31 Mart 2008 Pazartesi

bina

Ve beklenen açıklama biraz önce yapıldı. Parti kapatma komedisi birinci perdeyi açtı. "Seyreyle gülüm Kudret-i Mevlam neler eyler" Bu sefer borsanın kapanmasını da beklemediler açıklama için. Televizyonda alttan akan rakamlar kıpkırmızı oldu. Biti kanlananların yüzünün rengi ve şekli nasıldır acaba şu anda? Elini ovuşturanların, vurguna hazırlananların, kapkaç çetelerinin sevincine diyecek yoktur herhalde. Hayır karamsar falan değilim. Sadece üzülüyorum. Ben olsam hiç savunma yapmam. Kapatacaklarsa kapatsınlar. Odak olmak ya da olmamak işte bütün mesele. Kısacası sayın seyirciler, "benim oğlum bina okur, döner döner yine okur" Vesselam...

29 Mart 2008 Cumartesi

iştah

İştahı kesilir ya insanın, bende de yazma konusunda böyle bir durum oluştu. O kadar saçma sapan şeyler yazılıp konuşuluyor ki insanın hiçbirşey yapası gelmiyor. Ülkemiz bu hallere de mi düşecekti? Allah ıslah eylesin, ıslahları mümkün değilse Kahhâr(CC) ismi ile kahreylesin. Bugün gene bir alıntı sunalım. Bu yazıların özelliği o gün okuyup beğendiğim ve hislerime tercüman olan yazarlara ait olmasıdır. Ömer Lütfi Mete'ye kulak verelim:

Erdoğan'a Yasak, Düşmana Bayram

Eğer PKK'yı kullanan düşman servislerden birinin 'Kürt Masası' şefi olsaydım da bana Türkiye'den bir kurban isteme hakkı tanınsaydı kimi tercih ederdim? Hiç tereddütsüz Erdoğan'ı! Niye mi? Erdoğan -şu veya bu şartlar ve sebepler çerçevesinde- her kökenden insanımız yanında Kürtlerin de gönüllerini kazandığı için!

Denecek ki: 'Bölücülüğe taviz verdiği içindir!' Bu laf, kedinin uzanamadığı ciğere 'murdar' demesiyle eşdeğerdir ya, faraza öyle değil de gerçek olsun! O zaman dahi Erdoğan ülke bütünlüğü adına hayati bir fırsattır! Kaldı ki, taviz yüzünden Kürtlerce sevildiği hükmün nihayet faraziyedir!

Oysa kendilerini bu fitneye 'panzehir' sayan zihniyetin yarım asırlık dalaleti faraziye değil, ihanetten beter bir vakıadır! Bu dalalet yüzünden, örgütün televizyonu, bölgede tek 'Kürtçe ağız' ile pek çok vatandaşımıza 'ayrı bir ulus' bilinci zerk edip durdu. Dalalet erbabının yasakla çözümlenebilir sandığı süreç, Kürtçe ağızlardan birini 'ulus dili' haline getirme hedefine kolaylıkla yürüdü.

Hayır; Erdoğan'ın tavizle Kürtlerin sevgisini kazandığını söylemek insafsızlıktır! Şahsi gözlem ve izlenimlerim sayesinde bu sevginin Allah'ın ihsanı olduğuna inanıyorum. Daha ilk başbakanlık döneminde Erdoğan'a yönelik sevgilerine tanık olduğumda ülke bütünlüğü adına büyük bir umut kapısının açıldığını düşünmüştüm. Ancak bu elverişli kapıdan yürüyerek büyük bir açılım geliştirmeyi başaramadık. Neden başaramadık? Erdoğan'ın çevresindekiler bile bu nimetin sırrına varabilmiş değillerdi.
................
Şahsen Erdoğan'a, partisine, iktidarına, adaletine ve kalkınmasına bir milyon eleştiri yapmışımdır. Bazen -okusa veya duysa fena incineceği- ağır eleştiriler de dile getirmişimdir. Lakin bu karanlık bahis, başka hiçbir mülahaza ile kapalı geçilebilecek bir fasıl değildir. Ülke için en büyük tehdit olarak dış destekli ayrılıkçı tasarıları görenlerin kapıldığı dehşeti bütünüyle paylaşanlardan değilim.

Fakat iç huzurumuz açısından en önemli meselenin de dış destekli Kürt ırkçılığı olduğundan şüphem yok. Bu sebepledir ki; herkesin 'Hazır Kürtlerimiz bir Türkü sevdi, bütünlüğümüz adına yararlanalım' diye sihirli değnek misali Erdoğan'a sarılması gerektiğinden eminim! Böyle iken onun tasfiyesini doğal yargı sürecinden ibaret görmemi isteyenlere sadece 'yarım' bir lafım var: Yalan diyenin..

28 Mart 2008 Cuma

iddia

Bu Kimin İddianamesi?
Ortada bir partinin, iktidar partisinin kapatılmasına yönelik bir iddianame var. İddianame yazılmadan önce çeşitli merkezlere ya servis edilip görüş alınmış ya da iddianameyi belli merkezler hazırlamış.
İddianame hukuken sakatlıklarla yüklü.
Mesela Danıştay saldırısı iktidar partisiyle ilişkilendirilmiş ama aynı saldırı aslında Ergenekon çetesiyle bağlantılı.
Sadece o değil, bu iddianame Sarıkız ve Ayışığı darbe girişimlerindeki senaryonun bir parçası gibi görünüyor.
Bu senaryoya katkıda bulundukları için gözaltına alınanlar basın özgürlüğü kahramanı ilan edilebiliyor.
Kaos kaos diyerek Türkiye'yi kaos ortamına sürükleyenler şimdi kenara çekilip, oluşmasına büyük katkıda bulundukları kaos ortamının çözümünü istiyorlar.
28 Şubat benzeri bir ortam.
O zamanda büyük sermaye devreye Yalım Erez gibi isimleri sokmaya çalışmış ve çuvallamıştı.
Şimdi aynı merkezler manşetlerinden yeni isimleri pazarlamaya çalışıyor.
Çalışacaklar.
Çünkü bunlar mermer kafalı.
Her yaptıklarının duvara tosladığını görmüyorlar.
Ne yaptılarsa, affedersiniz ama popo üstü oturdular.
Cumhurbaşkanı seçtirmemeye kalktılar, kaybettiler.
"Gül olmasın" dediler yine kaybettiler.
AK Parti'yi yüzde 30'larda tutmak istediler, yine beceremediler.
Beceremezler.
Çünkü arkalarında halk desteği yok.
Yaptıklarının demokrasi veya laiklik mücadelesi olduğuna herkesin inandığını sanıyorlar.
Oysa biz onun inşaat izni, enerji işi falan olduğunu biliyoruz, halk da biliyor.
Onlar, kaybeden sınıf.
Bütün stratejilerini devletin kaynaklarından avanta dağıtımı üzerine kurmuşlar.
Şimdi bu sistemin bittiğini görüyorlar ve deliriyorlar.
Gözleri o kadar kör ki, AK Parti'nin kapatılmasının bile Türkiye'de siyasi gerçeği değiştirmeyeceğini göremiyorlar.
Mahkeme, kapatma kararı verdi diyelim, ne olacak sanıyorsunuz, sizin başbakan adayınız sağduyu adına partinin başına mı geçecek sanıyorsunuz.
Öyle bir algınız varsa, zeka düzeyinizden şüphe ederim.
Kararınızı verin ya darbe ya demokrasi, maçanız sıkıyorsa açıkça darbeyi destekleyin.
Biz demokrasi çizgisinde duracağız.
Ergun Babahan-Sabah

27 Mart 2008 Perşembe

abi

Abiniz ufaktan tırsmış gibi sanki
Omurgasıyla, eklem yerleriyle, böbreğiyle dalağıyla falan dimdik ayakta olduğunu söylediler hınk deyicileri, ama bana pek öyle gelmedi...
Sanki bir şeyler "kırılmış" içinde.
Pabuç fiyatlarının sandığından daha yüksek olduğunu görünce şaşırmış gibi bir hali var.
"Konuşmayacağım" deyip sonra da üç gündür bülbül gibi şakımayı hadi bir taktik olarak kabul edelim ama, işin ciddi olduğunu da anlamış gibi görünüyor.
Bu sefer pek öyle James Watt'ın buhar makinesine binip kaçmak yok.
Öyle olmasaydı, "ortalığı yatıştırmak başbakana düşer" diye alttan almazdı.
Aydın Doğan'ın adamlarına düşmez mi mesela? Vahşi saldırıya devam mı etsinler?
Yatışır gibi görünüp saldırıyı sürdürmek "omurgalı" bir davranış mı yoksa?
"Sivil toplum bilmemnelerinden itidal çağrısı" yaza yaza geçir babam geçir, ha?
Alttan alırmış gibi gösterip mi dikleniyor, yoksa diklenmeyi sürdürürmüş gibi yapıp mı geri basıyor?... Tilki değilim ki bileyim!
Ne yatışması yahu? Hani gerilim tırmanacaktı? Plan ve program bunun üzerine kurulmamış mıydı?
Hani herkes "hesaplaşmaya hazır" olacaktı?
Karşı tarafın da fatura yazmaya elinin kalem tuttuğunu görünce bir daha düşünecekmiş gibi görünüyor.
Karşısına aldığı adamın, Adnan Menderes gibi sıkıyı görünce ağlayıp zırlamaya koyulan bir adam olmadığını anladı.
Süleyman Demirel gibi şapkasını alıp gidecek bir adam da hiç mi hiç olmadığını gördü (ayrıca bunun şapkası yok, şapka sevmez!)
Durup dinlenmesi, nefes alması ve yeni dümenler bulması gerekiyor.
Belki kapatma davasının sonunu bekleyecek, belki Ergenekon'dan hamle umacak...
Belki de Ergenekon "işinin" daha fazla büyümemesi için dua edecek...
Bu arada bir sürü basın hokkabazı da yangına körükle gitmeyi sürdürsün, onların derdi satış, abinin öyle bir sorunu yok. Abi gazete satmaz, abi devlet kurtarır.
Bu kez devlet onu kurtarabilirse ne devlet!
Seksen üç yaşına gelmiş adama yapılır mı bu?...
Seksen üç yaşına gelmiş adam bunlarla mı uğraşır, diyen yok.
Ne bileyim abi, ben yurtdışındaydım, yeni geldim. Aklım ermez.
Engin Ardıç-Sabah
*
Bugün ne oldu:
- Bu yazıda bahsedilen "abi" İlhan Selçuk'tur.
- Cumhurbaşkanı Muhalefetle görüştü. (Pek bir faydasının olacağını zannetmiyorum.)

26 Mart 2008 Çarşamba

er"g"e

Ergenekon'dan çıkalı yıllar, hatta yüzyıllar geçmedi mi? "Ergenekon Destanı" efsane değil miydi ki? Bugün yaşananlar efsaneyi de solladı. Koca koca adamlar yememiş içmemiş Türk milletine tuzak kurmak için çalışmış. Ucu nereye gidiyor belli değil. Kim kiminle o da flu. Belli olan bir şey var ki kuyrukları sıkışınca "uzlaşalım" demeye başladılar. Kim kiminle niye uzlaşacak? "Geri adım atılsın" lafından biz ne anlayacağız. Daha fazla ileri gitmeyin de denmiyor, geri adım atın diye talimat veriliyor. Oldu olacak esir pazarlığı yapılsın. Biz de ülkemizi "hukuk devleti" zannediyorduk. Gukuk devleti desek daha isabetli olur. Cuntacı çeteler amacına ulaşamadan suçüstü yakalandılar. Gel gör ki yine onların sesi daha gür çıkıyor. Bu nasıl iş? Uzlaşalım ha? Tabi tabi, buyurun yarım kalan işinizi tamamlayın, biz size mani olmayalım Danıştay'dan sonra krokilerini çizdiğiniz Yargıtay'a da bir tetikçi gönderin, "irtica"yı hortlatarak katliam yapsın. Ama bu sefer acemilik yapmayın, ne o öyle? Katilin binadan çıkışındaki sakarlık bir çuval inciri berbat etti. "Vatansever" kuvvacı ve ulusalcı tosuncuklar! Sizde hiç utanma yok mu? İnsan suçluluk duyar, el içine çıkamaz olur bu durumlarda.
Amaaan, biz kime ne diyoruz. "Erke" diye bir makina icat ettik, enerjisiz çalışacak, Türkiye'yi kurtaracak diye bir yalan uydurup; tanıtım için salon kiralayan, salonu tıklım tıklım doldurup yalanı bir kez de orada tekrarlayan, aradan bunca zaman geçmesine rağmen makinanın cıvatasını bile gösteremeyen insanlar bunlar. Yoksa bu "erke" ile "ergenekon" arasında bir bağlantı var mı diye sorasım geliyor ama sormayacağım. Bir kere "G" noktası, pardon harfi farklı. Anlayış farklııı, kültür farklııı, mantık farklııı....
*
"Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:
Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir."

Bugün neler oldu:
- Tüsiad tutuştu. Neden acaba? "Kızımız" Ankara'da tur üstüne tur atıyor.
- STK lar bildiri yayınladı: "Herkes bir adım geri atsın." Mehter takımı mıyız?
- Fatih'in hayırlı işi için ikinci toplantı bizdeydi. Herşey çok hızlı ilerliyor. Hayr istemeye devam. Haftasonu sözüm "söz" olayı.

25 Mart 2008 Salı

fatiha

1. Rahmân ve Rahîm, Allah'ın adıyla/adına
2. Her türlü övgü yalnızca Allah'a mahsustur, (O) bütün âlemlerin Rabbi,
3. Rahmân, Rahîm,
4. Hesap Günü'nün Hâkimi.
5. Yalnız Sana kulluk ederiz; ve yalnız Senden yardım dileriz.

(Yalnız Sana kulluk ve itaat eder, ancak Sana boyun eğeriz; zira Sen her türlü yüceliğe layıksın. Senden başka hiçbir güç kulluğa ve ihtiyaçlara cevap veremez. Dilediğimiz herşeyi yalnızca Senden dileriz; zaten Senden başka yardımcı da bulunmaz. "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." Din, bu iki cümle üzerinde oturmaktadır. Kur'an'ın sırrı Fatiha ise, Fatiha suresinin sırrı da bu iki cümledir. Bu itiraf, kul ile Rab arasındaki canlı bağlantıdır. İbadet, müslümanın Allah'ın ölçülerine uygun olarak yaptığı her kutlu eylemin adıdır. İbadet, bir kulluk göstergesi ve yaratılış gayesidir. İlk ayetlerle ulaştığımız ruhi hazırlık ve dilimizle yaptığımız hamdü senalardan sonra, şimdi de tüm herşeyimizi O'na has kılıyor, O'na adıyoruz; "Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbı Allah içindir." (6/En'âm, 162) Bu adağımızda kalabilmek, sözümüzde durabilmek için O'nun yardımını diliyoruz. Çünkü biz ne kadar gayret edersek edelim, O'na yaraşır bir şekilde kullukta bulunamayız. Hatta O'nun yardımı olmadan hiçbir şey yapamayız. İşte bu yüzden O'nun yardımına başvuruyoruz. Ama sadece O'nun yardımına. "Sadece Sana ibadet ederiz" derken, şirk kokusu taşıyan tüm herşeyden uzak kalacağımızı; "Sadece Senden yardım dileriz" derken de, kendi güçsüzlüğümüzü itiraf ederek kendimizi O'na havale ediyor, yegane güven kaynağımızın Allah olduğunu ilan ediyoruz. Önce kulluğumuzu sunuyor, sonra yardımını istiyoruz. Kul olarak biz, bize düşenleri yapmaya çalışıyor, sonra da O'na sığınıyor, tevekkülümüzü sadece O'na has kılıyoruz. Ancak bundan sonra isteklerimizi sıralıyoruz: )

6. Bizi dosdoğru yola ilet,
7. nimet bahşettiklerinin yoluna; gazab[ın]a uğrayanların ve sapkınlarınkine değil!

24 Mart 2008 Pazartesi

vav


Vav, "Kün" emrinden sonra kainatın aldığı "hâl"dir. Kaf ve Nun harfleri arasında sakin olan, Batın'ı Zahir'e bağlayan bağdır, bağlaçtır.
Vav, galaksilerin, nebulaların, süpernovaların aldığı şekil, güneş sisteminin uzay boşluğundaki görünüşüdür.
Vav bir sestir, tüm sesler kesildiğinde duyulur derinden. Zerreden kürreye her şey "vvvuuvv" sesi ile haşyete kapılıp "vav" şeklini alır.
Vav dünyamızda karalarla denizlerin arasındaki ahengin altın oranıdır. Cemâdat aleminde itaat ve tesbih makamıdır. Cansız varlıkların kulluk nişanıdır. Atomdaki harekette, madendeki cevherde, kütledeki sertlikte, mercandaki güzellikte, dağlardaki ihtişamda hep o hissedilir.
Hayatın başlangıç sırrıdır. Canlılık emaresi "vav" gibi olmakla başlar. Bitki tohumu filizleri, tek hücreliler, balık lavraları ve tüm canlıların ilk anları hayata vav çizmekle başlar. Nebatât alemi, hayvanat alemi hep hayatın vav halidir.

"İnsan" vav ın en güzel şekline girmeye talip oldu ve o cüretle başladı maceraya. Anne rahminde Rahman'ın tecellisi ile kalbi atmaya başladığı ilk anlarında, (cenin halinde) "vav" gibi oldu. Vav, Adem (AS)'a öğretilen isimleri (bilgi) birbirine bağlayan bağ, imanın altı esasını birleştiren tutkal oldu. Nuh (AS)'a gemi yapımında ilham oldu, Eyüp (AS) dert çekerken, Yunus (AS) balık karnında iken, İbrahim Aleyhisselam mancınıktan ayrıldıktan sonra havada süzülürken vav halinde idiler. Musa Aleyhisselam'ın asası eğrilerek vav olup şaşırttı firavunu. İsa Aleyhisselam'a üflenen ruh vav gibi kıvrılarak girdi bedenine...

Ve insanlığın zirve noktası Efendimiz (SAV) Hira mağarasında "vav" halinin de zirvesindeydi. Vahyin yüküne dayanmanın yolu buydu.
*
Kısaca azizim, haddimize değildi ama yazmış bulunduk. "Vav" olmak Allah'a "kul" olmanın emaresidir. Biz bunu namazlarımızda her rekatta tekrar ederiz. Ayaktayken dil ile "İyyake na'bûdü ve iyyake nesteîn" (yalnız Sana kulluk ederiz; ve yalnız Senden yardım dileriz) sözünü veririz; hâl ile de rukuya gider "vav" haline dönüşür, secdeye kapanırız. Secde kulluğun zirve noktasıdır, Allah'a en yakın olduğumuz andır. "Vav", bizi O'na bağlar. Bağlantıyı koparmayanlara ne mutlu. Allah'a karşı vav halinde olanlar O'ndan gayri hiç bir şeyin ve hiç kimsenin önünde eğilmez. Mutlak özgürlük budur. Bu durum tersyüz olunca dünyanın ne hale geldiğini merak edenler etrafına bir baksın. Vesselam...

22 Mart 2008 Cumartesi

acı

"ACI" İTİBARINI ARIYOR
.....


Modernliğin şafak sökümünden başlayarak şehirleri dolduran kalabalıklar artık eski dünyanın moral desteklerinden ve bağlarından yoksundur. Yeni formüle edilen bağlar ise eskisi kadar inandırıcı olmaktan uzaktır. Modern dünyada "acı" ("pathos") elbette ki ortadan kalkmamıştır; hatta çekenler açısından ağırlaşmıştır bile. Ama daha beter olan, onca demografik yoğunlaşmalara ve yakınlaşmalara rağmen; "acı" üzerinden insanlık durumlarını birbirine yaklaştıran bağların ortadan kalkması ve ortaya çıkan boşlukların geçirgensizleşmesiyle alakalıdır. Bizim sufilerimiz "insan insanın uzvudur" derken acının iletimini anlatıyorlardı. Bu öylesine güçlü bir iletimdir ki, acı çeken ile ona tanıklık eden arasındaki ayırım ortadan kalkar. Hatta belki bir yerde acıyı çektirene bile sirayet edebilir. Acı yok olmaz, ama paylaşılır ve hafifler. Oysa bugün ortada, perakende olarak acı çekenler, çektirenler ve buna tanık olanlar vardır sadece. Buradaki bağsızlık dikkat çekicidir. Acı çektiren, eğer sadistik eğilimleri varsa acı çekme deneyiminin yakınında durmayı isteyecek; deneyimin sonuçlarını izleyecektir. Herhalde işkenceciler böyledir. Değilse, acı çektirenler zaten acı çekme deneyiminin tamamen dışındadır ve gayri şahsi ilişkilerin hüküm sürdüğü dünyada izlerini kolayca kaybettirirler. Esas önemli olan, acıya tanıklık etmek durumunda olanlardır. Herkes tanık olmak istemeyebilir. Mesela acıya inanmayan soğumuş ruhlar, çok yakınlarında acı çekilse bile buna ilgisiz kalabilir. Hatta bu ilgisizliğini meşru bile görebilir. Sosyal teoride "sosyal kayıtsızlık" olarak tescillenen durumlardır bunlar.
ACI ÇEKİLİYOR AMA YOLU KAYIP
Tanıklık etmek her şeyden "dışarıda olmayı" ifade eder. Yani ortada bir mesafe sorunu vardır. Nasıl tanıklık ettiğimizi bu mesafeler belirler. Tanıklığımız, acının öznesiyle aramızdaki zorunlu mesafeleri eritme ve ona yakınlaşmamıza bağlıdır. Tanıklık edemeyenler ise mesafelerin hışmına uğrayacak ve alelade seyircilere dönüşecektir. Tanıklık etmenin bağbozumudur bizim zamanlarımız. Daha az tanık; daha çok seyirciyiz. Mesafeler alabildiğine büyümüştür. Şili'de yaşanan acılardan Tokyo'dakiler elbette anında haberdar oluyor; ama bu acıların Tokyo'yu vurmasını beklemek beyhudedir. Acı deneyimi, yerinde müdahaleyi imkansız kılan mesafeler üzerinden yoğunlaştığı zaman duyarsızlığın boyutlarının da artacağını beklemeliyiz. Nihayet, uzak acıların görsel kültürün araçları üzerinden yoğun tekrarlara dayalı bir şekilde taşınması, onu karşılayan ruhlarda bir aşınmaya ve nasırlaşmaya dönüşecektir. Bir şeyi olağanlaştırmak mı istiyorsunuz? Onu alabildiğine gösterin. Irak'taki bir intihar saldırısının kanlı manzaraları ve ağır insani maliyetleri ilk anda dehşet; sonra kanıksama, nihayet can sıkıntısı getirmiştir.
Acı çekiliyor; ama acının yolu kayıp. Pathos, politikanın basit bir malzemesi. Politik tanıklık, acıya tanıklık etmenin yegane ve en erdemli yolu olarak sunuluyor. Apolitik haller ise sorumsuzluk ve kaçış olarak mahkum ediliyor. Oysa politika eş anlı olarak hem acıyı araçsallaştırıyor hem de onu artırıyor. Önemli olan bu sıfır toplamlı oyunu bozmak. Politik olarak kurulacak bir dünya yok. Aslında kimsenin buna inancı da kalmadı. Acı ise baki ve şimdilik yuvasından çok uzakta. Pathos, suskun iç derinliğini ve bağlarını arıyor; pathos itibarını istiyor...
Prof Dr. Süleyman Seyfi Öğün

Bugün ne oldu:
- Cumartesi'yi fırsat bilip şehrin öbür tarafında tur atma fırsatı bulduk. İkinci köprü yolundan gidiş, Sirkeci-Harem vapuru ile dönüş. Çok güzel
- Hısım olarak takdir edlimiş olanları arama girişimine devam. Akşam Fatih çok heyecanlıydı. Eller titrerse, karna ağrı girerse sancı başlamış demektir. Bizim talebimiz "hayr" dan yana. Olacak İnşaallah.
- Geceyarısı evinden alınan üçün biri gene gece yarısı serbest bırakılmış. Fazla haber seyretmiyorum.

21 Mart 2008 Cuma

güç

Yaşananları "kapışma" olarak niteleyebiliriz. Hem de ne kapışma. Bugün gözaltına alınan isimleri duyunca gerginlik yaşamadım desem yalan olur. Kılıçların çekileceği bazı çevreler tarafından dillendiriliyordu zaten. Dur bakalım sonu nereye varacak. Ya herro ya merro derler ya, aynen öyle. Beni hala rahatsız eden husus bu kavganın fitilinin başörtüsü ile ateşlenmiş olması. Mazisi 150-200 yıl gerilere dayanan bu güç kapışması alevlenecekti zaten de neden 'araç' olarak üniversitede okumaya çalışan kızlarımızın başörtüsü kullanıldı? Bilerek kullanıldı ise bir hata, bilmeden kullanıldı ise daha büyük hata diye düşünüyorum. Nihayetinde biz sonuca bakıyoruz: Gelinen noktada herhangi bir düzelme olmadığı gibi aşağılandığımız da yanımıza kar kaldı. Gündemde Anayasa çalışmaları varken onu bir kenara koyup sadece 2 maddeyi değiştirmek tutarlılığı zedeledi bir, gündeme hakimiyet elden gitti, akıntıya teslim olundu iki. Şimdi birilerinin tespit ettiği gündeme göre karşılıklı taktik belirlemekle meşgulüz. Ekonomik çöküntü tehlikesi de cabası. Bir yerlerde bir yanlışlık var ama nerede?
Aslında toplumda bir anormallik olduğunu düşünmüyorum. Tabi ki yanlışlıklar ve şerli insanlar olacak. Ama azınlık bunlar, bilemedin %10. Her iki uçta da bu kadar bir yığılma olması normal. Çoğunluğun ortada olduğunu, aklıselimle hareket ettiğini sokağa çıkınca, alışverişte, camide, trafikte, işte, evlerde... heryerde gözlemleyebiliyoruz. Problem, "güç" dağılımındaki adaletsizlik. Güç unsurlarının (medya, ekonomi, yönetim vs) tamamına yakını bu azgın azınlıkta toplanmış durumda. Paylaşmak istemiyorlar, işin püf noktası da burası. Akşam olup da televizyonun karşısına geçip haberlere baktığınızda ya da sabah gazeteye göz attığınızda şaşırıp kalıyorsunuz. Ya benim içinde yaşadığım toplum sanal ya da bunlar uzayda yaşıyorlar. Toplumun gündemi ile onların gündemi çoğu zaman taban tabana zıt. Menfaatleri için atmayacakları takla yok. Nerden buluyorlarsa sokak röportajında bile kendileri gibi düşünen birilerini konuşturup, istedikleri şeyleri söyletiyorlar. Ama derinden gelen basınç, Anadolu'dan gelen sel kapılarına geldi dayandı. Selin önünde durulur mu? Akıl olmazsa "duracağım" diyor. Kardeşim biz öcü değiliz. Sadece yitiğimizi bulmaya, hakkımızı almaya, insanca yaşamaya geldik. Buralar bizim zaten. Panik yapma, zulüm yapmak bizim alfabemizde yok! Vesselam...
*
Bugün ne oldu:
- Daha ne olsun, mahşerin üç atlısı göz altına alındı. (İ.Selçuk, D.Perinçek, K.Alemdaroğlu)

20 Mart 2008 Perşembe

ana

Anam, garib anam. Demek hayatının sonbaharında böyle bir imtihanla da sınanmak varmış kaderinde. Yanında olmayı, sana destek olmayı çok isterdim diye ikiyüzlü bir tutuma girmek istemiyorum, kendime güvenemiyorum. Sana dua etmekten, manevi destek olmaktan başka birşey gelmiyor elimden ana. Bilmiş ol ki sen bedeninin zekatını veriyorsun. Herşeyin şükrü kendi cinsinden olursa makbuldür ya, sen bedenini şahit ediyorsun şükrüne. Demesi kolay, yapması zor olanı yapıyorsun. 'Her' kişinin değil, 'er' kişinin altından kalkabileceği bir yük aldın sırtına. Sesinden anladım zor durumda olduğunu. Biz zora talibiz anne, zorluk bize bu dünyada arkadaş kılındı, canını sıkma. Bildiğim kadarıyla sen 9 çocuk doğurdun, büyüttün. Fadik halam senin onuncu çocuğun oldu farzet, bir çocuk büyütür gibi bak ablana ölüm vaki oluncaya dek. Hiçbirşey konuşamadan yüzüne masum masum bakan halam sana her saniye dua ediyor unutma. O sana gönderilmiş otomatik dua makinesi, duruşu dua, yatışı dua, uyuyuşu dua. Allah uzun ömür versin diye dua edeyim mi? Yok yok biz hayırlısını talep ederlim. Allah hayırlısını nasip etsin, altından kalkamayacağımız yüklerle bizleri imtihan etmesin. Seni çoook seviyorum anne. Dualarınızda bizleri de unutmayın e mi?

19 Mart 2008 Çarşamba

mevlid

Muhabbetten Muhammed oldu hasıl
Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl?
*
Amine hatun Muhammed annesi / Ol sadeften doğdu ol dür danesi
Çünki Abdullah'dan oldu hâmile / Vakt erişdi hefte vü eyyam ile
Hem Muhammed gelmesi oldu yakîn / Çok alametler belirdi gelmedin
Ol Rebiulevvel ayın nicesi / On ikinci gece isneyn gecesi
Ol gece kim doğdu ol hayrûl beşer / Ânesi anda neler gördü neler
Dedi gördüm ol Habibin ânesi / Bir acep nur ki güneş pervanesi
Berk urup çıktı evimden nâgehan / Göklere dek nur ile doldu cihan
Gökler açıldı ve feth oldu zulem / Üç melek gördüm elinde üç alem
Biri meşrık biri mağribde anın / Biri damında dikildi Kâbe'nin
Bildim anlardan ki ol halkın yeği / Kim yakin oldu cihana gelmeği
İndiler gökten melekler saf u saf / Kâbe gibi kıldılar evim tavaf
Hem hava üzre döşendi bir döşek / Adı Sündüs, döşeyen anı melek
Çün göründü bana bu işler ayân /
Hayret içre kalmış idim ben hemân
Yarılıp çıktı divardan nagehan / Geldi üç huri banâ oldu ayan
Bazıları derler ki ol üç dilberin / Asiye'ydi biri ol meh-peykerin
Biri Meryem hatun idi aşikâr / Birisi hem hûrilerden bir Nigâr
Geldiler lutf ile ol üç mehcebin / Verdiler bana selam ol dem hemin
Çevre yanıma gelip oturdular / Mustafa'yı birbirine muştular
Üç alem dahi dikildi üç yere / Her birisin edeyim nerden nere
Dediler oğlun gibi hiç bir oğul / Yaradılalı cihan gelmiş değil
Bu senin oğlun gibi kadri cemil / Bir anâya vermemiştir ol Celil
Ulu devlet buldun ey dildar sen / Doğuserdir senden ol Hulk-i Hasen
Bu gelen ilm-i ledün sultânıdır / Bu gelen tehvid-i irfan kânıdır
Bu gelen aşkına devreyler felek / Yüzüne müştakdürür ins ü melek
Bu gece ol gecedir kim, ol Şerif / Nur ile alemleri eyler latif
Bu gece şâdân olur erbâb- dil /
Bu geceye can verir eshab-ı dil
Rahmeten lil'alemindir Mustafa / Hem şefiu'l-muznibindir Mustafa
Vasfını bu resme tertib ettiler / Ol mübarek nuru tergib ettiler
Amine eder çü vakt oldu tamam / Kim vücuda gele ol hayrül enam
Susadım gayet hararetten kati / Sundular bir cam dolusu şerbeti
Şerbeti karşımda tutdu hûriler / Bunu sana verdi Allah dediler
Kardan ak idi ve hem soğuk idi / Lezzeti dahi şekerde yok idi
İçtim anı oldu cismim nura gark / Edemedim kendimi nurdan fark
Geldi bir ak kuş kanâdiyle revan / Arkamı sıvadı kuvvetle heman
Doğdu ol saatte ol Sultan-ı din / Nura gark oldu semavat ü zemin
Sallü aleyhi sellimü teslima / Hatta tenali cennetten ve naima


Essalatü vesselamü aleyke Ya Resulallah
Esselatü vesselamü aleyke Ya Habiballah
Essalatü vesselamü aleyke Ya Seyyidel-evveline velâhirin.
*
Bugün ne oldu:
- İkisi dışında televizyonlar kandil programı yapmadı. (trend tersine mi dönüyor yoksa?)
- Yakın bir geçmişte linç kampanyasına maruz kalan M.A. Birand'ın linç kampanyasında gönüllü askerlik yapmasını hayretle izliyorum.

18 Mart 2008 Salı

selam

Bugün takvimin yaprağına "efkar" yazılacak. Yağmurla uyandım, trafik sıkıştı deniz otobüsünü kaçırdım. Bir sonraki Bakırköy'ü beklemektense Kabataş'a geçmeyi tercih ettim. Havada bir kesiflik var; davranışlarımı etkilediğini deniz otobüsünde orta bölüme oturduğumda anladım. Adeta dışarıyı görmek istemiyordum. Cadde tramvayı ile önce Fındıklı durağı. Acaba buralarda fındık bahçeleri mi vardı, İstanbul'un mesire yeri miydi şimdi üstüste binaların istiflendiği bu yamaçlar? "Tophane" diye anons eden bilgisayar sesi beni okuduğum gazete sayfalarından alıp top mermilerinin, güllelerin döküldüğü geçmişe götürdü. Bir telaş, bir telaş, insanlar harıl harıl çalışıyorlar. "Hayırdır" diyorum, "bugün 18 Mart" diyorlar. "Çanakkale Destanı böyle yazıldı" diyorlar. Karaköy'ü terkedip, Galata Köprüsü'nden geçerken cephanenin gemilere yüklenişini görür gibi oldum. Eminönü, Sirkeci ve Gülhane resmi geçitte gözlerimi esir almıştı bile. Artık elimdeki gazete ağzı açık ve hayretle yüzüme bakıyordu. Gülhane'deki surlarda tarihi okurken gazetedeki yazılar silikleşti, okunamaz oldu. Surun üzerinde cumbalı bir mekan dikkatimi çekti. Restore etmişler, hala çok güzel görünüyor. Surlara yamanmış gecekondumsu yapıları görmezden gelmek en iyisi. Hayal alemi içimdeki ve dışardaki puslu havayı dağtıyordu zira. Yokuşun başında ilk göze çarpan Ayasofya: mahzun mekan. Ne İsa'ya ne Muhammed'e yâr olmuş, arasatta kalmış Ayasofya. Rastgele yerleştirilmiş izlenimi veren ahşap iskelelerle tamirat geçirdiğini inleyerek fısıldadı. Sultanahmet'i sanki hiç göremedim bu arada. Ağaçların arasında saklambaç mı oynuyor benimle? Yoksa cemaati ile birlikte Çanakkale'ye mi gitti? Çemberlitaş'ta sinema afişleri, Bâyezid'de oteller, Laleli'de yıkılmakta olan eski hanlar dikkatimi çekti. Geçmişin izleri hem zamanın çarklarında, hem de tabelaların hoyrat gölgelerinde can çekişiyor. Hepsi yabancı isimlerden oluşan çirkin tabelalar. "Change Ofice": Hokus pokus değiştirme, dönüştürme, yozlaştırma, yabancılaştırma merkezleri. Çanakkale ruhu can çekişiyor, dönün artık seferden ey erenler. Aksaray'da saray yok. Çarpık yapılar dizi dizi: Kimi yüksek kimi alçak, kimi iki metre önde kimi arkada, kimi balkonlu kimi balkonsuz, kimi yıkık kimi modern, kimi iri kimi ipincecik apartman bozuntuları, hepsi bitişik nizam üzerime üzerime geliyorlar. Yusufpaşa'da inip yeraltından mı devam etsem, ne yapsam? Karanlık, kabus etkisi yapar diye düşünüp devam ediyorum. Haseki aynı, Çapa aynı, Pazartekke aynı. Bu nasıl şehir? Şehremini uyuyor mu? Emanete ihaneti görmek isteyenler, buyurun ihanet. Hapishane'ye dönüştürülmüş yapılar geçiyor sıra sıra. En iyisi mi, Topkapı'da surları yıkıp yol yaptığımız gedikten çıkıp kurtulalım bu karabasandan. "Cevizlibağ'da ineyim, bağlar bahçeler karşılasın beni" umudu hayalde kaldı, gürültü ve hızla akan trafik ezip geçti onları. Üstgeçit sıkış tepiş. İnsan kalabalığını yarıp orta şeritteki metrobüs durağına sığındım. Gerisi malum: İş güç derdi, dünya meşgalesi, "hız" ın "haz" diye yutturulduğu dünyaya hoş geldiniz. "Acele olalım beyler, işe geç kalıyoruz"
*
Şehitlere binlerce selam olsun.
*
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin,
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,
O ne müthiş tipidir, savrulur enkazı beşer.
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak,
Kafa göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna Ya Rab! ne güneşler batıyor.
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker,
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi,
.......................
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın,
Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.
Ey şehid oğlu şehid isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.
M.AKİF
*
Bugün neler oldu:
- Mustafa Balbay, Y.Güngör Özden ve Vural Savaş gene karşımıza çıkmaya başladılar. (televizyonlarda açıkoturumlardan geçilmiyor)
- Borsa toparlandı. (bu sefer de dış kaynaklı mı iç kaynaklı mı diye kutuplaştık, Doğan grubu dış kaynaklı diye ısrar ediyor.)

16 Mart 2008 Pazar

zıvana

"Ankara'da deprem olmuş" deme öyle birdenbire. Adamcağızın yüreğine indireceksin. Hem deprem Ankara'nın içinde olmamış ki. Bala diye bir ilçesi var ya, ("a" ların şapkası vardır, öyle okuyun ay bala!) orada orta şiddette bir deprem olmuş. Belediye başkanı çıktı "çok şükür can ve mal kaybımız yok" dedi tv de. Adamın tek şansı bu lafı iddanameden sonra söylemesi. Yoksa onun da adı yasaklılar arasında saylırdı alimallah. Öyle şükürlü cümleleri kurmayı gösterirlerdi adama. Amma da fesatsın be hocam, başkan belki de Ce Ha Pes partisindendir!.. Neyse yeraltı depremi değil de şu yerüstü depremi nasıl bir etki bırakacak merak ediyorum, yarını iple çekiyorum. Şirketlerim, holdinglerim ne kadar zarar edecek acaba? Zenginlik başa bela hocam be... Şu borsayı okulları tatil ettiğimiz gibi birkaç hafta tatil etsek ne iyi olurdu? (ha kar tatili ha kâr tatili ne farkeder anlamaz bu millet sadece şapka fazla şapkaya alışığız zaten ya esas duruşa geçeriz ya da çobansülünün şapkasını gapmaya çalışırız o da gaptırmam der biz yalvarırız a nın üstüne koyup karı kâr yapacağız diye ama o inanmaz çünkü zaten inanmadığını belli eder gibi oldu da biz bu parantezi kapatmamız lazımdı unuttuk zaten unutuyoruz herşeyi balık hafızalı mıyız kuş beyinli miyiz belli değil türklüğe hakaretten 301 e takılmadan kapatalım parantezi hatta elimiz değmişken partiyi de kapatalım bir çırpıda) Savcıya yüz kere dedim, davayı açmadan bana çıtlat, borsadan çıkıp dolara, avroya geçiyim diye. Dinletemedim. Niye 71 kişi? Her bir milyon kişiyi temsilen 1 kişiyi kurban seçmek de bir fikir olabilir de, ne bileyim bana biraz saçma geldi. Bunların topunu yasaklamak daha iyi olmaz mıydı? Ama bu Siirt mesajı cuk oturmuş. Siirt'e şiir okuyan adamı Siirt milletvekili olarak seçtirip Başbakan yaparız ama beşinci yıldönümünde tam da Siirt'te toplantı yapacağı gün attan düşmüşe döndürürüz demeye getirmişiniz anladığım kadarıyla. Ama unutmayın ki o attan düşmeye alışkın. Gözlerimizle gördük, hiçbirşey olmadı. Keşke bana sorsaydınız be Savcı bey kardeşim. Doğan çocukların Aydın yetişmesi için Kelkit vadisinden kekik sosuna bulanmuş hakiki özkök ayrıklar getirirdim size. Şu bizim şirketleri ne güzel şişirmiştik borsada. Topluiğne batırmanın ne gereği vardı şimdi. Vah paracıklarım vaah. Kızım sen de ne bakıyorsun öyle bön bön. Seni oraya süs için mi getirdik? Bir açıklama falan yapsana. Timsahtan örnek al da ağla biraz...
Ha ha ha hallüsünasyon gördüm gene. Ben kimim Aydın (pardon patron) olmak kim? Sıradan bir çalışanız be usta. Kaybımız en fazla bir maaş olur ay başında almazsak. Düşündükçe saçmaladığımın farkına varamıyorum. Zaman düşünme zamanı değil ki! Akıllar dumura uğradı, tatile girdi, grevde, boykotta. "Boşver abi dalgana bak"
Nerde kalmıştık. Ben iyiyim, selam eder küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden öperim. Size bundan önce kısa bir telgraf çekmiştim umarım elinize geçmiştir. Mektubuma burada son verirkene hepinizi hasretle kucaklarım.
Not: Telgrafta ne yazdığını merak edenler olabilir diyerekten tekraren belirtir iyi günler dilerim: "yola çıktık stop. burası zıvana stop."
*
Bugün neler oldu?
- Halkalı'ya gittik. (kudret taşındı da ondan)
- Hayat devam ediyor. Kimsede bir tedirginlik hissetmedim. Hatta köprü trafiği eskisinden daha fazla tıkandı.

15 Mart 2008 Cumartesi

aaa

Dün akşam deniz otobüsünde aklıma şöyle bir fikir geldi: Blog serüveni bir yılı geçti. Bazen aksasa da yıkıl düş gidiyor. Aklıma gelenleri, içimden geçenleri buraya yazıyorum. Bundan sonra yazdıklarımın altına "bugün ne oldu" diye bir bölüm ekleyim. Gelecekte benim o günlerde güncel konulardan hangisine ilgi duyduğumu merak edenlere bir nevi yardımımız olsun. Diye düşünerekten parktaki arabama bindim, radyoyu açtım, aaa o da ne. Ak Parti hakkında kapatma davası açılmış. Bir cuma akşamüzeri iktidar partisi kapatılsın diye dava açılmış. Niye cuma, niye akşam? Savcı bey üklesini düşünüyor ya, piyasalar etklenmesin diye düşünmüştür herhalde. Ülkeye en büyük zararı vermek için harekete geçerken kuzu postu giymek haa. Helal olsun tosuncuklar size. Devam edin, devam edin.
Anlaşılan o ki tarihi günler yaşayacağız. Benim dün aklıma gelen fikir tam da bugünlere denk gelmesiyle tevafuk oldu. "Görelim Mevla neyler?" Biz işimize devam edelim hocam. Dün gece "14 Mart" kararlarını yürürlüğe soktum. Ekonomik kararlar canııım, kendi çapımızda protesto olayı yani. O kadar. Vesselam...


14 Mart 2008 Cuma

kar

"Adam boyu kar bir gecede kalktı" diyor. Kalkmak denmez baba ona, toprak suya hasretti, ilk fırsatta karı hüp diye "somurmuş" o kadar. Yoksa 'nerde eski karlar' diye söze başlar, sonu gelmez bir muhabbete dalarız. Aslında herşey eskisi gibi de, zaman o zaman değil. Zamanımızı çaldılar babacığım, ne olduysa ondan sonra oldu. Konuşmalarımız, oturmalarımız, kalkmalarımız, yürümelerimiz, herşeyimiz bu kısıtlanmış zamana ayarlandı. Tam muhabbetin can alıcı noktasında "abi kontürüm bitiyo" olayı. Ya da "Benim çıkmam lazım, trafiğe yakalanırım yoksa" Trafik ne ki dedeme göre? Dilim dilim dileceksin zamanı, sonra en küçük dilimin içine hapsedeceksin kalbini. Sevgi sözcüklerinden tasarruf edilir mi babam? Bari her duyguyu bir rakama bağlayalım, "seni seviyorum" demek için 3 mü desek, 5 mi desek? "Karadır kaşların ferman yazdırır" de bakalım rakamlarla! Geçiniz efendi geçiniz, kendimizi kandırmayalım. Ellerimizle ettik ne ettikse. Çıkışı yok bu yolun. Dönmekten mi bahsettiniz? Hatırlayan var mı geçtiğimiz dolambaçları?
En iyisi kar yine yolları kapatsın, kalkmak nedir bilmesin, altı ay kış olsun, toprak suya doysun iyicene. Bahara hasret kalsın herşey ve herkes. Mart kapıdan baktırsın, kazma kürek yaktırsın. Aprıl beşinde yine kar yağsın. Yirmiüçnisan törenleri ertelensin varsın. Çiğdem çiçekler karı yarsın çıksın, "sarı siyah" diyenlere "sarı beyaz" diye karşılık versin. Karları eritme şerefine nisan yağmurları nail olsun. Bereketi tetiklesinler birlikte. Sabırsızlanan hayat fışkırsın derinliklerden. Vesselam...

13 Mart 2008 Perşembe

vera

Verâ sözlükte; şüpheli olan şeylerden kaçınmak mânâsında kullanılır. Helal ve haram aşikar olarak ortada olduğuna göre; bir de dikkate alınması lazım gelen şüpheli şeyler vardır. Kişinin şüpheli şeyler hususunda iradesini tayin edecek merci, kalbidir. Mü'minin kalbi onun danışması gereken manevî müftüsüdür. Eğer bir hususun-haramlığı veya helalliği mevzuunda şüpheye sahipse, vicdanına danışır. Takva ölçülerinin verdiği hassasiyete göre, o hususun haramlığı ve helalliği mevzuunda kalbi bir kanaate varır. Ve bu kanâatini ameliyle tatbik eder. Eğer haramsa ondan kaçınır helalse gönül rahatlığıyla alır. Nitekim bir hadis-i şerifte: "Kalbinin zerre kadar da olsa şüpheye düştüğü birşeyi terket" buyrulmuştur. Kalbin birşeye ait şüphe duyması, o şeyin haram olduğuna delildir. Kalbin o şey hakkında itimâd ve sükûn bulması ise, o şeyin helâl olmasına delildir. Yolcuya verâdan daha güzel bir haslet yoktur. Çünkü bütün hasletlerin en güzeli ve efdali verâ'dır. Câbir hazretleri'nden rivayet edildiğine göre bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: "Bir gün bir kimse; Resûlullah'ın huzurunda güzel ahlakıyla, ibadetiyle, itaatıyla, cihadıyla ve hayrâtıyla zikredildi. Diğer kimse ise verâ sahibi olmasıyla övüldü. Bunun üzerine Rasûlullah efendimiz(sav) şöyle buyurdu: 'Hiçbir şey verâ'ın yerini tutamaz. Zira verâ, hasletlerin en güzelidir". Diğer bir hadis-i şerifte Resûlullah efendimiz(sav) şöyle buyuruyor: "Dinimizin özü verâ'dır." Şibli hazretlerine vera hakkında sorulduğunda şu cevabı verdi."Halkın Hak yönünden başka tarafa yönelmemesidir". Havastan bazılarına vera sorulduğunda ise; "ister kızgınlık anı olsun isterse rızâ, daima Hakk'la mükaleme eylemendir" diye cevap verdiler.

12 Mart 2008 Çarşamba

besmele

"Euzü-Besmele"nin 'Euzü' bölümünü dilimizin döndüğünce ve hadde riayet ederek anlatmaya çalışmıştık. Besmele, ön temizliği yapılmış mekanı Sahibi'ne arz etmektir. Kelime-i Tevhid'in "La İlahe" kısmı istazeye, "İllallah" kısmı ise besmeleye tekabül eder. Büyüklerimiz derler ki; Allah, yüce Kudreti ile bildiğimiz bilmediğimiz tüm kainatı yarattı. Kur'an bu kainatı okuma kılavuzudur. Fatiha Suresi Kur'an'ın özetidir. Besmele ise Fatiha'nın özeti. Besmele'de 3 esma vardır. Allah, Rahman ve Rahim. Lafzatullah diğer tüm esmayı olduğu gibi bu iki ismi de içinde barındırır. Allah lafzı 3 harftir. Elif ve Lam harfleri tarif harfleri olduğu için geriye "He" kalır. "Huvallahüllezi" deki He. Böylece Kainattaki çoklutan He deki tekliğe huruç etmiş olduk. "He" hayattır. Nefes "he" dir. İsteyerek veya farkına varmadan herkes aslında "Allah" demektedir. "Kainattaki her şey kendi lisanı ile Allah'ı zikreder" mealindeki ayetin sırrı da bu olsa gerek. Besmele bizi hayatın kaynağı olana, Hayy olana bağlayan bağdır. Besmele ile her nefes alış verişimize anlam kazandırmış oluyoruz. Bir "an" olsun O'ndan gafil olmama şuuruna erişmenin başlangıcıdır. Her düşüncemizde, hareketimizde Allah'tan gafil olmadığımızın ikrarıdır. Allah adına hareket etme bilincidir. Dil ile yapılan bir şey değildir bu. Daha derinlerde, tefekkür boyutu olan, akletmeyi içeren, bilinç halidir. Anlatılması zor, yaşandığında insan "müslim" (teslim olan) yapan ve yücelten bir eylem. "Rahman ve Rahim olan Allah adına" diyerek, bunun bilincine varılarak yapılan başlangıçlar doğru yola girişin ilk adımlarıdır. Anlatmaya çalıştığım konu beni aştığı için burada kesiyorum. Allah, her işinde Kendisi'ni hesaba katarak hareket edenlerden eylesin. Vesselam...

10 Mart 2008 Pazartesi

öp3

Bugünkü konu biraz daha hassas. Kimseyi üzmek, haddimi aşmak istemiyorum. Efendim, Zaman gazetesinde bir tercüme yazı yayınlandı geçen Cumartesi. Başlık: "Gülen, dünyanın gönlünü fethediyor" Dikkatle okudum. Dünyaca ünlü The Economist dergisinde yayınlanan yazının tercümesini. Huzursuz oldum. Neden? Bilmiyorum. Enişte sendromu mu dersiniz, basiret mi, feraset mi dersiniz ama içim burkuldu. Bir ingiliz haber dergisi bu kadar geniş bir şeklilde övücü yazıyı niye kaleme alır ki? Sorunun cevabını yazının içinde (hem de Zaman gazetesinde) bulmak için biraz derin düşünmek yetiyor. Zaten aynı yazı başka gazetelerde de alıntılanmıştı, biraz farklı olarak. Kötü niyetlilerin tercümesinde F.Gülen'e "peygamber" benzetmesi yapılmış. Biz onları geçelim de Zaman'daki yazıdan alıntılarla ne demek istediğimizi anlatmaya çalışalım. Tabi ki bu okumalarımızda birinci ve ikinci "öp" yazımızdaki olayları göz önünde bulundurmalıyız. Benim teorim bu. Elin adamı bizim kara kaşımıza kara gözümüze hayran olmadığını, maksadın başka olduğunu sayısız tekrarladığı için iyi niyetli bakamıyorum bu tür methiyelere.
..........
Halen Pensilvanya'da yaşayan âlim ve ârif bir zât olan ve bu ağın merkezindeki isim Fethullah Gülen, şu an itibarıyla dünyanın en önemli Müslüman liderlerinden biri konumundadır ve sadece memleketi Türkiye'de değil, Orta Asya, Çin-Hindi, Endonezya ve Afrika gibi sessiz sedasız varılmış nice sair mekânda da bu ehemmiyeti haizdir.
..........
Sayın Gülen, bilim, dinler arası diyalog ve çok-partili demokrasiye olan aşikâr inancıyla da birçok gayrimüslim çevreden övgüler almıştır. Kendisi, dinleyenlerinin gönlündeki bam telini çalan ve gözyaşlarıyla sulanmış olan vaazlar veren son derece duygusal bir vaiz olmasına karşın başında bulunduğu hareket, içinde bulunduğu şartlara fevkalade riayet etme irfanına sahiptir ve küresel bir şirket gibi profesyonel hareket etmektedir. Gülen Hareketi'ne gönül verenlerin küresel bir güç olarak en faal bulundukları alan ise eğitim. Doksan ülkede 500'den fazla eğitim kurumu kurduklarını söylüyorlar. Geçen senenin ekim ayında Londra'da düzenledikleri konferansın ev sahipliğini dört İngiliz üniversitesiyle Lordlar Kamarası üstlendi.
.............
Bir Türk gözlemci şöyle diyor: "İyi İngilizce ve Türkçe konuşan gayet kibar bir Orta Asyalı gence rastlarsanız, o çocuğun bir Gülen okulunda eğitim görmüş olduğundan emin olabilirsiniz."
...........
İhvân-ı Müslimîn veya benzer bir konuma terfi için gayret gösteren diğer kurumlarla mukayese edildiğinde Gülen Hareketi işlerin bu dış boyutunda ve Batılı görüşe göre ziyadesiyle yumuşak huylu ve müşfîk. Mısır merkezli hareket her ne kadar insanların laik demokrasiden sonuna kadar istifade etmelerini söylese de en ideal idare biçiminin İslâmî olan olduğu konusunda ısrardan geri durmuyor. Diğer yandan Gülen Hareketi'nin müntesipleri demokrasiyi kucaklamalarının taktiksel olmadığını ve bunu cân-u gönülden yaptıklarını ifade ediyorlar.
.......
Gülen Hareketi'nin bir gönüllüsü şöyle hayıflanıyor: "Batılı gizli servislerin bizi daima mercek altında tuttuğunu çok iyi biliyoruz." Bu yadsınamaz bir gerçek. Lakin diğer bir gerçek ise bu gizli servislerin hiçbir tanesinin hareketin radikallerle arasında gizli bir bağ tespit edememiş olması.
......
Bu alıntılar Zaman gazetesinden. 6 Mart 2008 tarihli The Economist'teki yazının çevirisi. Kimse yanlış anlamasın. F. Gülen'in Türkiye'ye dönmesinin önünde herhangi bir engel kalmadığı şu günlerde biz de olaya bir de bu açıdan bakalım istedik. Herşeye Kâdir olan Allah'tır.

Vesselam...

9 Mart 2008 Pazar

öp 2

Maksadın en iyiyi ödüllendirmek olmadığını kör olanın bile anlayacağı bir tezgah olduğu anlaşılıyor değil mi? Amaç ne? Türkleri özünden uzaklaştırmak. Balkanlardan çıkardıkları gibi Anadolu'dan da çıkarmanın yollarını arıyorlar besbelli. Dışardaki ağababaları bunu yapar da içerdeki işbirlkçileri geri durur mu? Bugüne kadar kimbilir kaç kere tekrarlamışlardır ama biz bugünkünden bahsedeceğiz. Konya'daki Üniversitenin İlahiyat Fakültesi Doçenti Şahin Filiz el üstünde tutuluyor malum çevrelerce. Allah Allah diyeceksiniz, bunların başına taş mı düştü, yoksa hidayete mi erdiler de ilahiyat hocasına yeni ihdas ettikleri "düşünce özgürlüğü ödülü" veriyorlar? Nerdeee! Şahin doçentimiz onların istediği, içinden geçirdikleri dine uygun fetva(!) vermiş de ondan bu ilgi. Neymiş efendim, başörtüsü Kur'an'da yokmuş. "Mikro faşizmin çekirdeği" imiş. (ne demekse) Başörtüsü dış kaynaklıymış, bilmem kimlerin simgesi imiş, miş miş de miş miş. Bunu söyleyen İlahiyatta hoca. Ona ödül vermeyecekler de bana mı verecekler? Hayırlı işler enişteee.

Derken dün gazetede bir başlık daha: Maliye Bakanı Kemal Unakıtan Avrupa'da yılın Maliye Bakanı seçildi. Kim seçmiş? "Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’a, Londra'da Financial Times grubuna bağlı prestijli ekonomi dergisi The Banker tarafından Avrupa'da Yılın En İyi Maliye Bakanı ödülü verildi." (BBCTurkish.com) 'The Banker' haa. Benim aklıma hemen milleti dolandıran Banker Kastelli geldi, ne yalan söyleyim. Bir Türk bakan neden yabancılar tarafından yılın başarılı bakanı seçilir ki? Ne yapmış da bu ödüle layık görülmüş? Türkiye maliyesini iyi yönettiyse, yabancılara zırnık koklatmadıysa "prestijli yabancılar" neden sevinsin ki? Sakın bunun altında da bir bit yeniği olmasın? Şu meşhur 'Faiz Dışı Fazla' ne demek hocam? Ne olacak bütçede paranız var ama harcayamıyorsunuz, paraya sıkışsanız bile dışardan borç alıyorsunuz ama ona dokunmuyorsuz. Yahu para benim değil mi? harcarım demeyin, o FDF. Onun sahibi var. Dünyayı haraca bağlayan çete zamanı gelince gelip alacak onu. Az buz da değil. Toplam bütçenin yüzde altıbuçuğu. Afrika'daki birçok ülkenin bütçesinden fazla. Ben yiyemiyom sen ye hesabı. Kuruşuna dokunsan enflasyon fırlıyor, borsa düşüyor, faiz çıkıyor,döviz tavan yapıyor. Bat dünya bat! Asgari ücretliden aldığınız vergileri biriktirip hazinede saklarsanız ve kuruşu kuruşuna haraç vermede titiz olursanız ödülü hak edersiniz tabi ki. Helal(!) sana o ödül Kemal abi. Ahsen yengenin de dediği gibi sen "veri gud bir koca"sın. Yürü kim tutar seni. Ama n'olur reca ediyoruz ingiliz bankerleri seni öpmekle yetinsinler.

Gene sınıra geldik. Daha ileri gitmeyelim. Zaten yer de bitti. (yerim dar) Yarın zülfü yare dokunmaya devam.

8 Mart 2008 Cumartesi

öp

"Bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü"
Bir zaman gelmiş eskiye sünger çekmişiz, eskiye dair ne varsa tu kaka etmişiz. Yeni yeni alışkanlıklar edinmişiz. 1932 de Cumhuriyet gazetesi Osmanlı zamanında doğmuş bir kızımızı Belçika'da düzenlenecek "Kainat Güzellik Yarışması" na katılmak üzere seçmiş göndermiş. Klasik bir türk kızı olan Keriman Halis etine dolgun haliyle podyuma çıkmış. Rezil olduğu yanına kar kalmıştır demeyin çünkü birinci olmuş. Kainatın en güzel kızını seçen jüri üyelerinden torpilliymiş zira. Başkan kürsüye çıkmış; "Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa'nın zaferini kutluyoruz. Bir zamanlar sokağı bile, pencere arkasından seyredebilen Müslüman kadınların temsilcisi Türk güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır. Bu kızı, zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzel varmış, yokmuş bu önemli değil... Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene İslamı yenmenin zaferini kutluyoruz. Bir zamanlar Fransa'da oynanan dansa müdahalede bulunan Kanuni Sultan Süleyman'ın torunu işte mayo ve sutyen ile önümüzdedir. Kendini bizlere beğendirmek istemektedir. Biz de bize uyan bu kızı beğendik. Müslümanların geleceği böyle olması temennisiyle Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehlerimizi Avrupa'nın zaferi için kaldıracağız." şeklinde sözler etmiş.

Aradan yıllar geçti, televizyon denen alet popüler oldu, Avrupalılar "Eurovizyon" diye bir yarışma icat ettiler. Biz de katıldık ilk yıllarından itibaren. Eurovizyon günlerini bizim için hüsrana dönüştüren 70 li, 80 li 90 lı yıllar. Spiker tüm ukalalığı ile "törki van poin, la turki ön puan" Hep sondan birinci veya ikinci olduk yılarca. Erkek gönderdik olmadı, kız gönderdik olmadı, Opera dedik, petrol dedik, aşk dedik olmadı. Taa ki Sertab kızımız bir ingilizce şarkı patlattı "la törki" birinci oldu. (yaşasın kötülük) Jüri üyeleri aralarında ne konuşmuştur, tüm Avrupa nasıl organize olmuştur bunu şimdilik bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey var ki enişte bizi bir daha öpmüştü.

Bu iki olayı hatırlamama neden olan iki olay cereyan etti bugünlerde. Biri içten biri dıştan. Anlatacağım ama yazı uzadı. Zaten az önce gazeteyi okuyunca bir üçüncüsü daha gözüme çarptı. Zülfü yare dokunacağız biraz ama ne yapalım. Sus sus nereye kadar? Yarın...

7 Mart 2008 Cuma

istiaze

Söze bir "mesel" ile başlayalım: Mezheb imamımız Ebu Hanife hazretleri ilim öğrenmek üzere ilk hocasının dizinin dibine oturmuş. Hocası "bak evladım, bu elif, bu be, bu te, bu..." diye devam ederken çocuk yaştaki Hazret "hocam hocam durun bir dakika! önce şu elif nedir iyice bir anlat, sonra "be" ye geçeriz" demiş.
*
"İstiaze akla abdest aldırmadır"
Biz herşeyin en başlangıcında ne diyoruz? Euzübillahimineşşeytanirracim. Sığınma anlamında "istiaze" deniliyor. Bu bize Kitab'da emredilmiştir: "Kuran okumaya başlamadan önce Allah'a sığının" mealindeki ayette. Peki neyden veya kimden Allah'a sığınacağız? Kovulmuş olan şeytandan ve onun temsil ettiği tüm kötülüklerden. Bu önemli çünkü iyi, güzel, Hakk için yer açmak ve o yeri temizlemek şart. Yoksa afedersiniz pis bir kaba yemek koymaya benzer. Dünya'nın en güzel yemeği olsa yermisin onu? İştahın kesilir. Büyüklerimizden öğrendiğimize göre öncelik; kötülük ve günah işlememek, işlenen varsa da ondan vazgeçmek, tevbe etmektedir. İyilik etmek, iyi davranmak, sevap işlemek ondan sonra gelmektedir. Önce kötülüğü bi defterden sil. Başlarken çektiğimiz euzünün manasını düşündüğümüzde bu ve buna benzer çağrışımlar ortaya çıkar. Taa Efendimizden itibaren bu şekilde başlamanın mutlaka bir hikmeti vardır diye düşüneceğiz. Bizim bilmediğimiz Allah'a malum olan bu hikmetten pay almak için sindire sindire, tane tane okuyarak Allah'a iltica edeceğiz. Manasını düşüneceğiz, kötülüklerin geçici olduğunu, aslolanın Hakk olduğunu tefekkür edeceğiz, üzerimize bir kir gibi bulaşan şeytan ve onun temsil ettiği kötülükleri bir silkinişte atacağız. Çok şükür, şimdi rahatladık. Tertemiziz, sığındığımız Makam ise En Büyük (Ekber). Artık kim tutar bizi? Şimdi ikinci merhaleleye geçebiliriz: "Bismillahirrahmanirrahim"
*
Burada biraz ara verelim. Gene bir meselle devam edelim: Bir kadıncağız çocuğunun kolundan tutup Ebu Hanife hazretlerinin huzuruna çıkmış. Detayını unuttum ama çocuğun bir alışkanlığını nasıl terkettirebileceğini sormuş. Çünkü zarar veriyormuş. Mesela bal yemek ona dokunuyormuş diyelim. Hazret "bir ay sonra gelin, size cevap vereceğim demiş. Bir ay sonra geldiklerinde çocuğa "evladım, bal yeme, insan bal yemeden de yaşar, bırak bu alışkanlığı" manasında öğüt vermiş. Kadın "Efendim, bunu neden bir ay önce söyelemedin?" diye sormuş. İmamımız "ben de bal yiyordum, önce kendi nefsimde denedim, bir aydır yemedim, tahammül ettim, ondan sonra çocuğa söyledim" demiş.
*
Kıssadan hisse: Ben dün akşam yukardaki satırlara benzer satırlar yazmıştım, sonra birden hepsi silindi. Var bunda da bir hikmet diye düşündüm. Dünden beri İstiazelerim daha bir güzel oldu sanki. Yazıyı bugün tekrar yazdım, silinmedi. Affedin beni, dua edin. Talkın ve salkım hatasına düşmemek lazım vesselam...

2 Mart 2008 Pazar

ses-siz

Efendim, Amerika'da müzik piyasasının plaklar marifeti ile zirve yaptığı yıllarda önüne gelen plak çıkarıyormuş. Her türlü "ses" plağa aktarılıyormuş. hepsinin de bir alıcısı çıkıyormuş. Ama rekoru bir plak kırmış: Diğerlerine göre daha fazla rağbet görmesi sanatçısından veya müzikalitesinden kaynaklanmıyormuş. Plakta "ses" yokmuş çünkü. İnsanlar gidip para verip bu kırkbeşliği alıyormuş. Pikaplarına yerleştirdikleri plakta dinledikleri ses, "sessizlik"miş. Girişimcilik ve pazarlama açısından bakarsanız başlı başına bir başarı öyküsüdür ama biz konunun o yönünde değiliz. İnsanın sessizliğe olan susamışlığıdır söz konusu olan. Çünkü tüm sesler kesildiğinde asıl ses ortaya çıkar. Amerikalıların bunu düşünerek o plağı kapıştığını söyleyemeyiz ama işin deruni -içsel- yönünün ortaya çıkması konusunda bu olay iyi bir "deney" olarak tarihe geçmiştir diye düşünüyorum. Konunun izahını ehline bırakalım:
..........
Müzikte telvin, ikamet edilen yer anlamına gelen makam'ın değişmesi, bir makamdan diğerine geçiştir. Müzik, esasen, kainatta var olan ve kulağı açık ruhların dinlediği manevi müziğin, Bediüzzaman'ın ifadesiyle 'musika-yı İlahiyye'nin dışsal formlarından ibarettir. Evrende sonsuz ses vardır ve bunun notalara, çalgı perdelerine sıkıştırılması, müziğin o sonsuz yankısının yoksullaşması, tekdüzeleşmesidir. Ömer Faruk Tekbilek gibi müzisyenler, bu yoksulluğa düşmezler ve müziğin doğaçlama niteliğini yansıtırlar. Erkan Oğur'un perdesiz gitarı bu yönelişle ortaya çıkmıştır. Jazz müziği, blues'un dili de bunu ima eder. Bir ırmakta iki kez yıkanılmaz. Müzik de böyledir, aynı ses asla tekrarlanmaz, her icra farklıdır ve kişinin ruh haline göredir. Bu doğallık ve zenginlik, Tekbilek gibi sanatkârların elinde ve nefesinde şaşırtıcı bir kıvraklıkla, etkileyici bir biçimde dile gelir. Müzik icra ederken bir tür trans hali yaşanması, kendinden geçilmesi, o esriklik, o sarhoşluk bundandır. Bu bir zikr seansı gibidir. Bu, Tekbilek'in Telvin'de belirttiği üzere, 'Hu'nun sırrıdır. Aslında bütün hikâye, kuyudan yükselen o sestedir. Hu, sırdır, sırların sırrıdır, onu da hiçbir kalp taşıyamaz, nefes, onu mutlaka söyler. Ney, bize, böylesi bir sırrı söylemektedir. Ney, 'ayrılıklardan şikâyet' eder gibi görünse de, gerçekte o sırrı hikâyet etmektedir. Burada aslolan hikâyettir, şikâyet değil. Çünkü, ruh bedene tutuklanmış, asli yurdundan ayrılmıştır. Müzik, bu ayrılığın sesidir. O hicranla inlemektir. Fakat herkes o muammayı bilemez. Niyazi Mısri'nin dediği gibi, onu, çoğu kimse, 'lafız, suret ve cisim zanneder' ama, o, gerçekte manadan ibarettir. Tekbilek, 'kainat titretiştir' diyor, müzik de, işte bunun, yani zerrelerin hareketinin sesidir. Hayatın sesidir. Canlı olmanın, soluk alıp vermenin, var olmanın, kesintisiz tecellinin sesidir. Tecelli, cilve kökünden gelir. Cilve, 'gerdek gecesi, gelinin duvağını açması'dır. Hakikat, kendini açmak ister, tecelli olur. Bu açılma, lahuti bir ses çıkarır. Her türden gerçek müzik böylesi bir sırrın sonucudur. Sırrın açılmasıdır. (S.Yalsızuçanlar)