gerçi bîderd olanlar onu virane sanır.
(canan aşkı ile alemin en mutlusu olmasına rağmen dertsiz olanlar onu virane zanneder) Adnî
mısralarında şair, aşığın derinliğini ve aynı zamanda sıkıntısını ne güzel dile getirmiştir!

Gönül!

Bu yolun şakaya tahammülü olmadığını, vefa ve çile yolu olduğunu, bir kor gibi yanmak fakat hiç ses çıkarmamak gerektiğini herhalde idrak etmiş bulunuyorsun. Şunu da bilmelisin ki, bu yolun en önemli kanunlarından biri de aşkı, cana şifa, yutulması zor, biraz da acı bir ilaç gibi yudumlamak ama hiç şikayet etmemektir. Evet, aşkta maşuka naz olur, şikayet olmaz. Aşkla şikayet uyuşmaz. Sürekli ayrılık şikayetini dillendirip duran aşıklar, o dertten aldıkları hazdan öyle konuşuyorlar. Zira ayrılıkta bitip tükenmek bilmeyen bir vuslat arzusu var ve işte o arzu aşığa hayat üflüyor, can veriyor. Sınırsız bir yolculuğa yetebilecek kadar can…

Ey Gönül!

Aşka sözlüklerde karşılık arama zahmetine hiç girme! Zira onlar öyle yazsa da, yazmasa da aşkı en iyi karşılayan kelime hiç şüphesiz 'dert'tir ; belki de kendisine derman aranmayan yegâne dert. Aşk derdine derman arayan biriyle herhalde sen de hiç karşılaşmamış, öyle birini hiç duymamışsındır. Zaten biri çıkıp arasa bile hangi tabib o derde derman olabilir ki?

Aşığım dersin belay-ı aşktan âh eyleme,
Ah edip derdinden ağyarı agah eyleme!
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan ey tabib,
Kılma derman kim helakim zehr-i dermanındadır.

diyen Fuzûlî, aşk derdinin ilacının yine aşkın kendisinde olduğunu ne güzel ifade ediyor. Evet, aşık yarasına merhem aramaz. Aslında aşığın yarası da merhem kabul etmez. Aşığın sinesindeki ateşi okyanuslar söndüremez. Onun ateşine bir nebze serinlik verecek bir şey varsa o da yine aşkın en büyük şahidi gözyaşlarıdır. Gözyaşlarından mahrum kalmış zavallı bir gönülde –ona da gönül denecekse– aşk ateşi tutuşmaz. Ve o gönlün sahibine aşık denmez.
Biz böyle konuşaduralım; bazı aşıklar da der ki, gözyaşları aşkın şahidi değil onun katilidirler. Çünkü onlar aşkı açığa vuruyor ve aşkın ‘gizlilik’ kanununu deliyorlar. Hem de aşkın ateşini söndürüyorlar. Halbuki aşık bir ömür boyu yanıp durmalıdır. Zaten aşkın bir manası da yanmaktır. Fasılasız, cayır cayır yanmak.. bir ömür boyu yanmak. Yine de biz, hem içten içe yanan hem de gözyaşlarını içine akıtan gönül ehlini nazara alıp:

Ol aşıka zehî aşık demezler,
Akuben gözyaşı sel olmayınca (Muhyiddin Abdal)
deyip geçelim. Aşktan, aşıklardan bahsedince onların sığınağı geceleri zikretmemek olur mu hiç!

Gece, sevdalı ruhların otağı,
Gece, aşıkların sırlı durağı.. (Kırık Mızrap)
Evet, aşığın en belirleyici vasıflarından birisi de ‘apaydınlık’ gecelere sahip olmasıdır. O, hiç kimseye açmadığı esrarını gecelere açar ve bir ömür boyu paylaşırken hüznünü, gamını onlarla, aşkını da onların koynunda besler, büyütür. Doğrusu aşık kadar sırdaş, onun kadar kadir kıymet bilen de yoktur geceler için. Aşıkların halinden de ancak geceler anlar ve aşıklarla sadece geceler hemhâl olur.
Aşk, kalabalıkların işi de değildir hani; hiçbir zaman da olmamıştır; bilakis o yalnızlığın ve ıztırabın arkadaşıdır. Gecelerin haline tercüman gam yüklü şair de, aşık olsa gerektir. Gamını şöyle döker mısralara:

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir,
Mübtelay-ı gama sor kim geceler kaç saat!
(en uzun gecenin kaç saat olduğunu aşığa sor-ki ondan iyi bilen olmaz)
……………………………………
Aşka dair bu kadar uzun konuşmak doğru muydu, bilemem? Bildiğim bir şey varsa o da aşk hakkındaki bütün sözlerin aşkın varlığından âlemi haberdar etmekten başka bir anlam taşımadığıdır. Ve onlar misilsiz, nazirsiz, Güzeller Güzeli yegâne Maşûk’a çağrıdan başka bir şey de değillerdir.

Keşke sevdiğimi sevse kam u halk u cihan,
Sözümüz cümle heman kıssa-ı Cânân olsa! (Yahya Bey)

diyen şair ne kadar muzdarip, onun çağrısı ne kadar kutlu ve himmeti de ne kadar yücedir!
Ey aşk yolunun yolcusu olan divâne gönül!
İstersen bu hasbihâl son bulsun burada ve biz son bir adım daha atıp şöyle diyelim: Aşk için söylenmiş ve bir kelebek kadar ömür sürmesi kesin olan bütün sözler boş, bütün yazılanlar da manasızdır aslında. Çünkü bu meydan sözün değil, özün konuştuğu meydandır. Allah aşkına, Mecnun’dan, Ferhat’tan, Kerem’den, Yusuf’tan geriye kaç kelime kalmıştır ki! Halbuki onların aşk vadisindeki dert, ızdırap ve çile yüklü hikayesini hepimiz adım adım ezbere biliriz.

Ey gönül!

Aşk, senin de benim de ve daha nicelerinin de sevdalısı olduğumuz, hevadan Hüda’ya bir hicrettir; çok ama çok yüce, bir o kadar da derin manalar yüklü kutlu bir hicret. Bitmek tükenmek bilmeyen, hayatını bütünüyle senden alıp kendi zimmetine geçiren, çile ve derdin vatanına yani seni sabrın en zor olanına mecbur eden sınırsız bir yolculuktur o. Kendi ayrı, vuslatı ayrı bir yolculuk. Biz bu yolun yolcularına müjdeler olsun diyelim ve Fuzuli’nin dilinden münacatımızı burada bir kez daha tekrar edelim!

Ya Rab! Belay-ı aşk ile kıl âşina beni,
Bir dem belây-ı aşktan etme cüdâ beni!
Furkan S. Yılmaz

Hiç yorum yok: