1 Ocak 2009 Perşembe

bir

Eylülde 6, ekimde 4, kasımda 3 ve aralıkta 1 yazı. Sadece bir yazı. Bugün birinci ayın biri. Nihayet ben klavyenin başına çöküp yazmaya başlıyorum. Son birkaç ay oldukça yoğun geçti. Şimdi bunca ayrılıktan sonra oturup bu yoğunluğu yazacak değilim. Hele üzerinden biraz zaman geçsin yazarız, acelesi yok. Hoş zaten hepsi "yalan dünyanın yalan işleri" Üzerinde durmaya değmez aslında ama nedense bir yere yazalım da belki ilerde turşu niyetine birilerine lazım olur diye düşündüm herhalde. Kafam hala karışık kusura bakmayın. Ne zaman düzelecek inanın onu ben de bilmiyorum. Bildiğim tek şey: zaman ırmağı akıyor. Daha dün gibi hatırladığım günlerde, 2009 yılını ulaşılmaz uzaklıkta bir tarih olarak hissederdim. "Belki o tarihte ölür gideriz" diye düşünürdüm. Bugün o uzak yılın birinci günü ben hala yaşıyorum. Gerçi hayatta önemli bir aşama olan "emeklilik" dönemine girmek üzereyim ama etrafımdakiler hala genç olduğumu söylüyorlar. Sanki genç olmak çok matrak birşeymiş gibi. Şimdiki gençleri de gördükten sonra gençlik kelimesi bile rahatsızlık veriyor.



Bugün yazıya yeniden başlamamın asıl nedeni dünkü gördüklerimi sizlerle paylaşmak: "ikisıfırsıfırsekiz" sona ermeden borcumu ödeyim diye karar aldım. Sevgili arkadaşımı aradım. Ortada bir yerde buluşalım dedik. O Yenibosna'dan, ben Küçükyalı'dan çıkıp Eminönü'de buluşacaktık, öyle de oldu. Karla karışık yağmurlu bir kış günü önce Kadıköy'e oradan da vapurla karşıya geçtim. Buluşma noktamız olan Yeni Cami'ye girmeden yukarı çıkıp tahtakale havası kokladım. Gene adamlar o dar sokakta bağırıp duruyorlardı, şifreli şifreli laflarla. Yandaki dövizciden dolarları alıp hızla indim yokuşu. Tarihi camilerde yabancı gözlerin kendilerine ayrılan bölmeden kimbilir hangi duygularla bakışları altında oluyorsunuz. Yaz-kış farketmez. Gene birkaç grup gelmiş kimi oturarak, kimi ayakta, kimi fotoğraf çekerek etrafı inceliyordu. En öne, mihrabın birkaç saf arkasındaki yere gidip namazımı kıldım. Yan tarafta hocanın hutbe okuduğu mimberde restorasyon çalışması olacak ki iskele kurulmuş. Namazdan sonra fetih suresini okurken bu iskeleye takıldı gözüm. Tek kelimeyle utandım. Bu yapıyı korumak için gayret gösteriyoruz, para harcıyoruz güzel de, şu iskelelerin görüntüsüne ne demeli? Yahu bu kadar para verdiğiniz firmaya yeni iskele kurma şartı getirilemez mi? Yeni veya temiz iskele kurmak maliyeti çok mu artırır? İnanın çok berbat görünüyor. O güzelim mermerlerin, çinilerin, ahşap işçiliğinin yanında sırıtıyor. Kimbilir kaç inşaatta kullanılmış buraya kurulana kadar. Her renkten boya kalıntıları mı dersiniz, paslanma ve ezilme mi dersiniz her türlü yamukluk var. Yakıştı mı şimdi bu? Kimdir bunun sorumlusu, nerde kaldı ecdada saygı, nerde kaldı insana saygı, nerde kaldı estetik vs.? Deveye ne demişlerdi? Medeniyet dediğimiz şey bir incelik, zerafet, letafet ve birikim meselesi olsa gerek. Kimbilir o restorasyonda çalışan kişilerin kıyafetler nasıldır. İyiki onlar çalışmalarına tesadüf etmedim. Medeni olmanın yolunun "mim" olmaktan geçtiğini bu insanlara kim söyleyecek? Bir "Molla Kasım" gerekdiği kesin de nerde kaldı, niye gecikti onu bilmiyoruz. Hikmet-i Hüda denilen noktada duralım. Vesselam....

Hiç yorum yok: