26 Nisan 2009 Pazar

put

Aslında gök kubbenin altında söylenmemiş söz kalmamışsa ben neyi, niye yazmaya çalışıyorum? Üstelik sözlerin en güzel dizilimleri benden evvel birileri tarafından bulunup kayda geçirilmişken. Fihiristlerini bile okumaya vaktim kalmamışken, bu beyhude telaşa ne gerek var? Düşündükçe olacağını düşünmek ne saçma düşünce? Yüzüne gözüne bulaştırdığını ispata çalışmak ahmaklığın daniskası olsa gerek. Başta böyle bir yola girerken aklımdan geçen neydi onu bile hatırlamıyorum. Fikir babından birşeyler yazmak bize düşmez. Yaşadıklarını yazarak doğru dürüst yaşamayı bile beceremediğini ilan etmek ne garip değil mi? Ölüm denen gerçek gün gibi ortada iken aranan nedir? Dünyanın tüm dillerindeki tüm kelimeler bir araya gelse en iyi dizilimlerini oluşturup ciltler dolusu kitaba dönüşse ölüm gerçeğini gölgelemeyi başarabilecek mi?

Bizim halimiz deniz kenarında (üstelik okyanus) fırtınalı havada kumdan kaleler yapmaya çalışan çocukların halinden de beter. Dalgayı bırak tsunami geliyor. Sırtını denize dönmekle gerçeği değiştireceğimizi zannediyoruz.

"Ver baltayı kırayım tüm putları" dedi. Öteki gayet sakin ve bilgece bir bakışla "içindekilerden başlamalısın, bendeki balta işine yaramaz" diye karşılık verdi. Bizimki sinirlenir gibi oldu, belli etmeden alttan aldı. Kolaycılık illetine yakalandığını anladı ve çark etti. " Ben kalbimi bir yoklayım o zaman" dedi. "Balık baştan kokarmış" özdeyişini hatırlattı öteki. İç temizliğe beyninden/aklından başlamasının işini kolaylaştıracağı yolunda öğüt verdi bizimkine. O da başını salladı. Acaba bu baş sallanması onun işe hemen koyulduğunun mu, yoksa onayladığının mı işareti idi ? maalesef hiçbir zaman öğrenilemedi. Zira aniden gözden kaybolmasının üstünden şu kadar zaman geçti de bir haberi bile gelmedi.

Vesselam...

19 Nisan 2009 Pazar

eyyam

Esneyen günlerden kurtulamadığımın resmidir. "Bahar eyyamında bülbül sesinden/Çıkarmış zülfünü filor fesinden" diye başlayan bir ezgi duyardım çocukluğumda. Gün döndü dolaştı "bahar eyyamına" demir attı. Elimiz ayağımız tutmaz oldu. Bizler zaman ırmağıda sürüklenirken ve üstelik her bir tarafımız kıyılara çarpmaktan pare pare olmuşken günler ve geceler rutinlerine devam ediyor. Yaşamaya mecalimizin kalmadığını anlatmak ne mümkün onlara. Biri her akşam devasa bir yorgan gibi örtüyor üstümüzü. Diğeri seherde horozlarla birlikte çalıyor kapımızı. Bilen bilmeyen, farkında olan olmayan herkes nasibini alıyor, bir düdükle yatıp bir düdükle kalkıyoruz. Sıra sıra hikaye, trajedi, komedi, acı, sevinç, doğum, ölüm... kısaca hayatın kendisi. Tabiatın tekrar canlandığı şu günlerde insana bir tembellik basıyor ki sormayın gitsin.
Hadi kalk şu kuşu dinle, betona ve asfalta inat o küçücük yarıkta yaşamayı başaran kertenkeleye bir bak. Açıl "ana"lar diyarı Anadolu'ya. Erciyes'in bilmem kaçyüz yıldır kalkmayan karına bu yıl ince bir katman daha ilave olduğuna şahit ol. Divriği'den geçen bir trenden bak etrafa. Malatya'da bir sabah vakti o sevimli tabureciklere ilişip çay iç han girişinde. Sivrice'den geçerken anılarını tazele. Şehirlerin batı yakası ile ilgili geliştirdiğin şehir efsanesini doğrula. Hazar'la dertleştiğin akşam vaktini hatırla. Bırak tembelliği; git bak Malabadi köprüsü yeride duruyor mu, Gülek boğazından otoban geçtikten sonra o güzelim kıvrımlı yamaç yolları ne hale gelmiş yerinde gör. Sakaltutan, Çamlıbel, Yaraş, Zigana, Köroğlu geçitleri bir olmuş seni zirvelere çağırıyor. Demirkazık'tan akan kar suları yedigölleri beslemiş, beyaz ve sarı çiçekleri ile şölen yerine çevirmiş oraları. "Natatesler nişniş", Hacer ormanında kıl çadırda sofra kurulmuş, keçi sütünden ayran hazırlanmış, sen hala buradasın. Keskinli Hacı Taşan'ın torunları yol azığınızı hazırlamış bekliyorlar dört aile bir arada kaldıkları evin kapısında. Spil dağında bıraktığın yılkı atlarının yavrularına ne oldu diye de mi merak etmiyorsun?
Sen ağzım gözüm diyene kadar yaz geldi gelecek. İş işten geçecek.
"Felek bir gün câna kıyar/Bizi kapdan kaba koyar"
Vesselaam...

9 Nisan 2009 Perşembe

nubas

Düştü ve ortadan ikiye ayrıldı. Üzüldüm tabii ki. Kendini zamanın akışına bırakmış, keskin hatları törpülenmiş, kaçınılmaz sonunu(eriyip aslına dönmesini) orada öylece beklerken ne olduysa oldu. Kayganlaşan satıhta tutunamadı ve düştü. Su sesine karışan çarpma sesi ile ikiye ayrılıverdi. Ayrılık kendini ecüş bücüş çizgilerle hissettirdi hemencecik. Kimbilir kaç günde eski pürüzsüz haline kavuşacak? Bir işe yaramayacak bu hali ile. İkiden bir çıkmayacak, yapışmaz ki yapıştırasın. Artık beklemekten başka çare yok. Bir an önce eriyip yok olmak varken, uzun yolu seçti. Parçalanmış hali ile onları tercih eden de çıkmayacak kolay kolay. Belki de diğer ufaklıklara reva görülen muamele bunlara da yapılacak esas alanının dışında kullanılacaklar. Önce hapishaneye benzer sıkışık bir ortamda iyice erimeleri beklenecek. Sonrası malum. Artık hangi göze layık görülürlerse oraya boşaltılacaklar. Zamanı gelince foş diye çekecek içine, bilmem kaçbin devirde döne döne dönüşecekler. Varlıkla yokluk arasındaki o ince çizgi cıvarında dolaşırken herbir zerre kendisini başka noktalarda bulacak. Zaten bu aşamadan sonra onun milyonlarca zerresinin her biri ayrı noktalarda ayrı adla anılıp ayrı hizmetlerde bulunacak "insan" denen varlığa. Vesselam...

2 Nisan 2009 Perşembe

63

Uzun süredir aslında kaç doğumlu olduğumu merak eder dururdum. Köye bu seferki gidişimde sorunun cevabı bulundu sayılır. En azından bundan sonra "aslında 64 doğumluyum ama kafa kağıdında 63 yazıyor" demiyeceğim. Ben 1963 yılının Mayıs ayının ilk günlerinde (muhtemelen 5 Mayıs) doğmuş ve o günden beri dünya üzerinde kendi halinde dolaşan sıradan bir Anadolu çocuğuyum. Tıpkı rahmetlik Muhsin Yazıcıoğlu gibi. Bu seferki sıla-i rahime vesile olan ana sebep sevgili kardeşim Mehmet'in muhtar adaylığı idi. Ve fakat seyahate çıktığımda vefat edip etmediği belli olmayan, cenazesine henüz ulaşılamayan Muhsin Bey'in naaşı bilmem kaç gün sonra dağ başında bulunabildi. Böylece bu kısa seyahatimde sevgili başkanın Kocatepe Camiindeki cenaze namazını kılmak da nasip oldu.

Detayları sonraki yazıya bırakıp şu yaş konusuna dönelim: Muhtarlık seçiminde oyunu istemek için Mehmet'in telkini ile dayımın evine gittim. O'nu daha da yaşlanmış buldum. Nereden aklıma geldi ise dayıma ne zaman askere gittiğini sordum. Çünkü benim çocukluğuma dair hatırladığım en eski olay dayımı askere yolcu etmemizdi. Bir bahar günü yeşil ekinlerin arasından Yiğitler Maşadı'na gittiğimizi hatırlıyorum hayal meyal. Ben kucakta veya yeni yürümeye başlayan bir çocuğum. 1967 yılının haziran ayı olma ihtimali yüksek. Aslında 66 yılının son aylarında askere gitmiş ama bu benim hatırladığım izin dönüşü demek ki. Dayım 1964 de evlenmiş. Evlendikleri zaman ben varmışım. Tüm anlatılanları topladığımızda 63 doğumlu olduğum kesine yakın bir bilgidir. Diyeceksiniz ki "ne fark eder, ha 63 ha 64?" Aslında doğru ama bazen insanın kafasına takılıp lüzumsuz yere meşgul ediyordu. Artık etmeyecek, vesselam...