29 Şubat 2008 Cuma

ağıt

DARALAN VAKİTLER-Cahit Zarifoğlu

Yanakları, saçları, gözleri yanmış,
Zehirli gaz bombaları
Yılan gibi sokmuş, yalamış gövdelerini
Ağızları, küçücük dilleri yanmış
Bütün Beyrut sapsarı kalmış
Sanki ağlamak imkansız
Başları
Paletlerle ezilmiş babaları,
Yahudi doğramış analarını,
Binlerce çocuk topların, betonların altında.

Beyrut'un gözyaşları şimdi,
Kudüs'ün yanıbaşında,
Müslümanlarsa uzakta,
Sanki başka,
Gelinmez bir dünyada.

Acın, bir vadi,
Zehirli çiçekler, bir ova gibi karşımda.

Gözüm baksın sadece,
Ayrıntıları,
Kıvrılıp kırılmış bilekleri,
Kemikten yakılmış etleri,
Kuma serilmiş cesetleri,
Büyük ajansların yaydığı resimleri,
Bir seyirci gibi görsün dursun,
Bir kadın gibi ağlasın..

Beyrut yengeç kıskacında,
Çoğu müslüman kafir yanında,
Yaslanmış yastıklara sonunu beklerler filmin.

Sen Filistin, hokkaları doldur kanla,
Şairler eğer ahın varken
Uzanırlarsa tomurcuklara güllere
Herbiri kanlı bir ateş gibi korku
Bir azar, bir şamar olsun.

Filistin, sen işine bak, kar toprağını,
Yoğur gazabını Yaradanın..

Bu ateş bulutu hangi kavmin üzerinde?
Çam ormanlarının salınışında,
Kuşların cıvıldayışında,
Otların serin tenlerinde.
Eğer varsan bakıp görmeye
Şeffaf perdenin az ötesini,
Bir ateş bulutu var en bildik yerde,
En emin yerde.

Ve bak, asıl ölen yaylalar, villalar, tok karınlar
Hissiz dudaklar, gayretsiz kalpler,
Asla değil kavruk çölde yatan kadavralar.

Farzet körsün, olabilir,
Elele tut,
Taş al ve at,
Kafiri bulur.

Hani ceylanların,
Hani cihat marşın?

Bir yumruk harbinden nasıl kaçtın?
En arka safta bile kalmadın,
Cengi attın, dünyaya daldın,
Tezeğe konan sinekler gibi.

Dönüyor burgaç,
Dünya üstten, yanlardan daralıyor.
Ovalardan,
Dar geçitlere sürülen sığırlar gibi,
Bir gün ister istemez,
Karşısında olacaksın kaçtıklarının.

Dua et,
O gün henüz mahşer olmasın...

Filistin'e, Gazze'ye ağlıyoruz. Hissiz kalplerle, sahte yüzlerle, yaşsız gözlerle. Zarif insanın dizeleri hala tazeliğini koruduğuna göre Filistin'in de, bizim de imtihanımız devam ediyor. Zalimler zulümde sınır tanımıyor. Çoluk cocuk demeden katlediyor.
Allah'ım, hikmetinden sual olunmaz. Ben bu imtihandan çakılmak üzereyim. Televizyonda Filistin'e dair haber gelince başka kanala geçiyorum. Bu sahtekarlıkla huzuruna nasıl varacağım? İlahi Ya Rabbi, kurtar bizi bu darboğazdan.

25 Şubat 2008 Pazartesi

cephe

İki cephede mücadele halinde hayat devam ediyor. Birincisi malum; Şanlı Türk Ordusunun hudutların ötesinde hainlere karşı verdiği vatan savunması. Milletçe tekyürek olduk mehmetçiğe dualar gönderiyoruz. Bu aşamada hepimiz Mehmet'iz. Derken bir de bakıyoruz ki başka bir cephede de birileri mücadeleye başlamış: Şanlı üniversite direnişi. Rektörlerin komutasında bir direniş ki evlere şenlik. Daha önce Anayasa değişirse yapacak birşeyimiz kalmaz diyen Rektörler şimdi Anayasaya uymamaktan bahsediyorlar. Nasıl yani demeyin. Bu ülkede daha neler göreceğiz. Adamlar kendilerini Anayasanın da üstünde görüyorlar. Bunlara bu cesareti kim veriyor? Kim olacak, hukukçular. Bu nasıl hukuksa lastik gibi. Nereye çekersen oraya sünüyor. Bir hukukçu profosörün ak dediğine öbürü kara diyebiliyor. Dinlediğinizde her ikisinin de kendine göre mantıklı gerekçeleri var. Tuz koktu. Toplum hukuk yoluyla ikiye bölünüyor. Ülke adeta savaş ortamında ama beylerimizin umurunda değil. Kapıdan içeriye başı örtülü bir kişiyi bile almayız diyorlar da başka birşey demiyorlar. Kardeşim orası senin özel mülkün mü? Padişah mısın? Kral mısın? sen nesin? Sinir bozucu bir noktada olduğumuz kesin de, sonuna ne zaman geleceğimizi biz bilemiyoruz. Üç günde 15 vatan evladı sınırlarımızın ötesinde şehit düştü. Allah şefaatlerine nail eylesin. Allah dinimize, devletimize zeval vermesin. Vesselam...

24 Şubat 2008 Pazar

Lokman

Rivayete göre Lokman'a "bilgeliği mi (hikmet), peygamberliği mi tercih edersin" diye sormuş Yüce Yaratıcı. "Peygamberliğin yükü ağırdır ben onu kaldıramam" diyerekten Hikmet'i talep etmiş Hz. Lokman. Hikmet O'nun vasfı olmuş Lokman Hakîm (hikmet sahibi) denilmiş. Bizim dilimizde Lokman Aleyhisselam aynı zamanda doktor manasına hekimdir de. Bu nasıl olmuş niye değişmiş bilmeyiz ama kötü olmamış. Kuşkusuz hikmet sahibi birisi hem gönüllerin hem de bedenin doktorudur. Biz, Lokman (AS)'ın hikmet dolu öğütlerini buraya yazalım; İnşallah nefsimiz deva bulur, ıslah olur. Dağ başındaki pınarlara konan kuşlar misali bu internet dünyasında dolaşan birileri okur, bilenler bilgilerini tazeler, bilmeyenler kana kana içerler ötelerden gelen ve hiç eskimeyen bu öğütleri:

- Yavrucuğum, Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk büyük bir zulümdür. (13)
- Yavrucuğum, yaptığın iş (iyilik veya kötülük) bir hardal tanesi kadar da olsa, bir kayanın içinde veya göklerde, yahut yerin derinliklerinde de bulunsa, Allah onu getirir. (Ortaya çıkarır.) Doğrusu Allah çok lütufkârdır, her şeyden haberdardır. (16)
- Yavrucuğum, namaz kıl, iyiliği emret, kötülüğü önle. Başına gelene sabret. Doğrusu bunlar azmedilmeye değer şeylerdir. (17)
- İnsanları küçümseyip yüz çevirme. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Allah kendini beğenip böbürlenen kimseleri asla sevmez. (18)
- Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki seslerin en çirkini eşeklerin sesidir. (19)

- Dört zamanda dört şeyi korumak gerekir; namazda gönlü, halk arasında dili, yiyip içmede boğazı, bir kimsenin evine girince de gözü.
- Ey oğul! Horoz senden daha akıllı olmasın! O, her sabah zikir ve tesbih ediyor, sen ise uyuyorsun.
- Yavrum! Tövbeyi yarına bırakma, çünkü ölüm ansızın gelip yakalar!
- Ey oğul! Merhamet eden merhamet bulur. Sükût eden selâmete erer, hayır söyleyen kâr eder.
- Yavrum, meclisleri ihmal etme! Allah’ı anan bir topluluk gördüğünde onlarla otur. Eğer âlimsen ilmin işine yarar; cahilsen onlar sana öğretirler. Umulur ki Allah onlara rahmetini lütfeder, rahmet onlarla beraber sana da ulaşır. Allah’ı anmayan bir topluluk gördüğünde ise onlarla oturma. Eğer âlimsen ilminin sana bir yararı olmaz; cahilsen saptırırlar seni.

23 Şubat 2008 Cumartesi

vatan

Allah ordumuzu muzaffer eylesin. Bu kışta, kıyamette biz sıcacık evimizde otururken onlar 3 gündür sınırlarımızın dışındalar. Kimbilir hangi şartlarda geceyi geçiriyorlar. Yavrucuklarımız, kınalı kuzularımız. Burnumun direği sızlıyor. Söz bitiyor. Ne diyebiliriz ki? Allah düşmanlarımızı "Kahhar" ismiyle kahr etsin. Mehmetçiklerimiz görevini tamamlayıp yurdumuza sağ salim döner inşallah...

BU VATAN KİMİN ?
Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır...

İleri atılıp sellercesine,
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine,
Şu kara toprağa girenlerindir...

22 Şubat 2008 Cuma

ali

Telefondaki ses "beni tanıdın mı?" diyordu. Yolcu hafızasını zorladıysa da hatırlayamadı. Tanıdık da gelmedi ses. "Alicik'te öğretmen yapan birisi desem" hatırlatmasını yapınca telefondaki ses, hiç tereddüt etmeden "Ali hoca?" sorusunu sordu. Evet evet oydu. İlkokulu bitirdiği yılda köye tayini çıkan Ali Büke idi karşısındaki. Birden ne söyleyeceğini unuttu. Kem küm faslı karşıdakini bile şüphelendirecek kadar uzadı. Şok gibi birşey. Cuma sonrası sakinlik yerini garip bir duyguya bıraktı. Bu ses Yolcu'yu 32 sene önceye çağırıyordu. Öğretmenlik mesleğine ilk adımını atan delikanlı ile İlkokulu yeni bitirmiş Yolcu'nun kaderleri o köyde kesişmişti. Abilik yapmıştı, abisi olmayan garibana. Anılar, anılar... Şimdi hangi birini yazalım? O şimdi Fethiye'de emekli bir öğretmen olarak yaşıyormuş. Kızları vardı: Neşe ve Leyla. İkisi de annelerinin yolunu izlemiş, hemşire olmuşlar. "Oğlumuz da öğretmen lisesinde okuyor" dedi. Belli ki o da babasının izinden devam edecek. "Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur" derler ya şimdilik sadece konuşarak kavuşmuşlardı. Hayat bu işte, seneler geçtikçe ölçek de değişiyor. On yıl, yirmi yıl, otuz yıl. Dile kolay otuziki kere 365 gün. Hey gidi hey.

21 Şubat 2008 Perşembe

doğu

Yıllardır dillerinin altındaki baklayı nihayet çıkarmaya başladılar: Atalarımız halt edip yanlış din seçmişler, hatta zorla din değişmişler." Türban mürban bahane yani. İslam düşmanlığı yapılacak ama eveleyip geveliyor bir türlü söyleyemiyorlar. Çünkü bu milletin çoğunluğu tüm çabalarına rağmen hala müslüman. Çıldırıyorlar ama ne çare. Nihayet bir zamanlar Sultanbeyli'de cadde ortasına heykel dikmeyi rejim için ölümkalım noktasına getiren emekli paşamız dayanamadı! Ne yazık ki yazdığı gazete birkaçbin sattığı için ve sadece kendisi gibi düşünenler okuduğu için gene çoğunluk bilgilenemeyecek. Ben şimdi bu uzuuun yazıyı kısaltacağım mecburen. Bu zatın böyle düşünmesine birşey dediğimiz yok. Herkes bizim gibi düşünecek değil ya. Zaten din konusu tamamen bir inanç meselesidir. İsteyen istediğine inanmakta serbest bırakılmıştır: "Leküm dînüküm ve li yedîn" sadakallahül azîm.
.....
Çarpıtılmış tarih
Türkler Arapların putlara taptığı dönemde Orta Asya'da, Tanrı bilincinde Şaman inancında yaşamaktaydılar!.. İslamiyetin yayılma süreci başında (MS. 632) Arap ordularının saldırısıyla karşı karşıya kaldılar. Yüz yılı aşkın bir mücadele sonunda bölge tümüyle Arapların istilasına uğradı!.. Türkler teslim oldular (MS. 751)!.. Arap tarihçi İbn-i Dahak vahşeti şöyle anlatıyordu: "Katledilmeyen çocuk, ırzına geçilmeyen kadın kalmamıştı!.. Türkler diri diri yakılmıştı!.."
Ne acıdır ki, tarihin bu en büyük "Türk soykırımı" sistemli çabalarla unutturuldu!.. Kılıçla katledilen Türklerin İslamı gönüllü olarak kabul ettikleri yalanı uyduruldu!.. Sonradan bu gerçeği ifade eden "milliyetçiler" de "ümmetçiler" tarafından susturuldu!..

Yok edilen kimlik
Türkler çokuluslu Osmanlı İmparatorluğu döneminde yönetim kademelerinden uzaklaştırıldı!.. "Türk kimliği" yıkıma uğratıldı!.. Tüm coğrafyada Türkler; "etrak-ı bi idrak" yani "aptal Türk" olarak anılmaya başlandı!.. İmparatorluk topraklarında diğer uluslar, kimliklerini koruyarak yaşarlarken Türkler, İslamiyetin ulusçuluğu reddeden, ümmetçiliği esas alan anlayışı içinde kimliklerinden arındırıldılar!.. "Türk'üm" diyemedikleri için, yalnızca "Müslümanım" demek zorunda kaldılar!..
......


Türk-İslam sentezi milliyetçiliği
"Komünizm" karşıtlığı,Türkiye'de önce "milliyetçi-mukaddesatçı" ideolojiyi; sonra da "Türk-İslam Sentezi" ni doğurdu!.. Bu sentez doğası gereği birlikteliği mümkün olmayan iki öğretinin alaşımıydı!.. Ulus kimliğini reddeden "ümmetçilik" le bu kimliği savunan "milliyetçilik" yapay bir beraberlik içine sokuldu!.. Aslında yapılan, iki öğretinin birbirinden ayrılmaz olduğunu beyinlere çivileme amacını güdüyordu!.. Ardında ise "ulusal kimlik bilinci" ni yok etmeye kararlı güçler duruyordu!..
"Milliyetçiler", "Türk- İslam Sentezi" nin kendilerini yok edecek bir tuzak olduğunu yıllar yılı fark edemediler!.. "Ümmetçiler" in Arap milliyetçiliğine hizmet eden, İslam şeriatçıları olduklarını göremediler!.. Ulusal kimliği (Türk kimliğini) kabullenmeyen ümmetçilerin karşısında direnç gösteremediler!.. Ve ümmetçiler, milliyetçilerin sırtında yol katederek bugünlere geldiler!..
.....

Sonuçta Türkiye'de "ulusal kimlik bilinci" nden arındırılmış yeni nesillerin yetiştirilmesi için yeni olanaklar yaratıldı!.. Dinsel kuralların geçerli olduğu bir yaşam tarzı topluma dayatıldı. Bu yolda ümmetçilere en büyük desteği de milliyetçiler sağladı!..
Aslında iki grup arasında derin bir anlayış farkı vardı. Bu fark "Türk milliyetçisi" Nihal Atsız' la, "şeriat ümmetçisi" Mehmet Akif' in düşünce yapısındaki fark kadardı!.. Bugün coşku içinde okuduğumuz "İstiklal Marşı" mızın, 10 kıtalık tüm metnine "Hakk", "ezan", "cennet", "iman" gibi sözcükleri ustalıkla yerleştirmiş, ama bir tek "Türk" sözcüğü için yer bulamamış ümmetçi Mehmet Akif'in yeni ardılları, onun; "Türk Arapsız yaşayamaz. Kim ki 'yaşar' der delidir!.. Arabın Türk ise, hem sağ gözü hem sağ elidir!.." dizelerinde belirttiği yoldan giderlerken, beraberlerindeki "milliyetçiler" gerçekleri göremediler!.. Vasiyetinde (4 Mayıs 1941) Arapları "yeni düşman" , Amerikalıları "yarınki düşman" olarak niteleyen Türk milliyetçisi Nihal Atsız'ın yolunu terk ettiler!.. "Ulusçuluk güden, ulusu için savaşan ve ölen bizden değildir" diyen ümmetçilerin peşine düştüler!..
Gelinen nokta
Ümmetçilerin Türklere bakış açısını ortaya koyan İslam önderlerinin bir söylemi çok anlamlıdır: "O insanlar ki tepsi gibi düz yüzlü, elmacık kemikleri çıkık, burunları basık, gözleri çekiktirler (Türkler); onlar yeryüzünden yok edilmedikçe İslam sâlâh bulmayacaktır!.."
Bugünün dünyasında bunun bir yolu kalmıştır. O da Türklerin Araplaştırılmasıdır!..
Türk-İslam sentezi milliyetçileri; bugün "Ya Allah bismillah Allahü'ekber" diye peşlerinden koştukları ümmetçilerin, gün gelecek kendilerine "Ben Türk'üm" dedirtmeyeceklerini anladıkları an, iş işten çoktan geçmiş olacaktır!.. Unutulmamalıdır ki, ümmetçiler için yalnızca bir değer vardır; o da "İslam" dır!.. Bunu "milliyetçiler" akıllarından hiç çıkarmamalıdır!..

Doğu Silahçıoğlu-Cumhuriyet 21.02.2008

19 Şubat 2008 Salı

kosova

Dünya tarihinde kimbilir kaç devlet kurulmuş, kaç devlet yıkılmıştır. Tıpkı yıldızların beyaz cüceden kara deliğe olan serüveni gibi devletler de doğuyor ve ölüyor. Lafı Kosova'ya getireceğim: Kosova denince aklıma Murat Hüdavendigar'ın şehit düştüğü meydan muharebesi geliyor. Şimdi o topraklarda bir devlet kurdular. Kuşkusuz Kosovalıların üstün gayretlerini göz ardı edemeyiz ama batılı devletler olmasaydı tüm Kosovalılar bu uğurda can verseler bile bu devlet kurulamazdı diye düşünüyorum. Soru da tam bu noktada beynimi kemirmeye başlıyor: Neden? Bir prova mı bu adım? Kosova toprakları deneme tahtası mı oldu? İlk tanıyan ülke Amerika. Sonra suç ortakları ve Türkiye. Hatta tanıma mektubunu elden ilk veren ülke bizmişiz. Halkının önemli bir kısmı müslüman olan yeni bir ülkenin doğmasıne seviniyoruz. Kosovalılar için dua ediyoruz. Onların yanındayız ama bir bit yeniği, bir kekrelik, bir tuhaflık hissi yüreğimize saplanıp kalıyor. Tarifsiz bir burukluk. Avrupalılar neden böyle bir adımı attılar? Haçlı zihniyetinin torunları hidayete ermediğine göre var bunda bir terslik ama bilemiyoruz. Bizim ülkemizin gelecekte bu adımdan olumsuz etkileneceğini hissediyorum. Sonra da kendi kendime kızıyorum böyle düşündüğüm için. Son tahlilde sahili selamete sığınmak için "vaki olanda hayr vardır" diyoruz. Gök kubbenin altında yaşayanların planları bir yana, şaşmaz planın, takdirin önüne hiçbir gücün geçemeyeceğini düşünüp normale dönüyoruz. Vesselam...

15 Şubat 2008 Cuma

sünnet

Tebessüm iyidir. Daraldığımızı hissettiğimiz noktalarda olaya biraz da mizah yönünden bakmalıyız:

"Sünnet olmak" siyasal simgedir. Yasaklansın!
Sünnet neden bir siyasal simgedir?
1) Sünnet halkın inananlar ve inanmayanlar şeklinde kamplara ayrılmasına yol açmaktadır.
2) Sünnet bir mahalle baskısı unsurudur. Bildiğiniz gibi sünnet düğünlerinin bir kısmı mahallelerde yapılmakta ve mahallenin diğer sakinleri, kendilerini baskı altında hissetmektedir.
3) Sünnet çocuklarına giydirilen kıyafetlerde ''Maşallah'' yazısı, bu körpe dimağları kaderciliğin kara ellerine teslim etmektedir. İşte bu çocuklar da ileriki yaşlarında, "Ödevi yarın getirir misin?" şeklinde yöneltilen soruya, ''İnşallah'' diye cevap vermekte, bu cevap da diğer öğrenciler üzerinde baskı unsuru oluşturmaktadır.
4) Sünnet türbandan bile daha tehlikelidir. En azından türban görülüp başı ezilebilen bir tehlikedir. Oysa sünnet, sinsi ve gizli yollardan amacına ulaşmak için çalışmanın simgesi haline gelmektedir.
5) Sünnet olan çocuklara bilindiği üzere ''sünnet çocuğu'' denmektedir. Oysa çocuklarımızın ''laik ve çagdaş çocuk'' olması, ülkemizi ilerletecek yegane güçtür.
6) Bilindiği üzere sünnet operasyonu sırasında dualar okunmaktadır. Bu merasim, yaşları küçük olan çocukların beyinlerinin yıkanması anlamına gelmektedir.
7) Sünnet masum bir operasyon olarak gösterilemez. Sünnet operasyonu ile,''şeriatın kestiği parmak acımaz'' sözüne gönderme yapılmakta, böylece çocuklar şeriatçı olarak yetiştirilmek istenmektedir.
İşte bu sebeplerle, masum bir operasyon olarak gösterilmeye çalışılan sünnet'in siyasal bir simge olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Sünnet'in yasaklanması, bizi çağdaş uygarlık düzeyine çıkaracak bir adımdır!
(Haber7)

14 Şubat 2008 Perşembe

vah len n'et tin

Sevgililer günü dünyadaki adıyla St.Valentine gününün kökenine indiğimizde, adeta domuz eti yediğini eti çiğnerken öğrenen bir Müslüman gibi dehşetle irkiliyoruz. St.Valentine Sevgililer Günü'nün kökeni , M.Ö. 4.yüzyıl Roma'sında kutlanan Çoban Tanrısı Faurus Lupercus şenliğine, yani diğer adıyla "Kurt Bayramı"na dayanıyor. O devirde her 15 Şubat 'ta genç Roma'lı erkekler, bir mağaranın önünde bir araya geliyorlar ortada duran büyük bir küpte civardaki genç kızların adlarının yazılı oldugu küçük çekiliş kağıtları bulunuyor. Her delikanlı sırayla bir kağıt çekiyor, kağıtta adı yazılı olan kızla çiftleşme hakkını elde ediyor. Bir rivayete göre gelecek yıl aynı güne kadar, bir başka rivayete göre şenlik süresince gönüllerince birlikte oluyorlar. Sevgililer gününe adını veren St.Valentine ise bu şenlikleri hiç kaçırmıyor. Geçici olarak çiftleşen gençleri teşvik ederek yaptıklarını kutsuyor. Valentine'in yaptıkları ayyuka çıkınca imparator II.Claudius olaya el koyuyor. Valentine'i yakalatıp sopa ile idam ettiriyor. Valentine M.S. 270 yılının 14 Şubat günü hristiyan mezarlığına gömülüyor. Vatikan 226 yıl sonra Valentine'i aziz ilan ediyor. Daha sonra St.Valentine'nin ölüm günü "sevgililer günü" olarak anılmaya başlıyor. 1929 krizi sonrasında ABD'li üretici firmalara hayat vermek için bugün ihya edilmiş. O gün bugundür de ABD ve diğer batılı hristiyan ülkelerin çabasıyla dünyaya yayılmış. Bizim insanımız da bir hristiyan geleneği olan bugünü bu yılda idrak edecekler. Danimarka'da başlayıp tüm Avrupa Hristiyan ülkelerine yayılan karikatür krizi ile hristiyan ülkeler, Peygamberimize hakaretler yağdırırken, Müslüman Türk çocukları onların aziz ilan ettiği bir papazın ölüm günü anısına saygı gösteriyorlar.
*
Vâ veylâ, vâ esefâ

13 Şubat 2008 Çarşamba

kıyam

Onlar, şunlar, bunlar... Kim bunlar? Kendilerini ne zannediyorlar? Bu ülkede sadece kendilerine yer olduğunu, kendileri gibi düşünmeyenlerin hayat hakkını sorgulayanlar. Mantık o mantık. "Kominizm gelecekse bile biz getiririz" Peki kimsiniz siz? Nerden geldiniz? Suyun o yakasından mı dediniz? Ama biz de bu yakasındanız. Ama biz buraya can verdik, kan döktük, ağladık, güldük, gül diktik, kubbe ektik, seda bıraktık. Biraz ayıp olmuyor mu? Birlikte yaşamak size niye zor geliyor? Lafa gelince 70 milyondan bahsediyorsunuz. Biz o yekunun içinde sayılmıyor muyuz? Siz kaçar kaçar sayılıyorsunuz? Biz küsürattan mı sayılıyoruz. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Hiç de üslubumuz olmayan bu tavra soktuğunuz için bayram etmelisiniz. Ne istiyorsunuz kardeşim? Açıkça söyleyin!...
Tartışma konusu yapmayacağımız tek şey var: Biz burdan gitmeyeceğiz arkadaş. Bizim için hayat memat meselesi olan bu konuda tavrımız net. Hem gidecek başka yerimiz yok, hem de biz burayı çok sevdik. Ortasından deniz geçen şehir var mı dünyanın başka yerinde? Ben Yahya Efendi'de denize karşı kıyama durmayı başka hiçbirşeye değişmem, vesselam...

12 Şubat 2008 Salı

görüş

Bu başörtüsü konusunda benim de birtakım kaygılarım var. İtiraf edeyim ki ne olduğunu bilmiyorum, sadece hissi bir olay. Düzgün giden sürecin sekteye uğrayacağından korkuyorum. Dayatmayı veya açıkça söyleyeceksek kuşatmayı yarmak için başka bir araç bulunmalıydı. Bu iki ucu keskin kılıca benziyor gibi geliyor. İnşallah yanılırım. Ama herşey bir yana başbakanın bugünkü konuşmasından çok etkilendim. Bu yolda canlar feda olsun, bizden birilerini dinlerken sanki ben konuşuyormuşum gibi oluyor. Allah sonumuzu hayr eylesin. Şimdi Herkül Millas'a kulak verelim:

Başörtüsü, başından, hiç sorun olmamalıydı. Yanı başımızdaki insanın giyimiyle böylesine tutkulu olmamalıydık. Kimin ne giydiğini hiç fark etmemeliydik. Bilemediniz, üniversitelerin yönetimi bir yönetmelikle giyim işini düzenleyebilirdi, liberal bir anlayışla çatışmayı aşabilirdi. Kanuna bile gerek yoktu bu alanda. Ama iş Anayasa Mahkemesi'ne, Danıştay'a, Avrupa Mahkemeleri'ne ve Anayasa'ya varınca iş çıkmaza da vardı demektir. Bu tartışma Cumhuriyet Başsavcısı'nın ve Danıştay Başkanı'nın beyanlarıyla daha da bir üst düzeye taşındı. Bazı yorumcular, bu türban meselesinin her durumda üst mahkemelerin kararlarına bağlı kalacağından yasağın her halükarda kalkmayacağı düşüncesindeler. Velev durum bu ise (yani tek çare yargı organlarını 'fethetmekse'!) hukuk ve yasalar ve dolayısıyla demokrasi de zorlanıyor demektir. Ama asıl sorun türbanın dinî/siyasî simge olması değildir. Bu, kavganın bahanesidir; çünkü siyasal simgeye dönüşen türban da artık başka bir durumun simgesidir. İktidar olmanın simgesidir. Bu kavgada kazanan gücünü kanıtlayacaktır, yerini sağlamlaştıracaktır. Velev durum böyleyse ne olacak? İşte asıl kaygı da bu noktadadır. Durum böyleyse başörtüsü de, simgeliği de hiç önemli değildir. Başka sorunlar öne geçer: Hükümet olma alanı dışına kayan bir güç kavgası toplumu bölebilir, taraflar düşman kamplara ayrılacaklarından çok kötü durumlar doğabilir. Demokrasinin (yani parlamenter rejimin) meşruiyeti yara alır, güven ve meşruiyet krizi doğar. 'Çoğunluk' mantığı ve ulusal konsensüs ile toplumlar tıkanmaz, iyi kötü bir çözüm bulur her duruma. Ama bu mekanizmalar çalışmaz olursa, son sözün, yani egemenliğin kimde olduğu tartışılmaya başlanırsa, o çok korkulan bölünme gelir kapıya dayanır. Bölünme tehlikesi metaforunu en sık kullananların bu bölünmeyi de en fazla kışkırtıyor olması trajik bir ironidir. Antik trajedi gibi bir durum: Olumsuz sonu biliyor, ama kaçınamıyoruz. Sanıyorum buna kaş yapayım derken göz çıkarmak da derler. Bu konuda her yanın başarısı da bir Pirus zaferi gibi, yani astarı yüzünden pahalı.

11 Şubat 2008 Pazartesi

şubat

Şubat'ın şerefini kurtarmaya devam edelim. Zaten ne suçu varsa kısa tutmuşlar zavallıyı. Ne yani bu saçmalığı kim izah edecek bize. Mevcut miladi takvim güneş yılını esas alıyor, 12 ye bölüyormuş. Peki güneş bu ayda bir başka mı hareket ediyor da şubatımı kısaltmışlar? Ne gezer, konu tamamen bir papazın halt yemesinden ibaretmiş: Papa Gregor öteden beri kullanılan Julius Sezar'ın takvimini beğenmemiş 16.yüzyılda. Yani Sezarın hakkını Sezara vermemiş. Yılın günleri hesabını 365,25 e indirmiş. Küsüratla oynamış yani. Sezarın adını taşıyan Temmuz 31 çeker de İmparator Agust'un adını taşıyan Ağustos 30 da kalır mı? Kalmamış tabi ki. Ona da 1 gün ilave etmişler. Nerden alacaklar bu günleri? Tabi ki zavallı Şubat'tan. Kısala kısala 28 güne düşmüş. Kırılmasın diye de her 4 yılda bir rüşvet olarak 1 gün teklif etmişler şubata. O da ne yapsın korkusundan kabul etmiş. Bu yıl şubatın rüşvet kabul etme yılı. Bakar mısınız şu medeniyet(!) yobazlarına. Keyfi hareketlerini bile bize yutturuyorlar. Batıl itikadlarını sorgulamadan kabullenmemizi bekliyorlar. (mesela 13 rakamının uğursuzluğu) Bizim akıl dolu geleneğimize de hurafe diye iftira atıyorlar. Bu ne yaman çelişki usta...

10 Şubat 2008 Pazar

şerh

Bir yılı aşkın yazıyorum buraya. Bir bakıyım dedim geçen şubatta ne yazmışım diye. Ne yazık ki şubatı es geçmişim. Kısa olduğundan dolayı mı acaba? Bugün ayın 10'u oldu, sadece 1 yazı var. Gelecekte yazıları tahlil ederken kuşkusuz durum daha iyi anlaşılacaktır. Aslına bakarsanız yazmamak da bir tür yazmaktır. İnsanın iç alemi halden hale giriyor. Bugün yan tarafa bir şiir ekledim. Orada gönülün hallerini çok güzel tasvir etmiş Yunus:
"bir dem gelir söyleyemez/bir sözü şerh eyleyemez"

Peki biz bugüne dair söylersek ne diyeceğiz? Kaç gündür türbanla yatıp türbanla kalktık. En sonunda zaten yakında tamamı değişecek Anayasada 2 madde değiştirildi. Bundan sonra ne olacağını kimse tahmin edemiyor. Üniversitelerin yöneticilerinin tutumu dün de belirleyici idi, bugün de belirleyicidir bana göre. Bu adamların amacı üzüm yemek değil ki sorun çözülsün. İşin aslına doğru seyahate çıktığınızda göreceksiniz ki türban mürban değil bunların karşı çıktığı şey. Malum çevreler aslında dine karşı bir düşmanlık içerisindeler. Yıllar önce arkadaş sohbetlerinde düşük perdeden dillendirdikleri görüşleri bugün daha da netleşti. Onlara göre Türk'lerin tarihte yaptığı en büyük hata İslam dinini kabul etmeleri imiş. Başımıza ne gelmişse bu din yüzünden gelmiş. Ne yapıp edip bu bela(!)dan bir an önce kurtulmalıymışız. Olay bundan ibaret. Çözüm adına ne yaparsak yapalım bu çevreleri tatmin edemeyeceğimizi bilmemiz lazım. Azınlığın da azınlığı bir durumdalar. Tek avantajları medyada etkin olmaları. Bir miting düzenlediler dün. 200 bin kişi katıldı diye salladılar. Bugün öğreniyoruz ki 20 bin hatta 10 binde kalmış katılım. Bu kadar büyük yalan olur mu? Oluyor işte. En iyisi bunları muhatap almamakmış vesselam...

8 Şubat 2008 Cuma

câh

Deniz Baykal bile türban konusunda dini bilgiler verip fetva makamına soyunuyorsa bizim bu ortamda konuşmamıza gerek yok. İş olacağına varacak. Kimse merak etmesin mukadder olan takdir edilecektir.
*
Câh kelimesi makam, mevki, paye, şöhret, itibar gibi anlamlara geliyormuş. Bugün makam, şöhret sevgisi konusunda ders alalım:
"
Hubb-u câh (makam sevgisi) herkesin yakalanması muhtemel olan öldürücü bir hastalıktır. Bu hastalığa yakalanmama hususunda hiç kimsenin teminatı yoktur.
Bu sebeple insan, her gün kalbini defaatle cilalamalı; iç dünyasını, tıpkı bir kandili lebrîz ediyor gibi, tekrar ber tekrar parlatmalı ve gönül kıblesinin nereyi gösterdiğini sürekli kontrol etmelidir. Yoksa -hafizanallah- "Ben doğru inanıyorum, Allah yolundayım, istikamet üzere yürüyorum; bundan sonra aldanmak benim için söz konusu değildir." şeklinde düşünen biri bütün bütün kaybetmeyle karşı karşıyadır. Bir insanın, kendini bu derece güvende hissetmesi ve aldanmanın onun için mevzubahis olmadığını düşünmesi, zaten aldanmış olduğunun delilidir; bir gün mutlaka onun sırtı da yere gelecektir ama o zaman meselenin hakikatini anlasa bile iş işten geçmiş olacaktır.
..........
Bu itibarla da, insan teveccühler karşısında eğilmemeli ve kulluk düşüncesinden asla taviz vermemelidir. Belki halkın takdir ve hüsn-ü kabulü karşısında şöyle demelidir: "Allahım, bu insanların onca teveccühüne ben lâyık ve ehil değilim. Onlar, hakkımda hüsn-ü zan edip yanılıyorlar, bir içtihad hatası içindeler; onları bu hatalarından dolayı affet, beni de hubb-u câha düşme gibi bir kaymadan muhafaza buyur." Evet, mü'mince duruş, tavır ve davranış böyle düşünüp, böyle söylemeyi gerektirir; işin mü'mincesi budur. Başka mülahazaların kâfirce olduğunu söylemeyeceğim ama mü'mince olmadıkları da muhakkaktır. Muhakkaktır; zira hubb-u câh, ihlâsı kıran ve riyaya yol açan pek çok sebepten biridir. Riya ise, "şirk-i hafî"dir ve küfürle hemhudut olan bir günahtır. Makam sevgisi ve itibar tutkusu, şöhretperestliğe sebep olur; insanı halkın nazarlarını çekmeye zorlar ve böylece onu riyaya, sevk eder; görsünler, desinler, bilsinler... duygusuyla hareket etmeye sürükler.
İşte, böyle riyakârca ortaya konan tavır ve davranışlar, mü'mince değildir; değildir çünkü, insanların teveccühünü kazanma niyetiyle yapılan bir işte bir bölüştürme söz konusudur; sadece Allâh için yapılması gereken o işe başkalarını da ortak koşma bahis mevzuudur. Oysa, Cenâb-ı Hak, daha Kur'an'ın başında "Elhamdü lillahi rabbi'l-alemîn" buyurarak, çok önemli bir hususa dikkatlerimizi çekmiştir. "Lillah" ifadesinde yer alan "lam" harfi, ihtisas ve istihkak bildirir; yani, bütün hamd ü senaların, her çeşit şükür ve minnet duygularının Allah'a mahsus ve Allah'ın hakkı olduğunu belirtir. Her şekliyle hamd ü sena O'nun hakkı olduğu gibi, teveccüh de yalnızca Cenâb-ı Hakk'a aittir, O'na mahsustur, sadece O'nun hakkıdır. Dolayısıyla, bir mü'min için, her amelde Cenâb-ı Hakk'ın teveccühü ve rıza-yı ilahî esas olmalıdır. Şayet, bir kimse, bu esası görmezlikten gelir de halktan teveccüh beklentisine girerse, o zaman Allah'ın hakkını insanlara ve kendi nefsine taksim etmiş olur. Ameline şürekânın nazarını da bulaştırmış sayılır ve farkında olmadan şirk-i hafiye yuvarlanır.
" (MFG)