1 Eylül 2009 Salı

eylül

"Aslında bir mevsimdir Eylül. Beşinci mevsim: İlkbahar, Yaz, Eyül, Sonbahar, Kış" diye başlayalım dörtyüzüncü yazımıza. Sabah arabaya bindiğimde farkettim Eylül'ün girdiğini. Gece ben uyurken cama düşen damlalar oracıkta asılı kalıp beklemişler, Eylül'ü müjdelemek için. Kıyamadım, silecekleri çalıştırmadım uzun süre. Demek gene aylardan Eylül ha? Üstelik bu Eylül'ün ömrümde bir başka yeri olacak Allah-u A'lem. Birkaç gün sonra emeklilik için "resmen" başvuracağım. Hayat ağacımın sonbahar etkisine girdiği resmi belgelere girecek bir şekilde.
Dün hava parçalı bulutlu idi bugün bulutlar tamamen kapattı gökyüzünü. Güneş derseniz o artık kaf dağının arkasında dinleniyor. Çalıştığım (ne yazık ki/çok şükür ki hâlâ çalışıyorum) işyerinin penceresinden Eylül'le göz göze geliyoruz. Mutad olduğu üzere yeniden buluşuyoruz onunla da, bu sene biraz farklı. Bana neler getirdiğini saklıyor bulutların arkasında. Sadece nazlana nazlana inen damlacıklar geliyor yüksek bulutlardan. Ama, ama, ama...
Ben su dilinden anlayamıyorum ki!
Karışmış, karma karışık olmuş benliğim, su kadar saf ve temiz değil ki!
Hem ben belki de "şok" haberlere hazır mıyım belli değil ki!
Ey Eylül'ün ve "Mülk" ün Sahibi!
Yardım et bu aciz kuluna...


..........Mevsim karışık…
Ne yaz diyorum, ne kış. İkisinin ortasında kalmışım. Sanki Âraf’tayım.
Tıpkı ömrüm gibi. Ne yaşlılık bu hâlin adı, ne taptaze bir gençlik… Ve gençlikten arta kalan bir ömrün hazânındayım. Ömrüm kurumuş bir dal mı artık? Uç vermez mi artık, zamansız esen boranın avuçlarında? Ah deli gönül! Ne kadar uğraşırsan uğraş, bu mevsim hep içimde bir gençlik yorgunu…
Eylül geldi…
Hüzün davetsiz misafir, keyfince gelip yerleşti kalbimin ortasına. Birkaç damla yanaklarımda, gökler ağlamaklı, teselli edilen toprakta yas var. Tüm şehirde yaprak ölüleri… Ey rüzgâr! Yanı başımda dururken pervasız yazlarım… Daha ılık serinliğin yüzümdeyken, şimdi ayrılık çığlığıyla ansızın beni ürpertmek neden?
Eylül geldi; eylül gibi geldi: Kırılgan, dokunaklı…Bir kampana sesinin çığlığında ayrılık vagonları diziyor sonbahar. Bir ‘sessiz gemi’ gerçekliği, çepeçevre sarar zihnimin en dip ve derinden uğuldayan sis yelkenlerini. Sarsılıyorum… Gamlı bir eylül vagonunda pazara çıkardığım can!.. Nabzım atıyor, diyarını terk eden kuşların ardından. Sahi, pazarın pazar mı ola?
Mevsim hüzün...
Bir ağacın gölgesine düşer sessizce bir yaprak. Yiter ağacın kollarından, renginde buruk bir veda… Ve ben, hiçbir mevsim eylül kadar üşümem! Bilirim, vedalar üşütür insanı; soğuktur.
Ey ömrümün, vaveylasıyla titrediği gençlik yanım!
Bu kaçgöçler dünyasında eylül sana, sen eylül firakına gebesin, unutma!...

(Saadet Bayri Fidan)

Hiç yorum yok: