7 Temmuz 2009 Salı

rastladıklarım

10 günden fazla süren bu seferki yolculuk sonunda "rastladıklarım" başlığı altında size bilgi vereyim diye düşündüm. "Karşılaşmalar" da diyebiliriz. Yolcu ile yoldakilerin mekansal buluşmalarına birlikte göz atalım:
*
Trendeki "kara"
*
Bilet alırken tekli koltuk mu, çiftli koltuk mu diye tercihim sorulmadı. Ne önemi var ki, nasıl olsa teslim olup, "bismillah" diyerek yola çıkacağız ya? İlla tekli koltuk olsun demek aykırı kaçardı. Ama önce sizi bir gün öncesine götüreyim: Gece yolculuk yapayım diye en son trenden bilet almak üzere gittim. "şansınız varmış tek kişilik yer var" diyerek girdi bilgisayara biletçi. Sonra suratı ekşidi, bir problem vardı besbelli. "Bayan yanı olduğu için bu bileti size satamam" dedi. Hani çok ısrarkâr olmadım ama ilk hayal kırıklığımı yaşadım o akşam. "Eh ne yapalım bari yarın sabah ilk trenle gideyim, bu vesile ile Türkiye'de ilk hızlı tren yolculuğumu da yapmış olurum" dedim. Lafı uzatmayalım, sabah 07:25 te trene bindim. Numaram ikili koltukta cam kenarına denk geldi. Bir süre yanıma gelen olmadı. Gazetelere göz atarken bir yandan da gözlüğün üstünden koridoru kolluyordum. Gelip geçenlerden birinin rahatımı bozacağı tedirginliğindeydim, ki öyle oldu. Hayli kilolu, siyah gözlüklü siyah giysili orta yaşlı bir bayan geldi oturdu yanıma. Şu işe bak. Dün akşam bayan yanı diye beni trene almayan demiryolları bu sabah treninde yanıma bir bayanı oturttu. İçimden, bileti alırken "erkek yanı" diye not mu düşürtseydim diye geçirdim. Türkiye'de kadının adı yok diyenlerin kulaklarını çınlattım gülümseyerek. Aslında "erkeğin adı yok!" Yanımdakini "yok" sayarak gazete okumalarıma devam ettim. Istanbul'u çıkınca kadın karşı boş tekli koltuğa geçti. Ben eski rahatlığıma kavuştum. Derken İzmit'ten binen bir yolcu her ikimizin de rahatını bozdu. Kadın öfleyerek püfleyerek yanıma oturdu ve belki bir saat hiç konuşmadan gittik. Bir bayan için uzun bir süre sayılan bu susma süresinin sonuda bana alakasız bir soru sorarak konuşmayı başlattı. Benim sizle paylaşmak istediğim konu da bundan sonraki bölüm. Hanımefendi(!) tipik bir beyaztürk. Eskişehirde oturuyor, üniversitede çalışıyor, kızı Istanbul'da okuyor ve onu ziyaretten dönmekte. Söz dönüp dolaşıp ülke meselelerine gelince bu familyanın ne kadar dar düşündüğünü, çağdaşlık adı altında ortaçağdan bile geride olduğunu anlıyorsunuz. Hislerimin beni yanıltmadığını canlı canlı görme fırsatı buldum. Kendileri gibi düşünmeyen çoğunluğu "böcek" gibi görüyor bunlar. Ellerinden gelse ezecekler. Beni, okuduğum gazetelere göre değerlendirip "ürkmüş" ve hemen karşı koltuğa atmış kendisini. Bunu itiraf etti konuşmamızın bir yerinde. Ama konuşmalarıma, görüşlerime ve düşüncelerime de bir anlam veremiyormuş. Aslında ben "çağdaş" bir insan gibiymişim ama nasıl oluyor da Sabah, Star, Zaman okuyormuşum. Onlar şöyle imiş, böyle imiş. O kadar açmazlar içinde ki haliyle köşeye sıkışıyor. O anlarda amansız bir faşistten daha katı oluyor, kesmekten atmaktan, kovmaktan bahsediyor. Çağdaşlık bu mu? Eskişehir'den bahsediyor övünerek. Ben, yolsuzlukları anınca da "önemli değil, herkes çalıyor, hırsız olsun, yolsuz olsun ama yeter ki 'bunlar' dan olmasın". Bunlar dediği mevcut iktidar. Yol yapımlarından, hızlı trenden bahsediyorum, "yapsınlar" diyor. "Güzel işler yapıyorlar, yapacaklar ama yakında çekip gidecekler, herşey bize kalacak" Çağdaşlık, Laiklik vs bildik teranelerle bozuk plak gibi aynı şeyleri tekrar etti durdu. Ben artık gülmeye başladım. Yapılacak birşey yok, ümitsiz vaka. Nesli tükenmekte olan bu güruha son demlerinde gülüp geçeceksin. Kara Tren çok gerilerde kaldı ama bu yanımdaki semirmiş mahlukun kafası, kara trenin bacasından daha kara. Katagorize etmek bunların baş huyu. Başa takılan bir metre örtü, okunan gazete, hatta ten rengi bunlar için tek ölçü. Çocuklarımın ismini sordu. Nurhan ve Fatih'i çağdaş buldu, Mahmut ismine taktı. "Oğlunuz size bu ismi koyduğunuz için kızmıyor mu?" şeklinde saçma bir soru sordu. Halbuki bence Fatih isminden daha fazla rahatsız olması lazımdı. Dedim ya bunlar bilmiyorlar, daha kötüsü bilmediklerini de bilmiyorlar. Kara dedim ya, aslında bu güzel renkten özür diliyorum. Bunlar daha ötede bir şey. Allah şerlerinden muhafaza etsin.
*
Tuba

...Ve o an geldi. Dede ile torunun karşılaşma anı bu. Taptaze yanaklarını parmağımın ucu ile okşama fırsatı. Kulağına ezan okuyup "Yâ çocuuuk, senin adın Tuba" dedim üç sefer. Tarif edilecek bir durum değil. Yazsam ne yazacağım, resim her şeyi izah ediyor. Yapacağımız tek şey, onun için hayır dualar etmek. Allah (CC) bahtını açık etsin. Doğru yoldan ayırmasın. İsmini verdiğimiz tuba ağaçlarının gölgesinde Efendimiz'e (SAV) onu ve hepimizi komşu eylesin.(Amin)

Pompa
Ona Kahramanmaraş'ın bir ilçesi yakınlarında otobüsün mola verdiği tesiste rastladım. Tam karşısında son derece gelişmiş pompalar fırıl fırıl çalışırken o mahzun bir eda ile olup biteni seyrediyordu. Bir kenara koymuşlardı seyirlik niyetine ama kimse ona bakmıyordu. Yeni neslin bu makinanın ne olduğu konusunda bir fikri yoktu muhtemelen. Benim gibi eskiler için ise çileli yokluk günlerini hatırlattığı için görmezlikten geliniyordu zavallı eski pompa. Oysa bu emektar makina yıllarca hizmet etmişti insanlara. "verilen litre ve fiyat" bölümündeki rakamlar hızla dönerdi. Yan tarafında hortumun bağlantı noktasında akaryakıt akışını görmek için şeffaf bir yuvarlak vardı ve içinde kelebekimsi bir şey dönerdi. En aşağıdaki küçücük "litre fiyatı" bölümü "kuruş" olarak yazıldığı için yüksek enflasyon dönemlerinde bir hayli sıkıntı yaşamştı. Ya kuruş silinip lira yazmışlardı, ya iki adet sıfır rakamı iğreti bir şekilde iliştirilirdi sonuna veya hiçbirşey yazmadan her gelen müşterinin kafasını karıştırırdı. Kendine özgü bir sesi ve kokusu vardı ve çoğunluk resimdeki gibi mavi değil beyazdı. Otomatik durma mekanızması olmadığı için pompacı ile akraba gibi yaşarlardı. O zamanlar her pompa sadece bir ürün verirdi ve ürün sayısı 3 ile sınırlıydı: Benzin, Motorin ve Gazyağı. Şimdi benzinin bilmem kaç çeşidi var, motorin oldu "dizel", gazyağının köküne kibrit suyu kaçalı kaç sene geçti, ben bile hatırlayamıyorum.
*
Besni
*
Besni ismi ile çocukluğumda tanışmıştım ama oraya gitmek bu yaşımda nasip oldu. Otobüs kavşakta sağa dönünce yolcuların çoğundan bir homurtu yükseldi. "Besni'ye niye uğruyoruz" diye muavini sıkıştırıyorlardı. O da hiç tınmadan "bu servis Besni'ye uğrar" diye kestirip attı. Bu dağ başındaki küçük ilçe beni alıp taa ilkokul yıllarıma götürdü:
Bizim köyden saman alıp memleketine götürüp satan Erzincan'lı bir kamyoncu vardı. Adı Mehmet'ti galiba. Babamla bir şekilde tanıştıktan sonra her gelmesinde bizde kalırdı. Hatta bir seferinde babamı da götürdü Erzincan'a. Adamın içinden babama iyilik için birşeyler yapmak geçmiş olacak ki iki çuval iri taneli kurutulmuş sarı üzüm getirdiler. Bu, meşhur "Besni üzümü" imiş. "Ali emmi" dedi. "Bunu pazarda satarsın, iyi para kazanırsın, üzümü gören mutlaka alır, şu fiyattan sat" şeklinde öğüt verdi. Biz ilk perşembe Akdağmadeni pazarına gitmek üzere hazırlandık. Bakkal Kara Duran'dan emanet bir terazi aldık, traktörün kasasında ilçeye vardık. Üzümü bir kenarda şöyle açtık. Güneşte parıl parıl parlıyor. "Gel vatandaş gel, Besni üzümüne gel" Böyle diyemiyorduk ama üzüm kendini gösteriyordu hani? Gel gör ki ne alan var ne satan. Sadece birkaç kişi fiyatını sordu. Bir iki kişi de az biraz aldı. Bu sefer olmadı bir hafta daha derken biz bu işi beceremedik. Üzüm elimizde "patladı" Yanlış hatırlamıyorsam köyün bakkalına sermayesine devredip kurtulduk bu üzüm satma macerasından.
Otobüs bir iki yolcu indirdikten sonra ayrıldı Besni'den. Bir baktım yamaçlarda bizim satamadığımız üzümlerin yetiştiği bağlar sıralı ve yeşillenmiş yaprakları ile bana el sallıyordu adeta.
*
Güvercinler
Onlar oraya, o demir kafes korkuluk ile pencere arasına yuva yaparken olacakları tahmin edemezdi tabi ki. Bir gün geldi yandaki meydana birşeyler yapmaya başladı insanlar. Gece gündüz hummalı çalışma ile meydanın şeklini değiştirdiler. Demirden iskeleye benzeyen, örümcek ağı gibi şeylere "truss" diyorlardı. Yükselttiler ve onlarca ışık astılar. Allı yeşilli, morlu sarılı ve akla gelen her renkten ışık veren spotlar astılar. Gökyüzü tarayıcısı denen bilmem kaç kilovatlık ışıktan 4 tane yerleştirdiler meydanın girişine. Sesin her tarafı kaplaması için o kadar büyük ve çok hoparlör yerleştirdiler ki sayana aşk olsun. O akşam herşey faaliyete geçince güvercinlerin kıyameti koptu. Onları gece yarısından sonra, meydanın sağ tarafındaki tribünün arkasında bulunan çekim aracımızın koltuğuna uzandığımda farkettim. Bir çift güvercin o saatte hareket halindeydi. Uyuyamamışlardı, huzursuzdular ve sinirden birbirini gagalıyorlardı. İnsan kulağını ve gözünü bile zorlayan ses/ışık gösterisi onların gecesini altüst etmişti. İşin daha kötüsü bu durum daha 3-4 gece devam edecekti. Kuş dili bilsem gündüzden kulaklarına fısıldardım ama ne çare? Ertesi gece korktuğum oldu.
Güvercinlerden biri yuvayı terketti. Tek başına yuvada kalan kuş, (erkek mi, dişi mi bilemiyorum) aynı tedirginlikle hareket etti durdu. Şu insanoğlunu görüyor musunuz? Bilerek veya bilmeden ne facialara yol açıyor. Canlılar içinde "çift" denilince akla ilk gelen güvercinlerin çiftini teke düşürüyor. Çok üzüldüm. Gözüm hep onda oldu gece yarılarına kadar. Hiç uyuyamadı, bir o yana bir bu yana gitti geldi. Bu renklilik, bu gürültü ona işkence gibi geliyordu. Karanlıkta uçup kurtulacağı bir yer de yoktu ve kaderini yaşadı tek başına. Son gün artık toparlanırken o iki kuşu tekrar yuvalarında ve birlikte gördüm ve çok sevindim. Artık tehlike geçmişti. İnsanoğlu yaptıklarını kaşla göz arasında bozmuştu. "Yalan Dünya" tamlamasına uygun bir şekilde herşey ortadan kaybolmuştu. Meydan eski haline geliyordu, onlar bunun farkına varmışlardı çoktan. Yuvalarından ayrılmak istemiyorlar gibi bir izlenim bıraktılar ben oradan ayrılırken.

3 sufi

Belki de onlarla geçirdiğim 6-7 saatlik süre, ilk ve son birlikteliğimizdir, kimbilir? Ama iyilik ve güzellikleri için şehadet ediyorum. Üç hasbi insan. Hizmet için gitmişler ve iş bitince memleketlerine dönerken beni de aldılar arabalarına. Kırk yıllık tanıdık gibi sohbet ettik. Pınarbaşı'nda yaşıyorlar. Ne de olsa ben de yarı Pınarbaşı'lı sayılırım. 6 sene okudum o ilçenin bir kasabasında. Beni bağırlarına bastılar. Elimi cebime attırmadılar, beni utandırdılar. İkisi hastahane labaratuvarında çalışıyormuş biri muhasebeci. Murat, Levent ve Kadir kardeşlerime saygılarımı ve muhabbetlerimi arz ediyorum. Onları çok sevdim. Allah onlardan razı olsun. Telefonla otobüsten yer ayırttılar, yol azığımı paket ettirdiler. Pınarbaşı garajından son otobüs Kayseri'ye doğru yola çıkarken onlar ilk defa tanıdıkları bu acize el sallıyordu. Bu güzellik nasıl tarif edilebilir. Bu insanlar var oldukça Anadolu'yu mayalayan Alperen'lerin amel defterleri hiç kapanmayacak inşaallah.

Göksun Dağları
İlkbaharda bizi yasa boğan acı ölümün gerçekleştiği dağların eteğinden geçtim. Yüreğimin bir köşesi sızım sızım sızladı. "Abi şu dağın arkasına düştü helikopter" dedi üç sufiden birisi. Demek burası ha? Şimdi yemyeşil olan bu vadiler ve yamaçlar o zaman bembeyazdı ve insanlara geçit vermedi. Muhabir İsmail, "hanımefendiii" diye feryat ederken sesi bu vadiden de duyuldu mu acaba? Anadolu'nun yiğit delikanlısı Muhsin Başkan'ın dökülen kanı hangi dağ çiçeğinde hayat buldu kimbilir? Halk ozanlarımız böylesi yüksek bir dağ ile karşılaşınca alır sazı eline oturur yamaca "dağlaaar" diye feryat eder, içini dökerdi. Bizim de bu dağlara diyecek bir çift sözümüz var ama söyeleyecek mecalimiz mi kaldı?

Pazarören
Otobüs Melikgazi tabelasını gösteren yol ayrımını geçtikten sonra içimi bir heyecan kapladı. Biraz sonra 6 sene adeta askerlik yaptığım belde hudutlarına gireceğiz. Üstelik Pınarbaşı Seyahat otobüsleri yolcu almak üzere içeri giriyor. Yıllar sonra Pazarören'in alt tarafındaki düz ve yokuş yukarı yolundan çıkarken buruk bir his kapladı içimi. Okulun güreş takımında iken bu yolda koşardık ve ben hep gerilerde kalırdım. İlk bakışta değişen tek şey görünüyor: Arazi boydan boya dev sulama kanalı ile ortadan ikiye bölünmüş. Otobüs sola döndüğünde ilk gençliğimin geçtiği meşhur meydana çıkıverdik birden. "Toros Kapı" diye tabir ettiğimiz okulun ana giriş kapısı viraneye dönmüş. Tabelada Anadolu Öğretmen Lisesi yazıyor ama eski ihtişamlı günlerden eser yok. Taş üstüne taş konmamış, buna karşılık her geçen sene bir taş düşürmüş her taraftan. Dükkanlar eskiden naslısa şimdi de öylece kalmış. Sağ tarafta birkaç merdivenle çıkılan berber dükkanı ve ağaç dalına asılı o alüminyum kapak da duruyor mu diye merak ettim. Ne yazık ki otobüsün durmasını kalkmasını, yolcuların binmesini takip etmekten o detayı göremedim. Zaten durmamızla yürümemiz bir oldu. Bir anda Pazarören'in dışına çıkıverdi otobüs. Halbuki ben cep telefonumla camdan da olsa bir iki kare fotoğraf çekmeyi planlıyordum. Ana yola düştükten sonra yolcuların meraklı bakışları altında aşaıdaki fotoğrafı çekebildim ancak. "Bir varmııış, bir yokmuş. Pazarören diye bir yer varmış. Yolcu ikide bir burayı diline doluyormuş. Camide namaz kıldıran hocayı bile tasvir etmiş geçen aylarda. Bu sefer o hocanın ismini de öğrenmiş. Galip Hoca diye anılırmış o zat ve Hakk'ın rahmetine kavuşalı çok olmuş.
Ölüm acısı
Aniden, apansız otobüsün orta yerine paaat diye düşüşünü an be an yaşadım. Ateşin düştüğü yeri nasıl yaktığını, insanı bir anda halden hale çevirdiğini gözlerimle gördüm, kulaklarımla işittim. Bir kadın bindi otobüse; yaşlı bir anne. Boş sayılabilecek otobüste karşı çaprazımdaki koltuğa oturdu. Zavallı kadıncağız, bindiği bu yol makinasının kendini hızla acılı habere götürdüğünü nerden bilsin? Otobüs yeni yoldan Kayseri'ye yaklaşırken kızıyla telefonda konuştu. Yaklaştığını, sofrayı hazırlamasını söyledi. Belli ki ilk girişte bir yerlerde inecek. Birazdan bir telefon daha geldi. Anlayamadı, "alo alo" diye bağırdı. Bir kez daha çaldı telefon. Kadıncağızın yüzünden girdi acı. Henüz ne olduğunu anlayamamıştı belki ama hissetmişti. Panikledi, eli ayağı birbirine dolaştı, ah vah etmeye başladı ve bir telefon görüşmesi daha yaptıktan sonra tamamen bitti. Yüzü sapsarı kesildi. Anadolu kadınının her yerde aynı çıkan o feryadı ile ağıdına başladı. Neden sonra "bacım, bacım" feryadı kapladı otobüsü. İzmir'deki hasta bacısı ölmüştü. Ben gayri ihtiyari kalktım, koridorda bir iki adım öne, bir iki adım arkaya sekmeye başladım. Bu halimle kafesteki kuşa benzettim kendimi. Kadının tüm zerreleri acıya bulanmıştı ama benim ve diğerlerinin yapacağı fazla birşey yoktu. Ya da bu tür durumda ne yapılacağı konusunda dersimize çalışmamıştık. Önce kolonyalı mendili verdim. Küçük plastik kaptaki suyun ağzını açıp tutuşturdum eline. Birşeyler söylüyordum ama teselli etmenin hiçbir faydasının olmayacağını dahi düşünemiyordum. Bu ne acı ya Rabbi? Elindeki telefonu tutmaya bile mecali kalmamıştı parmaklarının. Resmen dağıldı gözümün önünde. Birkaç dakika önce kızı ile akşam yemeği için haberleşmişti oysa. Şimdi şuurunu yitirmek üzere. Acayip hareketler ve konuşmalar, sayıklamalar... Derken şehre girdi otobüs. Güneş çoktan batmıştı ama bu kadının yüreğinde yangın tüm vücudunu kaplamak üzereydi. Birkaç yanlış denemeden sonra ineceği yeri kesinleştirdi. "Şu sokağın başında ineceğim" dedi. Bu haliyle nasıl olacak? "Alacaklar" diye inledi. Bezgin şoförün umurunda mı? küt diye duruverdi. Onu yalpalayarak merdivenleri inerken gördüm en son. Sokağın başında gelen giden yoktu. Acısı ile başbaşa bırakıp hızla uzaklaştık oradan. Ölüm gerçeğinin bu kadar yakınında bulunmak tedirgin etmişti belki de biz gafilleri.

Sivas yolu
Kayseri geliştikçe gelişmiş, bir metropole dönüşmüş. Şehre girdikten nerdeyse yarım saat sonra garaja varabildik. Saat 21:00 otobüslerinin kalkmasına birkaç dakika var ama hiçbiri bizim işimize yaramıyor. Benim garip memleketime giden son otobüs kalkalı saatler olmuş. Öğrencilik yıllarından bir kesit gibi kalakalmak üzereyim terminalde. Valizi rastgele bir yere bırakıp kalkış peronlarına yöneliyorum. Konya Ereğli'den gelip Erzurum tarafına giden bir otobüs kalkmak üzere iken yakalıyorum. Hiç değilse kendimi Sıvas'a atayım. Ondan sonrası Allah Kerim. Bu yol inanın ki çile yolu idi o zamanlar. İki büyük şehir arasında günde bir veya iki sefer olurdu. Tıka basa dolar otobüsler ve her yere uğrardı. Ben çocuk sayıldığım için kaç kere koridorda yolculuk yapmak zorunda kaldım. En az 4-5, hatta 6 saat sürdüğü olurdu. Ya Sıvas'taki sabahçı kahvesinde, ya da Kayseri terminalinde gecelemek zorunda kalırdık. Bugünden bakınca anlam veremiyoruz o günlere. Mesafe tabelasında 200 km yazıyor. Taş çatlasın 2,5-3 saat. Gemerek, Sarıoğlan, Yeniçubuk, Şarkışla. Hepsinin ayrı ayrı izleri var bilinçaltımda. Karanlık olduğu için pek bir şey göremedim. Gardaş Turizm'in o külüstür MAN veya Magirus otobüslerinin metalleri çınlasın. Bindiğim Mercedes bilmem ne modeli uçuruyor bizi. Klima serinliğinde uydudan tüm kanallar izlenebiliyor ve en önemlisi takır tukur ses gelmiyor alttan. Sıvas'a geceyarısı indiğimde içimde hiçbir tedirginlik yoktu. Artık memlekete gelmiş sayılırdım. Kaldı ki amaç sıla-i rahim olduğu için işler rast gidiyor. Ankara'ya giden otobüs hareket etmek üzere. Hadi Zihni, geleceğinden habersiz anne baban kan uykuya dalmadan yetiş köye.
Ali (=Zihni'nin küçüklüğü)
Gittiğim yoldan daha fazla uzamaya yüz tutan bu yazıda son olarak yeğenim Ali'den bahsedeyim: Ben onda kendi çocukluğumu gördüm. Fazla konuşmuyor. Sürekli etrafı gözlüyor ve konuşulan herşeyi duyuyor. Kendini farkettirmeden bulunduğu mekandaki herşeyi bir sünger gibi emiyor. İçinde kimbilir ne fırtınalar kopuyor. Birkaç gün sonra doğum günü imiş. Bir kağıda güya davetiye niyetine birşeyler yazmış. On yıl önce dünyada olmadığını, şimdi yaşgünü için Alicik Köyü 33 numaralı evde davet verdiğini ve katılmamızı beklediğini yazmış. Karnesini gösterdi, tüm notları 5. Öğretmeni övücü sözler yazmış. Benden tek farkı varsa Ali epey bir yaramaz ve sinirli. Olsun o kadarı kadı kızında da olur...

Hiç yorum yok: