31 Temmuz 2008 Perşembe

dava

Davanın açıldığını aniden öğrenmiştim: Arabaya bindim, radyo açıldı, pattadanak söyleyiverdi spiker. Sonuçlanması ise düne rastladı. Sonucun ilanı için yaklaşık iki saat televizyonun başında beklemek zorunda kaldım. Olayların gelişimine göre az çok sonucu tahmin etmiştim ama yine de heyecanlandım. Zorunlu olarak odanın dışına çıkmalarımda bile kısa kesip döndüm, ya da kulağım televizyondan gelen seste oldu. Aslına bakarsanız, bana göre çıkabilecek sonuçlar nihai planda istikameti fazla değiştirmeyecekti ama gene de şu zor günlerde bir de böyle bir hayal kırıklığı yaşamak istemiyordum. Tamamen siyasi olan bu davada sonuç da haliyle siyasi olacaktı ve oldu da. Bugünkü başlıklardan "darbe kıl payı engellendi" şeklinde yazan manşet herşeyi anlatıyor aslında. Yapılmak istenen bir "yargı darbesi" idi, solukları yetmedi. Ellerinden gelse menfaatleri için ülkeyi ateşe verecekler hala bir yerlerde pusuda bekliyorlar. Yazıklar olsun. Şimdi ne olacak? Kapatmaktan daha beter edecek bir plan olmaması için dua ediyorum. "Bak biz sizi kapatmadık, şimdi uslu uslu dur, şunu şunu yap, bunu bunu yapma" gibi bir tezgah inanın ki kapatma çıkmasından daha beter olur diye düşünüyorum. Bu atalet devrinin bir an önce bitmesi lazım. Milletimizin hak ettiği yere gelmesi için safralarını boşaltması lazım. İttihat ve Terakki uzantılarına ihtiyacımız yok. Bu ülkeyi ne hallere getirdiklerini okuyoruz. "Vatansever" maskesi ile vatanı paramparça edip bıraktılarını herkes biliyor. Yeter artık, kararı millet versin. Allah hakkımızda hayırlısını nasip etsin. Vesselam...

zelle

Allah'ın rahmeti sınırsızdır. Adem'in tevbesini kabul etti. Bundan sonra da bu sünnet esas alınacaktır. Yani insanın sorumlu tutulacağı husus, günah değil, günahta ısrar etmek, tevbe etmemek ve Şeytan'ın yolundan gitmek olacaktır. Tevbeleri kabul eden ve Rahim olan Allah, eğer insan pişmanlık duyar, Allah'tan aldıklarına sarılır ve Sırat-ı müstakimi takip ederse kurtulur. Günah asli değil, arızidir; doğru istikamet ve salih amel ise aslidir. Aynı şekilde Allah'ın bağışlaması asli, gazaplanıp azab vermesi arızidir. O halde yapılması gereken şey asli olana sarılmak, yani doğru istikamet tutturup salih amellerde bulunmak olmalıdır.
İnsan sahih bir iman ve salih amel sayesinde kurtulur. Başka bir ifadeyle kurtuluş mümkündür, insan da mümkündür..
.....
Dünyaya gelen her insan, özgür ve günahsız olarak doğar, boynunda babasının günah yaftası yoktur. Ancak günaha eğilimlidir, günah işleme potansiyeline sahiptir. Günah işler, cezası kendisine aittir, kimse bir başkasının günahından veya suçundan dolayı sorumlu tutulamaz; günah ve ceza bireyseldir. Tam ve derin bir pişmanlık duyup tevbe etmesi durumunda günahları affedilir, kul hakkı hariç. Kul isterse hakkını helal eder isterse hakkını alır.
"Zelle" yanılma hali olmakla beraber, ayağın kayması ile bir yerden ayrılmak demektir. Şeytan, ilk iki insanın ayağını kaydırınca, bir anda kendilerini cennetin dışında buluverdiler. Dünyada, gündelik hayatımızda da böyle olmuyor mu? Yanlış bir tercih, ani bir karar, kontrol edilemeyen küçücük bir gaflet hali bir anda büyük maliyetlere sebebiyet verebilir. Mesela hız/sür'at tutkusunun ani ve yanlış bir hareketle ölümcül bir trafik kazasına sebep olması gibi. Şeytan'ın onların ayaklarını kaydırması, içlerine vesvese vermesi şeklinde oldu. (3/Al-i İmran, 155; 7/A'raf, 20-21; 20/Taha, 12; Ayrıca bkz. 2/Bakara, 209; 16/Nahl, 94; 3/Al-i İmran, 155.)
Bilmek gerekir ki, hakikatte Şeytanın hiçbir şeye gücü yetmez, sadece yanıltır, vesvese verir, tereddüt ve şüphelere düşürür. İnsana faydalı olacakmış gibi yaklaşır, gerçekte ise ona zarar vermek ister. (Ali Bulaç)

29 Temmuz 2008 Salı

kızım

Sen gittin, içim burkuldu, boşluğa düştüm...
Hemen uyumak istedim, olmadı.
Sen gittin aksilikler birbirini kovaladı.
Sabah güneş doğmak istemedi, bulutlara saklandı.
"İstanbul ağladı" derler ya? aynen öyle oldu.
"Nurhan nerde" diye takılanlara cevap verdim:
"Aynı toprağa basıyoruz, biraz uzakta sadece" dedim,
Dedim ama kalbime söz geçiremedim. (bu bir itiraftır)
Zaten ilk fırsatta pınarları koyverdim.
Sen gittin ama sesini kulağımda bıraktın,
Yüzünü gözümde bıraktın,
Hatıranı evimde bıraktın,
Yıllar önce aldığım çalışma masanı odanda bıraktın.
Babana bir ilk daha yaşattın ya, helal olsun sana!
Alacağın olsun, aşk olsun, aşkın daim olsun.
Gözlerinle yandan bakmanı özledim,
Yüzündeki masum ifadeyi özledim,
Sen gittin, ben seni özledim. (bu da itiraf)
Bıraktığın boşluğa alışmaya çalışıyorum.
Selam eder gözlerinden öperim.
Baban....

24 Temmuz 2008 Perşembe

di-çek

KISSA
Adamın biri, kendisine bir çiçek ve bir kelebek vermesi için Allah'a dua etti. Fakat Allah bunların yerine ona bir kaktüs ve bir tırtıl verdi.
Adam üzüldü. Olanlara bir anlam verememişti. Neden isteğinin tam tersi sayılabilecek şeyler verilmişti ki?
Sonra bu düşüncelerini terketmeye karar verip, sorgulamaktan vazgeçti. "Allah'ın bildiği, benim bilemediğim birşey vardır mutlaka" diye düşündü.
Bir zaman sonra, öylece kendi haline bıraktığı kaktüs ve tırtılın ne durumda olduğunu merak etti. Gördüklerine inanamadı: Dikenli ve çirkin kaktüsten güzel bir çiçek ortaya çıkmıştı. Ve göz zevkini bozan tırtıl bir kelebeğe dönüşmüştü.
HİSSE
Allah ne yaptığını en iyi bilendir. O'nun yolu her zaman en doğru YOL'dur.
Bize yanlış gibi görünse bile Allah'ın takdiridir gerçek ve doğru olan...
Eğer Allah'tan birşey isterseniz ve O size bir şey verirse Allah'a güvenin. O'nun her zaman size ihtiyaç duyduğunuz şeyi uygun zamanda vereceğinden emin olabilirsiniz.
İsteklerimiz her zaman ihtiyacımız olan şeyler değildir. Allah halis dualarımıza mutlaka karşılık verir. Kuşkulanmadan veya şikayet etmeden O'na inanmaya, güvenmeye devam etmeliyiz.
Bugünün dikeni yarının çiçeğidir.
Allah, seçimi kendisine bırakanlara daima en iyisini verir.

22 Temmuz 2008 Salı

2207

Ergenekon'la kalkıp Ergenekon'la yatıyoruz. İlk defa bir gündem hemen eskimedi, bıkkınlık vermedi. Dur bakalım daha neler çıkacak diye merakla bekliyoruz devamını. Söylenenler, yazılanlar, çizilenler kolay yenilir yutulur şeyler değil. Bir sene önce bu gün seçim sandığına oyumuzu atarken ertesi gün çıkacak sonucu bile tahmin edememiştik. Bir sene sonra, bugünlerde yaşadıklarımızı tahmin etmemiz ne mümkün? Kimbilir gelecek sene bugünlerde ne sıcak gündemler bizi meşgul edecek? Ne ülke ama? Herkes bir plan peşinde, mağlup pehlivan misali bir türlü doymuyorlar yenilgiye. Hasan Cemal, yaşadığımız olayları izah eden güzel bir yazı kaleme almış bugün; bir bölümüne buraya aldım:
......
Şunu hiç unutmayın:
Türkiye 2002 yılı sonundan beri bir darbe süreci içinde.
Hedef, AKP’den kurtulmak...
Ergenekon, bu darbe sürecinin en önemli halkası.
Çünkü hem Türkiye’yi askersel bir darbeyle AKP’den kurtarmayı, hem de Türkiye’nin sırtını ABD’ye, özellikle AB’ye dönerek Doğu’ya doğru başka sulara çekmeyi amaçlıyor.
Ama enselendiler.
Yalnız yakayı ele vermekle kalmadılar, aynı zamanda halkın tokadını yediler 22 Temmuz’da, seçim sandığında...
Ama umutlarını yitirmediler.
Bu devirde artık açık askersel darbenin pek öyle mümkün olamayacağını görenler, 22 Temmuz genel seçimlerinden sonra bu kez yargısal darbe için düğmeye bastılar.
Bir başka deyişle:
Anayasa Mahkemesi’nde karar aşamasında olan AKP’yi kapatma davası, 2002 yılı sonundan beri yaşanmakta olan darbe sürecinin yargısal ayağıdır.
Şu da söylenebilir:
Bir askersel darbeyi bu devirde artık kimsenin yemeyeceğini görenler, yargı yoluyla darbeyi dünyaya hukuk diye yutturabileceklerini sanıyorlar.
Ama fena halde yanılıyorlar.
Yine de denemek istiyorlar.
Tıpkı 367’de olduğu gibi. Tıpkı 27 Nisan Muhtırası’nda olduğu gibi.
Ama ikisi de tutmamıştı. Hem seçim sandığında ‘halkın muhtırası‘nı yemişler, hem ‘Çankaya yolu’nu kesememişlerdi.
Şimdi Türkiye, tıpkı bir yıl önceki gibi son derece kritik bir dönemeçte!
Ve malum sorular:
Türkiye, darbecilerle hesaplaşacak mı? Türkiye, siyasal cinayetlerin, komploların hesabını sorabilecek mi? Türkiye, siyasal hesaplaşmaları askersel ya da yargısal darbelerle değil, seçim sandığında milletin oyuyla yapabilecek mi, bunu öğrenebilecek mi?
.......

21 Temmuz 2008 Pazartesi

oğul

Kafa kağıdında öyle yazıyorsa bugün tebrik edeyim o zaman. Hayatıma mana katan, dünya denen misafirhaneden giderken geriye bırakacağım en nadide varlığım sevgili oğlum! Doğum gününü tebrik ediyorum. Senin gelmenle hayatımıza yaz gelmişti, bereket gelmişti çok iyi hatırlıyorum. Yüzümüzde tebessüm olarak bir belirdin ki o tebessüm bir daha kaybolmadı. Baban için söylenen "abi senin yüzün hep güleç" diyorlar ya o sendendir, bunu bilesin. Bu garip babaya ötelerden gönderilmiş teselli armağanısın sen. Çocukluğuna ait hatıralar bende tarifsiz hisler uyandırır hâlâ. Yokluk yıllarımızda açan bu yaz çiçeğini soldurmamak için sarfettiğimiz çabalara senin daha o yıllarda verdiğin katkılar unutulur mu? Süt yok ki karnını doyuralım. Akşam olunca kapı kapı dolaşıp sana süt devşirirdik. Zayıf bir bebektin ama hayata tutunmayı başardın. Babana ömür boyu destek olmak için bu mücadeleyi kazanman gerekiyordu ve kazandın. İnce bir delikanlı olma yolunda her sene sende güzel değişimler gözledim. Dünya nimetlerinin birçoğundan mahrum büyüdün ama babanın sevgi desteği seni besledi. Bu yazıyı yazarken hatırladığım ve boğazıma düğüm, gözüme yaş olarak yansıyan birkaç acı hatıra dışında her günüm seni gözlemlemekle geçti. Çünkü sen hep beni izliyordun. İçimden geçenleri hep doğru tahmin ettin. Sevinçlerim daha yüzüme yansımadan senin kalbine doğuyordu. Birşeye sevineceğimi önce senin yüzünde görüyordum/görüyorum. Üzüntülerimi önce sen hissediyorsun. Senden saklayabileceğim bir duygum olmadı/olamadı. Bunun sırrı sende. Çok düşündüm bu sırrın kaynağını, neticede tek kelime belirginleşti: "Merhamet" Sendeki merhamettir bizi "biz" yapan. Eşyaya/mahlukata karşı geliştirdiğin empati seni hepimizden ayırıyor. Kedi ile kedi oluyorsun, sazınla bütünleşiyorsun, bir çocukla oynarken onun seviyesinden giriyorsun hayata. Bu nasıl bir şey hâlâ anlamış değilim. Rahmetin ve merhametin ana kaynağına görünmez bir "bağ" ile bağlısın Allah-u A'lem. Merhametinin karşılığını aldığının bizzat şahidiyim. Eşya sana torpil geçiyor. Bizim yapamıyacağımız bir şeyi sen kolaylıkla yapabiliyorsun. Hayvanlar seni tanıyor, çiçekler senin elinde hayat buluyor. Mahallenin meczubu bile karşılaştığımız ile anda "Fatih ne yapıyor?" diye söze başlıyor. Hakkında kötü duygular besleyen birine henüz rastlamadım desem abartmış olmam herhalde. Hayatın yeni bir aşaması ile tanıştığın şu son birkaç aydır yaşadığımız bereket ve kolaylıklar bu anlattıklarımı teyit etti. Seninle ilgili ne yapacaksak birden bir ferahlık ve kolaylık beliriyor. İklim değişiyor, yaz geliyor, bereket yağıyor. Ve ben bundan korkuyorum inan ki! Nazardan ve kem gözlerden korkuyorum. Senden laf açıldığında sırrı fâş etmemek için gayret sarfediyorum. Ama bugün dayanamadım yazdım biraz.
Sana bir şey söyeyim mi? aslında Temmuz'un sonlarında doğdun. (26 veya 27 sinde) Talebe baban her işinde olduğu gibi sizi nüfus kütüğüne yazdırırken de tembellik yaptı. Aradan yıllar geçtikten sonra 08.08.1988 tarihinde (saat sekizde dersem yalan olur) topluca yazdırdım. Not almıştım hanginizin hangi tarihte doğduğunuzu ama seninle Mahmut'un doğum tarihlerinizde yanlışlık yapmışım. Nurhan'ınkini zaten bilerek bir gün erken yazdırdım. Dolayısı ile üçünüzün de doğum tarihleriniz doğru değil. Diyeceksin ki, baba senin hangi işin doğru? Bu soruya vereceğim en mantıklı cevap şu olurdu: Evlatlarımın yetişmesi ile ilgili orta bir yol tutturdum ve sabırla uyguladım. Geriye baktığımda yaptığım en doğru icraatın bu olduğuna inanıyorum. Ayrım yapmak doğru değil, hepsinin ayrı bir yeri vardır ama Fatih denildiği zaman bir baba olarak içimde hep iyi duygular beliriyor. Hayatımıza kötü ve kötülük sokmadıysam ne mutlu bana.

Ey Oğul

Bahçıvan ol kıraç yerde gül bitir
Üstünde bülbüller ötsünler oğul
Korkma söyle Hak bir Rasulullah bir
Arkandan yüzbinler gitsinler oğul

Hatayı sende bul gayrıda bulma
Tedbirin almadan önce atılma
Eğri yay olup ta elde tutulma
Ok ol uzaklara atsınlar oğul

Arifle sohbet et alimle görüş
Cahili yok etmek olsun bu döğüş
Din-ü devlet için savaş, esir düş
Köle pazarında satsınlar oğul

Fitneden-vebadan kaçar gibi-kaç
Çünkü ehli İslam huzura muhtaç
Garipleri doyur sen kalsan da aç
Yetimler huzurla yatsınlar oğul

Hiç işin olmasın garezle kinle
Bir kez konuşmadan üç kere dinle
Adl-i Ömer gibi adaletinle
Koyunu kurt ile gütsünler oğul

Nefsine uyupta güvenme mülke
Seninle yücelsin bayrak ve ülke
Adaletle hükmet bu mazlum halka
Seni hep hayırla yad etsinler oğul

18 Temmuz 2008 Cuma

vesile

Sebepler dünyasında hayli ilginç bir olaya sebep oldum geçenlerde. Halamın oğlu Osman'ın en büyük oğlu işitme engelli. Haliyle konuşması da yok. Küçüklüğünden beri onunla çat pat işaret diliyle anlaşıyorum. Nedendir bilinmez bana karşı özel bir ilgisi oluştu. Görünce koşup boylu boyunca beni kucaklıyor, yüzünde gülücükler beliriyor ve sürekli beni ve hareketlerimi takip ediyor. Büyüdü, işitme engelliler okuluna gitti, başarılı bir öğrenci oldu, topluma karıştı, tek başına Alemdağ'dan Göztepe'ye gidip geldi, kısacası kabuğunu kırıp hayata tutundu. Üniversite sınavını kazanıp Gümüşhane'de 2 yıllık okul bitirdi. İşe başladı. Özellikle bilgisayar konusunda kendini geliştirdi.
Babası onun artık evlenmesi gerektiğini düşünüyordu, hatta birkaç girişimde bulunmuş, engelliler okuluna gidip hocaları ile görüşmüş ama nasip meselesi. En son komşularının tavsiyesi ile İzmit Karamürsel'e gitmişler. İşitme engelli kızları olan Bayburt'lu bir aile ile tanışmışlar. Onlar da İstanbul'a gelmiş ve hayırlı iş olma kıvamına gelmiş. Tam dünürlük başlayacakken bizimki yan çizmiş. "Nuh diyor, peygamber demiyor" olayı. Çeşitli bahanelerle istemediğini anlatmaya çalışıyormuş. Zavallı anne-babası çok zor durumda kalmışlar. Arada iletişim problemi olduğu için işleri daha da zorlaşmış haliyle. Karşı tarafa mahcup olmak var, eğer bu bir fırsatsa, fırsatı kaçırmak var ama diğer yandan çocuğun da duyguları var. Çaresizce düşünürken akıllarına ben gelmişim. Onu ikna etse etse Zihni eder demişler. Geçenlerde bir akşam üzeri Osman abi aradı. Durumu anlattı acilen gelmemi istedi. Gittik, Hakan hemen anladı niçin geldiğimizi, pas vermedi, vücut diliyle "boşuna uğraşma" diyordu. İstifini bozmadan maç seyretmeye devam etti. Ben devre arasını bekledim. Televizyonu kapatıp ümitsizce yanına yaklaştım, işaret ve yazı ile sorular yönelttim. Kafası karışık, aslında niye kabul etmediğini kendisi de bilmiyordu, bahaneler üretiyordu. En ilginç bahanesi ise kızın başının kapalı olması idi. Kalbini işaret ederek elektrik almadığını söylüyordu. Gene de ben hayata dair gerçekleri şok sorularla ona sordum. İlk baştan "bana ne" edası ile kaçtı ama sonra sonra düşünmeye başladı. Sen bilirsin dedikten sonra geri çekildim. Artık ümitsizce kalkıp dönüş hazırlıkları yaptığımız sırada birden kağıda "tamam" diye yazdı. Herkes çok sevindi. Kardeşleri, annesi, babası havalara uçuyordu. Ben onu kucakladım, fazla sevinmedim, içimden hayırlısı için Allah'a dua ettim. Gece yarısına doğru eve geldiğimizde buruk bir sevinç vardı bende.
Dün akşam gene Osman abi aradı, "bu Pazar Karamürsel'de nişanımız var, sizi davet ediyoruz" dedi. Ne ilginç değil mi? Allah herkesi birbirine vesile kılıyor. Kimbilir gelecekte bu olay nasıl gelişecek. Bize düşen bir saniye sonrasını dahi bilmekten aciz olduğumuzun idrakine varmak ve hayırlısı için dua etmektir. Allah emek zayiiliği vermesin. Allah(CC), kendi rızasına uygun hayat sürmeyi bizlere nasip eylesin. Cemali ile muamele edip razı olduğu kulların arasına bizleri de dahil eylesin. Cumanız mübarek olsun...
Pazartesi Notu: Nişana gittim. Çok güzel oldu. Allah nazardan saklasın. Şu fotoğraf herşeyi anlatıyor fazla söze ne hacet:

Yaklaşık bir sene sonrasının notu: 12.07.2009 tarihinde bu nevi şahsına münhasır çift dünya evine girdi. Her ikisinin de gözlerinin içi gülüyordu. Zaten mutluluklarını başka türlü anlatma imkanları yok ki! Bir mevsimlik evlilikler devrinde onların işi daha da zor kuşkusuz. Dualarımız onların sonuna dek bir yastıkta kocamaları içindir. Allah yâr ve yardımcıları olsun.

15 Temmuz 2008 Salı

ilk

Yolcunun yolu arada bir Ankara'ya uğruyor. Bu hafta sonu olduğu gibi. Bir telaş bir telaş sormayın gitsin. Neymiş efendim kızını evlendirecekmiş. Sanki dünyada kızını evlendiren ilk ve tek kişi imiş gibi. "Abartma hocam" desem bana da kızacak, neme lazım ağzımı kapatıp uzaktan izleyelim bari:

"O koltuk şuraya, sebzelik eksik gidip alalım. Musluk su kaçırıyor, yenisini alalım, şekerliğin ayağı kopmuş japonla yapıştır. Perde kornişleri duvara bitişik takılmıyor biraz bıçakla kes, yorulduk biraz dinlenelim. Kartonlar birikti aşağıya götürsek çöp konteyneri yok burada. Siz kaçta gideceksiniz, biz belki geç kalırız, Düzce'ye uğrayacağız. Araba güneşte kalmış, yan gölgeye çek. Halıcı daha gelmedi mi? Acıktık. Musluk hala olmadı, tesisatçı mı çağırsak acaba? biz gidip banyo perdesi alalım, kadınlar arı gibi çalışıyor, Nurhan heyecanlı, İsmail telaşlı, endişeli gibi. Yaa işte böyle evlat yuva kurmak biraz meşakkatlidir. Allah yardımcınız olsun. Hadi biz gidip şu damatlıkları alalım. Kızılay kaç kilometre? Kapanmış zaten, Ankara'yı turlamak varmış kaderde. Halil İbrahim enişte de böyle telaşlı mıydı acaba? Kimbilir ne planları vardı rahmetliğin. Vitrindeki yakışıklı resmi ile göz göze gelmek istemiyorum. Hey gidi günler hey. Neydi o Mamak Esentepe macerası. Merdivenle çıkılan mahalle. Gariplerin yurdu. Akşam oldu hadi biraz dinlenelim. İlk namaz, ilk yemek, ilk çay, ilk oturma... Bu evde yaptığın herşey "ilk"ler sınıfında. İlkokul yıllarını hatırla bu ilkler evinde. Alicik Köyü ilkokulu. Evin hemen bitişiği. Cemil öğretmen vardı, Çankırı'lı. Nurhan'ın ilk ilkokulunun adı neydi? "Tuğsavul" gibi bir isim geliyor aklıma. Şirinyer'de cadde kenarında, eve çok yakın, hemen arka sokak. Kabakulak olmuştu da resmini çekmiştin mavi önlüğü ile. Peki acaba İsmail hangi ilkokulda okudu? Hangi yollardan geçerek yolu bizimle kesişti?"

Dedim ya Yolcu'nun duyguları karışık. Konuşma fırsatı bulsam "hamama giren terler hocam" diyeceğim ama olmuyor. Kendi haline bırakalım en iyisi. Daha yapacak çok iş var. Elbet bizim de ona destek olacağımız günler gelecek.

11 Temmuz 2008 Cuma

ihlâs

Kader oluğu altında uyu!..
Uyurken sabra yaslan, önce uyur görün, sonra tam uykuya dal!..
Hakikate erişirsin.
Ta'zim insanı küçültmez, bilâkis yüceltir.


Başına gelecek bir iş olursa sabır eliyle karşıla!
Şifâ buluncaya kadar dur; bağırma, çağırma!..
Şifâ gelirse şükr eliyle al!
Celâl perdesi açılırsa secdeye kapan!..

ALLAH, Peygamber sevgisini, fakirlik hâli ve belâ takip eder.
Belâ karşısında dağ gibi olmalısın...
İman sahibinin çoğu hâli, sıkıntıyla geçer.

Elindeki şeyler çok bile olsa yine de sıkıntı içindedir.
Çünkü, bağlanmış olduğu birçok prensipler vardır.
Onları yerine getirmek güçlüğü içinde kıvranır.
Dünyada ancak bir prensibe bağlı olmayanlar rahat eder.
Onlar da hiçbir dîne söz vermeyen dinsizlerdir.
“ALLAH'dan başka ilâh yok.” dediğin zaman bir dâva peşine düşmüş, oluyorsun.

Her dâvada Şâhid isterler.
Şahidi olmayan dâvayı kaybeder.
Bu durumda Şâhid, emirleri tutmak ve yasakları bir yana atmaktır.
Bu lâf boş değildir.
Derinliğine süzül, dal!..
Hiçbir söz amelsiz kabul edilmez
Hiçbir amel de ihlâs olmadan makbul değildir,
İhlâs Peygamberin yoludur.

Dr. Münir Derman

10 Temmuz 2008 Perşembe

gözlük

Bir resmim vardı, vesikalık. Siyah bir gömlek, üzerinde beyaz yuvarlak noktalar, gözümde gözlük, muhtemelen ortaokul veya lisenin ilk yılları. Pazarören'den Kayseri'ye muayene olmaya gittiğimi, Gevher Nesibe Tıp Fakültesinde muayene olduğumu, İmam Hatip Lisesinin yatakhanesinde bir gece misafir öğrenci olarak kaldığımı hatırlıyorum. Hatırlayamadığım ne kadar süre o gözlüklerle dolaştığım. Sadece okuma için değil sürekli takmak içindi ama kaç sene dörtgöz olarak dolaştığımı unuttum. Lisede de Üniversite de gözlük takmadım. İş hayatına geçince zaten gerek kalmadı. Ta ki bugüne gelene kadar. Bugün hayatımda bir devir kapandı. Tekrar gözlüklendim. Son zamanlarda okumakta zorlanıyordum, harfler çatallanıyor, bulanıklaşıyordu, kitabı geri ileri hareket ettirme gereği duyuyordum, başıma ağrı giriyor, gözüm yanıyordu. Bir arkadaşın akrabası göz doktoru imiş, bir muayene olayım dedim. Okuma gözlüğü gerekiyormuş. Gözümün derecesi +1,50 ama ilk baştan +1,25 le alışırısın sonra tekrar muayene eder yükseltiriz dedi. Böylece gözlüklü hayata birdenbire geçmiş olduk. Gözlük burun ucuna yakın, çevreye ve uzağa bakarken gözlüğün üstünden görme alıştırmaları yapıyorum. Devri alem döndükçe biz böyle farkına varmadan karşılaşmamız gerekenlerle, yaşamamız gerekenlerle buluşuyoruz. Olmaz, yapamam, edemem diyemezsiniz. Oldu bile. Bir nevi "dedelik" pozisyonuna hazırlık olsa gerek. Allah hayırlısını versin. Tabi ki herşeyin çözümü bu kadar basit olmuyor. Varsın zor olsun, basitine de, zoruna da kurban olayım. O'ndan gelen herşey başımın üstüne... Vesselam.

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hu...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hu...

Bî karardır felek, daim döner durmaz bir an,
Dursa bir an, ne yer kalır ne gök kalır be yâ hu...

Kâh-ı zulmet, kâh-ı envâr birbir ardın devreder,
Kâh-ı lütuf, kâh-ı kahır, ondan olur be yâ hu...

İmtihan için oluptur daima neş'e, azâb
Sen, "sen"i bilmek içindir, kahrı lütfu be yâ hu...

Fâniya vird-i daim et bu sözü her zaman,
Gece gündüz hatırından hiç çıkmasın be yâ hu

9 Temmuz 2008 Çarşamba

üçaylar

......
Dünyanın ne Ergenekon’u biter sevgili dostlarım, ne siyasi karmaşası, ne parti kapatmaları, ne krizleri!.. Biri bitse diğeri başlar. Bunlara yeterinden fazla ilgi gösterir, tüm merakımızı tahsis eder, tüm vaktimizi ayırırsak, geleceğe yatırım yapacak mecalimiz kalmaz. Çünkü tasavvurumuz istikametinde sonuçlanmayan her olay moralimizi bitirir.
Biz fark etmeden mübarek geceler geçer… Mübarek günler gelir geçer… Mübarek aylar gelir geçer. Halbuki bunlar, içinde yeni ikramlar bulunduran büyük İlâhî ikramlardır…
Cenab-ı Hak’kın, sevip yarattığı (sevmeseydi yaratmazdı) kullarını günahlarından arındırıp (günah kazanacağımızı bilerek yarattı) bir şekilde Cennet’le mükâfatlandırmak (çünkü ilk insanları Cennet içinde yarattı) için yarattığı “bahane”lerden, “vesile”lerden biridir. Allah insana o kadar değer veriyor, ebediyen mutlu olmasını öyle çok istiyor ki, insanı affetmek için kendine vesileler yaratıyor...
Cuma günleri af vesilesidir...
Kandil geceleri af vesilesidir...
Üç aylar ve Ramazanlar af vesilesidir...
Uğradığımız adaletsizlikler, haksızlıklarla birlikte, hastalıklar sebebiyle çektiğimiz çilelerle sıkıntılar da af vesileleridir.
Kısacası, Allah bizi affetmeye hazır! (Sadece biz bir birimizi affetmeye hazır değiliz) Bekliyor ki, insan kendi değerini idrak etsin ve tövbe ile arınma yoluna girsin. Kendi değerini idrak edemeyen insanın Allah’ı idrak etmesi mümkün değil! Boşuna mı Hz. Mevlana, “İnsan önce kendisini okumayı öğrenmeli, kendisini okuyamayan insanın başka kitaplar okuması ona bir fayda sağlamaz” diyor. Nitekim hayat, “okumuş cahiller”le doldu! Kendini okumaktan aciz bir sürü “diplomalı”, hayatı okudukları zannıyla millete yön vermeye kalkışıyor! Tabii işler bir türlü düzelmiyor. Keşke herkes haddini bilse; insanlar başkalarını “mükemmel”leştirmekten vaz geçip kendileri “iyileşme”ye çalışsalar...
Madde ile mânâ arasındaki denge mânâ aleyhine git gide bozuluyor. “İyi Müslüman” olma çabasında olan duyarlı insanlar bile, adım adım duyarsızlaşıyor: Bir adım, bir adım daha derken, bin bir tuzaktan birine yuvarlanıveriyoruz!
Hayatı “Bana ne”ler şekillendiriyor…“Fakirse bana ne!.. Düşkünse bana ne!.. Garipse bana ne!.. Cahilse bana ne!..”Neymiş, efendim?.. “Her koyun kendi bacağından asılır”mış. Yalnızlaşmamız işte bu noktada başlıyor. “Cemaat dini”ni bireyselleştirip, bireyselliği bencilliğe dönüştürmüşüz… Uzun zamandan beri sadece kendimiz için çalışıyor, kendimiz için üretiyoruz. Kendimiz için satıyor, kendimiz için yaşıyoruz. İslâm’daki “teavün” düsturunun yerini, “insan insanın kurdudur” anlayışı almış… “Ben tok olayım başkası açlıktan ölsün” idraksizliği, fertler arası kavgalardan sonra terörü, hatta savaşları besler hale gelmiş…
Bu anlayış (daha doğrusu anlayışsızlık) vahşi kapitalizmin tuzağıdır bize… Maalesef biz de bu tuzağa düştük! Hepimiz belirli ölçülerde dünyevileştik. “Fani dünya”dan fena halde etkilendik. “Benci” merkezler oluşturup salt kendi merkezimize yöneldik.Oysa İslâm “infak=yardımlaşma” dinidir. Yardımlaşmayı sevmeyen Müslümanlar ise kendi lüksüne lüks katmaya çalışıyor. İmanımızda bile yer yer kırılmalar oluşuyor. Bu kırılmalardan arınıp “Tarik-i Müstakim”e (doğru yol) yönelmek için, hepimizin nefis muhasebesine ihtiyacımız var. Fırsat bu fırsattır.
Çünkü bir dahaki üç ayları göremeyebiliriz. Mübarek olsun.
(Yavuz Bahadıroğlu)

8 Temmuz 2008 Salı

ayı

Henüz ortamektep talebesi idim. Köyde bir iş yapıyoruz. Hapisten yeni çıkan Veli emmime bir iş yaptırıyoruz. Annem ve Mehmet de var. Veli amcanın içerde kafası oldukça karışmış olmalı ki ileri geri konuşuyor. (belki de beni deniyordu, çünkü daha sonra namaz kıldığına şahit olduk) İnanca yönelik, ahiret gününe yönelik tereddütlü ifadeler, hatta Allah saklasın küfre varan laflar ediyor. Tabi bu arada benim okumuş biri olarak müdahele etmemi beklemiş annem ve kardeşim. Saygıdan mı, korkudan mı, yoksa başka bir nedenden mi bilinmez fazla konuşmayıp sükut ettim. Veli emmi gidince benden 2 yaş küçük kardeşimden büyük laflar işittiğimi dün gibi hatırlıyorum. "Sen nasıl okumuşsun, buna niye cevap vermedin. Olmaz olsun senin gibisi" şeklinde yüklendi bana. Annem de Mehmet'ten taraf oldu. İlginçtir bu tavrım hayatım boyunca değişik şekiller alsa da devam edip gitti. Bir kavgada kenara çekilirim. Yakınımdakiler bu konuda beni hep eleştirmişlerdir. Pısırıklıkla suçlandığım da oldu, "yazıklar olsun senin erkekliğine" denildiği de oldu. Kendi açılarından haklı olabilirler ama bu bende bir huy, ne yapıyım?

Peygamber Efendimiz (S.A.V):
- Ahir zamanda fitne olacak, buyuruyor.
- O zaman ne yapalım Ya Resulallah diye soruyor Ashab-ı Kiram,
- Evinize kapanın, katılmayın! buyuruyor.
- Peki evimize kadar gelirse?
- Hazret-i Adem'in hayırlı evladı gibi olun! buyuruyor.

Hayrılı evlad ibadeti kabul olan ve öldürülendir. "Öldüren gibi olmayın, mazlum olun, el kaldırmayın, birbirinizle çarpışmayın"

Pekiii. Senin bu yaptığına ne denir. Hem bütün bunları söylüyorsun, sonra da tam tesini yapıyorsun. El kaldırıyorsun. "Eline ne geçti?" O eller şahit olacak unutma. Pişmanlık da sana yetmez, seni ateş temizleyecek. Yontulmuş kalas da olsan odunsun sen odun! Hayvanlar aleminden "Ayı"ya benzedin. Vesselam...

6 Temmuz 2008 Pazar

erdem

Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm


Bir zamanlar dilime pelesenk olan bu beyitin şairi Hakka yürüdü. Erdem Beyazıt abimiz dünyasını değişti. Allah rahmet eylesin. O'nu en son Rasim Özdenören'in yanılmıyorsam ellinci sanat yılı etkinliğinde görmüş ve dinelmiştim. Meğer kanser hastası imiş ve düne kadar katlanmış bu dünyaya. Zaten "ölümsüzlük" iksirinden tattığı için perdenin öbür tarafına geçmek O'nun için zor olmamıştır İnşaallah. Bunca hengamenin arasında ölüm gerçeği bizi kendimize getirmeye yetiyor da artıyor bile.

Hicret Burcundan

Elveda Vatanım; doğduğum toprak
Bedenimin eczası;
Akan suyu biten meyvası
Damarlarımda kan olan!
Acizlendiğimde gözyaşları dökerek
Üstünde umutlar yeşerttiğim;
Sokaklarını, bahçelerini, çeşmelerini
Ezbere bildiğim. Anılarımın tarlası;
Kimliğimin mayası;
Çocuklarımı büyüttüğüm;
Kadınımla paylaştığım;
Anamı babamı emanet ettiğim toprak,
Elveda!

Güle güle Erdem'li insan. Yolun açık olsun. Allah yâr ve yardımcın olsun.

5 Temmuz 2008 Cumartesi

kal

"Ergenekon'un planladığı eylemler için, “Bunlar gerizekalıların bile inanmayacağı işler” yorumunu yapan Baykal, “Muhalefet hiç kuşku yok mağdurların mazlumların avukatıdır, hakkı yenenlerin, bu benim onurumdur" (NTV yayını)

Demek mağdurların mazlumların avukatısın ha? Sırf başını örttüğü için üniversite kapısından gözü yaşlı geri dönen, okumak için yurt dışına gitmek zorunda kalan kızlar sana göre mağdur sınıfına girmiyor mu ey Baykal? Yazıklar olsun! Başka diyecek birşey bulamıyorum sana.

Sevgili dostlarım,
Sohbetlerimizde arada bir yeri geldiğinde "ben bu ülkenin tüm insanlarını ayrım gözetmeden seviyorum. Bu bağlamda ben Deniz Baykal'ı da seviyorum" derdim ya? Hepinizden özür diliyorum. Bu andan itibaren söylediklerim hükümsüzdür. Bu "adam(?)"ın ismini bile ağzıma almak istemiyorum. Bu konuda öncelikle kendi kendimi, sonra sizi yanıltmışım özür dilerim. Torununu alıp bayram namazlarına gitmesi, Edebali'nin öğütlerini duvara asması gibi hafifletici nedenler bile benim bu kabahatimi mazur gösteremez. Fena halde yanıldım sayın seyirciler. Mümkünse bu şahısla aynı toprakta yaşamak istemiyorum. Ev kendimin olmasa Trakya topraklarına taşınırdım inanın ki! O trakyaya gelirse ben Anadolu yakasında misafirliğe gelirdim. Yüzünü görmemek için gayret sarfedeceğim. Gazetede resimlerinin bulunduğu yeri elmile kapatıp okuyacağım. Televizyonda O çıkınca zap zap zaplayacağım. Sinirlerim altüst oldu. Tansiyonum çıkıyor, başıma ağrılar giriyor, yeter artık. Benden bu kadar. Eğer kaybetmekse ben imtihanı kaybettim arkadaş. Allah affetsin. Pes, pes, pes. Vesselam...

3 Temmuz 2008 Perşembe

gündem

Dün aklıma gelen ihitmal meğer birileri tarafından zaten planlanmış. Aman Allah'ım, bu adamlar çıldırmış. Düğmeye 7 temmuzda basacaklarmış. İnsanın kanını donduran gelişmeler bunlar. Bakın neler yapacaklarmış:

İddiaya göre aramalarda ele geçirilen belgelerde, "yaz döneminde" darbe için kaos ortamı yaratma hazırlığını ortaya çıkarıldı. Gizli yapılanma, 7 Temmuz'da verecekleri startla, 40 ilde ADD aracılığıyla izinsiz mitingler düzenleyecek, buralarda polis ve halk karşı karşıya getirilerek, silahlı çatışma ortamları yaratılacaktı. Örgütteki gazeteciler yapacakları yayınlarla toplum üzerinde "buhran" ortamı yaratacak, sabıkalı "sahte Yeşil" Osman Gürbüz liderliğinde Jİ- TEM ve itirafçılardan kurulacak 30 kişilik özel ekip ise cinayetler işleyecekti. ATO Başkanı Sinan Aygün ülke ekonomisinin kötüye gittiği yönünde açıklamalar yapacak, hatta AKP'ye alternatif bir parti oluşumu sağlayacaktı.
Yaratılan bu kaos ortamında da "yaz darbesi" için düğmeye basılacaktı. 7 Temmuz günü 40 ayrı ilde Atatürkçü Düşünce Derneği'nin şubeleri aracılığıyla "Yargıya Sahip Çık" adıyla izinsiz mitingler düzenlenecekti. Böylelikle polis ve halk karşı karşıya getirilerek, arbede ile silahlı çatışma ortamları yaratılacak. Bu olaylar halk isyanına dönüştürülecekti. (Sabah Gazetesi)

Bu "sahte yeşil Osman Gürbüz", kendi öz kardeşini ve abisini gözünü kırpmadan katleden bir cani imiş. Varın gerisini siz hesap edin. Önce kendileri gibi düşünen insanları meydanlara toplayacaklar, sonra karışıklık çıkınca rastgele ateş açılacak, ölen öldüğü ile kalacak. "Olur mu canım?" demeyin, yapar bu caniler.

Şovmen Sinan'a ne demeli? Adamın evindeki iki kasanın birinden 3 milyon euro çıkıyor. Kendisi Türk milliyetçisi olduğundan yabancı paraları toplayıp imha etmek için biriktiriyor, en sonunda tüm dünyada sadece YTL kalsın diye uğraşıyordur(!) herhalde. Vay anasını sayın seyirciler. Bu günleri de mi görecektik.

Yahu ben aslında bu tür konularla blogumu kirletmek istemiyorum. Hayatın sevgiye dair yönünden pencere açmak niyetim ama öyle gelişmeler yaşanıyor ki değinmemek mümkün değil. Kanıma dokunuyor açıkçası. Allah güzel ve yalnız ülkemi her türlü kötülükten korusun. Vesselam...

2 Temmuz 2008 Çarşamba

bay

Dün sabah erken saatte yola çıktım. Araçtan indiğimde bastığım toprak Ankara toprağı idi. Ankara'nın Sincan ilçesinde bir cadde. Sincan denince hemen akla başka çağrışımlar gelir ama benim onu düşünecek durumum yoktu. (meraklısına: tank izine rastlamadım) Zira 3,5-4 saatte geldiğimiz Ankara'da bir iki saatte işlerimizi halledip Düzce'ye doğru yol almamız gerekiyordu. Temmuz'un bu ilk gününde bizim hayatımız olanca hızıyla devam ederken meğer başka yerlerde bizi sollayıp geçen hızda gelişmeler oluyormuş. Fatih aradığında saat 10 cıvarı idi. "Baba Ankara karıştı, dikkat et seni de içeri almasınlar" diye espiri yaptı. Ooo, gerçekten de Ankara'da neler olmuş neler de bizim ruhumuz bile duymamış. Eski Birinci Ordu komutanından tutun da, halen ADD genel başkanı E. Generale varıncaya kadar birkaç düzine insan gözaltına alınmış. Gazeteciler, ATO başkanı şovmen Sinan da bu kervana katılmış. Ne diyelim sıcağı sıcağına el yakan bir durumla karşı karşıyayız. "Kapışma" nitelemesi hafif kalıyor bu durum için. Savaş desek olmaz çünkü henüz silah sesi duymadık. (Allah korusun) Menfaati için yorgan yakan güruh ne yapsa yeridir. Allah şerlerinden bizleri korusun. Kimin haklı kimin haksız olduğunu bilecek kadar malûmâta sahip değiliz ki yorum yapalım. Ama daha düne kadar yargı fetişizmi yapanlar, birden hedef tahtasına yargıyı yerleştirdiler. Ellerinden gelse savcıyı ve mahkemeyi boğacaklar. Beyler, hani yargı bağımsızdı? Hani yargıçların her dediği "ayet(?)" gibi kabul edilmeliydi? Ne oldu, niye saldırıyorsunuz? Medya araçlarında sırayla resmi geçit yaparak kafaları bulandırma gayretleriniz niye? Bu ülkede herkes eşit ama siz daha mı eşitsiniz? Açıkça söyleyin, birilerine suç işleme özgürlüğü verilmesi midir isteğiniz? Haklısınız, tuz koktu bu ülkede "Adalet" sistemi çöktü. İnsanlar daha "insanca" yollarla sorgulanabilir, bilgilerine başvurulabilir, delil toplanabilir ama bu ilk değil ki! Bir milletvekilinin evi gece yarısı basılırken neredeydiniz?
Amaaan! Bazen karamsarlık had safaya geliyor. Güzel ülkem ne hallere düştü. Bakıyorsun ekranlara, aynı bıkkınlık diğer tarafta da var. Herkes tedirgin. Neyi paylaşamıyoruz Allah aşkına? Maksat "insanın mutlu olması" değil midir? O zaman bana mutluyum diyen birini gösterin. Mutluluktan zil takıp oynayanlar perde gerisinde, gölgelerini bile gizlemeye başladılar. Kimin eli kimin neresinde belli değil. Partiyi kapatmaya çalışanlar kim, bu operasyonları kim yaptırıyor, bunların bağlantısı var mı, onların da üstünde bir kukla oynatıcısı varsa dünyanın hangi bölgesinden? Alman mı, Amerikalı mı, İsrailli mi, İranlı mı, Arap mı, Rus mu? Kim, kim kim? Ben sıradan bir Türk olarak, Türkiye vatandaşı olarak ne yaparsam "Türk" gibi davranmış olurum? Deniz Baykal gibi bir karabasanın ülkemin üzerinden kalkması için ne yaptıysak olmuyor. CHP'ye oy vermenin dışında her yol denendi. Yoksa göremediğimiz çare bu mu? "Daha neler?" demeyin, bu ülkede imkansız diye bir şey yok! "Başbakan Baykal" tamlamasına kulağımız alışır da kalbimiz nasıl alışacak. Allah'ım, bu imtihan bizim kapasitemizi zorluyor. Beterin beterinden bizleri sakla Ya Rabbî.
Son Düzce seferimizi yarına bırakalım. Zira Mahmut'a öyle kıyı köşe değil, baş köşe layık. Mahmut'a selam, yola devam. Yola ayaklarını sağlam basanlara selam olsun. Vesselam...