21 Mayıs 2008 Çarşamba

yokuş

Yazmayalı tam bir hafta olmuş. Telaştan fırsat bulamadım. Arkadaşlarıma maille "bu sene bizim çocukların kısmeti açıldı, bu pazar oğlumuz Fatih'in nişanı var" diye davet gönderdim. Nişan telaşı da geçti çok şükür. Tatlı bir telaş. Keşke herşey böyle olsa. İnsan yorulduğunu bile anlamıyor. Misafirler, alışveriş, gitme, gelme derken bayağı yoruyor insanı. Muhtarı (Mehmet) dün sabah yolcu ettim, sağ salim varmışlar köye. Yorgunluğum bu sabah belli oldu. Saat dokuza doğru zar zor kalkabildim. Telefonun kapalı kalmasına ben karar vermediğim için açmayı da istemedim doğrusu. Teknolojiye uzak kalmanın provasını yaptım saat 11:30'a kadar. Eskiden cep telefonu mu vardı?
***
Paralel çizgiler çekilmiş o dar yokuş yoldan çıkarken duyduğun ses, seni nasıl da sarstı farkettin mi? Dalgın dalgın birsürü şeyi düşünürken, dünyayı çıkışı olmayan labirent haline getirmişken kafanda, altında ezilirken herşeyin, şehrin gürültüsünü yarıp kulağına gelen o ses. siren sesine benziyordu, uzun aralıklarla tekrarlanıyordu, mekanik bir ses gibiydi ama bir kadın sesi olduğunu anlaman uzun sürmedi. Ağlıyordu, öyle bir feryattı ki bu, nükleer saldırı alarmı veren siren sesi gibi tüm sesleri bastırıyordu. Hatırlarsan bir kez daha şahit olmuştun, tam bu yokuşta ama o bir erkek sesi idi. Yan taraftan, Adli Tıp Kurumu denen insan mezbahanesinin bahçesinden geliyordu o ses. Tüm düşünceleri de silmeye yetti o kadının çığlığı. Önünden geçirilerek cenaze aracına konan parçalanmış cesede ağlıyordu. Muhtemelen kocası, babası veya evladının cesedi idi. Ölüm böyle birşey işte. Düşünsene sen de dalgınlıkla adımını hızla akan trafiğin geçtiği yola atsan Adli Tıpçılara iş çıkacak. "Abi birden önüme atladı, duramadım" diyecek sana çarpan aracın şoförü. Ağlayanın olacak mutlaka ama biraz önce duyduğun kadar bağıran çıkar mı acaba?

Durgun suya baktım, dedim "aah ölebilsem"
"Madem ki yok mevtime ağlayacak kimsem"....

Hiç yorum yok: