19 Temmuz 2009 Pazar

orhan

Bugün bir arkadaşımızı daha ebedi yolculuğunun diğer tarafına uğurladık. Orhan Şengürbüz'le çok uzun süre öncesine dayanan bir tanışıklığımız vardı. Belki de İzmir'e dayanan bir tanışıklık bu. İstanbul'da az bir süre aynı ortamda çalıştıktan sonra yollarımız ayrıldı. O, kanalların spor servislerinde spikerlik yaptı. Ben başka kanallarda yöneticilik yaptım. Dün bir duydum ki Orhan kardeşimiz beyin kanaması geçirmiş ve 12 yaşındaki oğlunun gözü önünde vefat etmiş. Acı bir ölüm doğrusu. İşin daha ilginç yönü hanımı kanser hastası imiş. Bir kere tedavi olup iyileştikten sonra geçenlerde tekrar nüksetmiş. Şimdilerde hastahanede tedavisi devam ediyormuş kadıncağızın. Orhan, iş çıkışı hanımını ziyaret etmiş. Oğlunu alıp eve giderken yolda beyin kanaması geçirmiş. Arkadaşlar onun hiç bir hastalığının bulunmadığını, sapasağlam olduğunu söylüyorlar. Eee ölüm bu, hasta, sağlam, genç, yaşlı ayırmıyor.

İlahiyat Fakültesi Camii'nin avlusu tanıdıklarla dolup taştı. Gel gör ki ezan okunduğunda o kalabalıktan çok azı içeri girdi. Arada bir duvar var, bu dışarıdakilerin camiye girmeme/girememe inatlarında bizim de bir sorumluluğumuz var mı acaba? Ne yapsaydık, nasıl yapsaydık bu insanlar "haydin kurtuluşa" davetine icabet ederlerdi? Özellikle o kadınlar başlarını rengarenk örtülerle örtüp sanki hiç görmemiş gibi tuhaf tuhaf cemaati seyretmek yerine fevkhaneye girselerdi ne iyi olurdu. Namaz kılmayı bilmiyorlarsa bile içeride olup biteni yüksekten görselerdi, içlerinden birkaçı namaz kılmaya başlardı belki de. Onlar öyle yapmadılar, kenarda öbeklenip beklediler. Orhan kardeşimizi mezarlıkta da yalnız bırakmadık son anlarında. Yıllarca önce vefat eden annesinin mezarının üzerine defnedildi. Kadıncağız 1923 yılında doğmuş. Ay, gün rakamları yerine "patates zamanı" diye bir ibare yazılmış mermere.

Benim annem de her soruşumda "oğlum sen kiraz ayında doğdun" der.

Vesselam...

Hiç yorum yok: