23 Haziran 2009 Salı

yol/cu/luk

Zihin şişti, yol göründü. Artık ne durmalı buralarda. Şimdi yeni yerlere doğru yelken açmanın zamanıdır. İçilecek suyun, yenilecek ekmeğin peşine düşüp diyar diyar dolaşmaya ne dersiniz? Hadi o zaman. Önce Ankara İnşaallah. Sonrası Allah Kerim. Hayret gömleğini giyip ibret nazarı ile dağ tepe aşalım. Anadolu'nun güzelim steplerini kah trenle, kah otobüsle, kah minübüsle kah yürüyrek gezelim. Açıkça söylemek gerekirse beni, varılacak yerden ziyade yollar daha fazla heyecanlandırıyor.
Acaba yolum sılaya da uğrayacak mı? Bunu şimdiden kestiremiyorum da aslında çok arzu ediyorum. Üç ayların başlangıcında anne-babanın elini öpüp hayır dualarını alsam fena mı olur? Tilkinin dönüp dolaşıp sonunda varacağı yer kürkçü dükkanı olacak olmasına da biz ayak sürüyoruz. Bizi doğduğumuz topraklardan daha iyi anlayacak, bağrına basacak, derdimizi anlayacak, derdimize derman olacak yer mi var? Toprağa hasret kaldığımız bu beton kalpli şehirlerin yüreklerimizi katılaştırmasına mani olalım, ayağımızı toprağa temas ettirmeye gidelim. Bereket mevsimini girişinde şöyle bir tebdili mekan edelim. Vesselam...

22 Haziran 2009 Pazartesi

mütecaniseyn

Mütecaniseyn nedir?

"Sabah sabah yine ne oldu da durduk yerde böyle bir kelime ile çıktın karşımıza" diye düşündüğünüzü duyar gibiyim.

Aslına bakarsanız böyle bir soruyu ne siz soruyorsunuz ne de ben duyar gibi oluyorum ama gene de yazmaya devam ediyorum. Yaz geldi "kendin pişir kendin ye" tabelasının gösterdiği istikametten dumanlar yükselmeye başlamıştır. Birileri de "kendin çal kendin oyna" deyip gelmeyen davetlilerin yerine de göbek atıyordur düğünlerde. Eh ne yapalım biz de "kendin yaz kendin oku" modundayız. "Ne kimse açar kapım bad-ı sabâdan gayrı" diyerek içimize çekilmemiz gerekirken yüzsüzlük yapıp yazmaya devam ediyoruz. "Belki" diyorum, arkasına birkaç ihtimal cümlesi ekliyorum ve incelse de kopartmadan devam ediyorum. İşin ilginç yanı bezginleştiğim veya kolumu kaldıramayacak kadar miskinlik hastalığına tutulduğum dönemlerde daha fazla yazma dürtüsü geliyor. Haliyle saçma sapan bir şeyler çıkıyor ortaya. Bizimle ilgili merakınızı gidermek için karalıyorum işte. Bu satırları, satır aralarını ve satır arkalarını dikkatlice okursanız yaşadığım bu zamana dair, insanlara dair, mekanlara dair bir şeyler bulursunuz. Karmakarışık bir hayat bizimkisi. Endazesi kaybolmuş pazarda mal satmaya çalışıyoruz. Kim ne söylüyor, kim doğru söylüyor, kim hangi tarafta belli değil.

Ey hayat, ey dünya hayatı, sana sesleniyorum: Ne zormuş içinden geçmek. Ne zormuş nefes almak, ne zormuş yaşamak. Gel gör ki boynumuz kıldan ince. Takdir her şeyin üstünde.

Mahreçleri aynı, sıfatları ayrı harfler arka arkaya gelirse birincisi ikincisinin içine idgam edilerek okunur. "Kad tebeyyene" yazan yer "kattebeyyene" diye okunur. Buna da idgam mütecaniseyn denir. Nerden çıktığına gelince: Bu sabahki okumamızda müzakere ettik bu konuyu, ben de siz okuyucularımla paylaşmak istedim. Bir de "mütegaribeyn" vardı ama onu şimdi anlatmayım.

Vesselam...

21 Haziran 2009 Pazar

kızım 2

Allah sizi, hiçbir şey bilmezken annelerinizin karnından çıkarmıştır. Şükredesiniz diye size işitme (duyusu), gözler ve gönüller vermiştir.
(Nahl, 78)

Bu sabah için bir plan yapmıştık. Kahvaltı planı. Geceden yola çıkacaktık, 3-4 saatte Ankara'da olacaktık. Ankara'dakiler de bu planı bildiği için günler öncesinden kahvaltılıkları almış, bu sabahı iple çekiyorlardı. Onların iple çektiği bu sabahı ben urganla çekiyordum. Ama olmadı. "Neden olmadı?" sorusunu sorarak bir hadsizlik daha yapmak istemiyorum. Öğrendiğim şu oldu: Her aşamada mutlaka"İnşaallah" demek benim için şart oldu. Sakın yanlış anlamayın, söz konusu olan ne kahvedir ne de kahvehane. Her şey bahane, maksat taze Yolcu ile aciz Yolcu'nun ilk karşılaşmasını tarihin ilgili sayfasına dipnot düşmekti. Nasip olmadı.

Geriye doğru şöyle bir baktım, daha bir sene olmamış. Geçen sene Temmuzun yirmidokuzunda "kızım" diye hasret kokan bir şeyler karalamışım. Fotoğrafta çene, ağız, burun yapısı kızımın bebekliğine benzeyen bir "taze dünya" ile karşı karşıyayız da bir türlü dünya gözü ile görmek nasip olmadı. Vardır bunda da bir hayır. En geç hafta sonu görmeyi planlıyorum İnşaallah. Bakalım nasıl bir şeymiş torun sevgisi. Bu yazıyı daha fazla devam ettirmeyim. Fotoğraf her şeyi anlatıyor. Görenlerin "Maşallah" demesini ve dua etmesini rica ediyorum. Saygılarımla, vesselam...

20 Haziran 2009 Cumartesi

öğüt

Gürültü, patırtının ortasında sükunetle dolaş.

Sessizliğin içinde huzur bulduğunu unutma. Başka türlü davranman açıkça göstermedikçe, herkesle dost olmaya çalış. Ama hiç kimseye teslim olma.

Telaşsız ve açık, seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile, dinle onları. Çünkü dünyada herkesin bir hikayesi vardır.

Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. Ne kadar küçük olursa olsun işinle uğraş. Yaşamdaki dayanağın odur.

Olduğun gibi görün, sevmediğin zaman sever gibi yapma. Aşka burun kıvırma sakın. O çöl ortasında bir vahadır.

Yılların geçmesine öfkelenme!

Gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et. Geçmişe ara sıra isyana yönelecek gibi olsan bile unutma ki, kainatı yargılamak imkansızdır.

Onun için,
Kavgalarını sürdürürken bile, kendinle barışık içinde ol.
Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de güzeldir.
(Çin Duvar Yazılarından)

18 Haziran 2009 Perşembe

04:59

Haber 04:59 da geldi. Uyku sersemliğim hemen geçti. İçime bir ferahlık, bir aydınlık hakim oldu. "Demek ki böyle bir şeymiş" diye düşündüm de nasıl bir şey olduğunu burada size tarif edemem. Kelimeler ve dil yetersiz kalır. Ankara'dan gelen müjdeli haberi aldığım dakikadan bir dakika sonra sabah kıyamına kalkmak için kurduğum telefonun sesi inletti her tarafı. Bu kıyam daha bir farklı oldu tabii ki. Hayatta yaşadığım ilklerden birine daha sıra gelmişti ne de olsa. Abdestin verdiği serinlik ve ferahlıkla durdum kıyama ve fatihadan sonra tamamen plansız bir şekilde sure yerine ayet okumak geldi içimden. Ve aklıma ilk gelen tabii ki Al-i İmrân 26 ve 27 ayetler oldu:
*
قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
تُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”
“Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.” 
*
Ve birden seneler öncesine gittim. Kadıköy Osmanağa Camii'nin avlusuna, bir namaz çıkışına, orada kitap satan sakallı amcanın karşısına gittim. Büyüklerimin her gün okuduğu Evrâd'ın Türkçe açıklamalı olanını bulduğum o güne gittim hayalimde. Bu ayetlerin mealini okuduğumda ruhumda esen fırtınanın içine düştüm birden. Gözümden akan yaşların karıştığı ummâna daldım birden. Demek ki bu böyle bir şeymiş. Bizim bilmediğimiz ne bağlar, ne bağlantılar varmış. Nereden nereye? Bir seher vaktinde Ankara'dan bir haber geliyor, seni alıp yıllar öncesinde yaşadığın bir güne götürüyor. Ve oradan aldığın güçle gelecek günleri düşünüyorsun, acizliğini idrak ediyorsun, sığınacak tek Makama sığınıp yalvarıyorsun:

Ey mülkün yegâne sahibi Allah'ım. Ben de, birkaç saat önce dünyaya gelen o yavru da Sen'in mülkündeyiz/mülkündeniz. Bize ve tüm ümmet-i Muhammed'e (S.A.V) merhametinle muamele eyle. Güç yetiremeyeceğimiz imtihanlara tabi tutma bizi Allah'ım. Aziz ettiklerinin arasına kat bizi. Her iki cihanda zelil eyleme Allah'ım. Bu seher aydınlığı gibi o yavrunun bahtını açık eyle. Şu ahir zamanda her türlü kötülükten koru Allah'ım. İnsan doğmanın, insan yaşamanın ve "adam"(Adem) olmanın zorlaştığı bu zamanda ona yardım et Rabb'im. Neslimden sana asi kullar çıkmasından çok korkuyorum. Ne olur bu korkumu izâle eyle Rabb'im. Çünkü Sen her şeye kâdirsin, çünkü sen dilediğini hesapsız rızıklandırırsın. Rızıkların en büyüğü olan iman rızkını verdin bize. Bizi imandan, İslam'dan ve Kur'an'dan ayırma. Sevgili Habibine (S.A.V) layıkıyla ümmet olmamız için güç kuvvet ver, helalinden rızık ver bize, senden başkasına muhtaç eyleme bizi Allah'ım. Bizlere merhametinle muamele eyle, çünkü Sen merhametlilerin en merhametlisisin Allah'ım. Amîn.

15 Haziran 2009 Pazartesi

basit

Basitinden bir hayat. Bu taraftaki son dileğim bu idi. Gel gör ki imtihan dünyasında umduğun ile bulduğun aynı olmuyor. "Tamam, artık rahat nefes alabilirim, bu engeli de aştım" demeye kalmadan bir bakıyorsunuz başka bir engel çıkmış karşınıza...
Öff sıkıldım...
Devam etmek istemiyorum.
Sadık kardeşim devam etsin, çünkü ne demek istediğimi o daha iyi anlatıyor:
.......
Dünyada tükenmez murat var imiş
Ne alanı gördüm ne murat gördüm
Meşakkatin adın murat koymuşlar
Dünyada ne lezzet ne bir tat gördüm’
Dünyanın hakikatini bize bu dizelerden daha gerçekçi ne anlatabilir?
Bizim geleneksel bilge şairlerimiz, ‘kendi derdin söyler, gayrı hikayet etmezler’di. Veysel de aynı gelenekten.
Deyişteki hikmetleri yaşadığı hissediliyor, yoksa insan nasıl bu kadar yalın, samimi, içerden söyleyebilir?
Mutlu olma isteği sınırsızdır, insanın emelleri, istekleri, arzuları sonsuzdur.
Gücü ise sınırlıdır. Mutsuzlukların çoğunun bizatihi nedeni budur, bu çelişkidir. Tükenmez murat vardır dünyada ama, ne alanı görürsünüz ne de murat.

Veysel şöyle sürdürür :

Ölüm var dünyada yok imiş murat
Günbegün artıyor türlü meşakkat
Kalmamış dünyada ehl-i kanaat
İnsanlar içinde çok fesat gördüm

"Gördüm" deyişi, tattım anlamındadır.
Veysel’in yüzündeki göz kapalıdır lakin içgözü açıktır, içgörüleri zengindir.
Dünyaya bakar ve kanaat ehlinin azaldığını, insanlar arasında ise fitne ve fesat peşinde koşanların arttığını görür.

Nuşveran-ı Adil nerede tahtı
Süleyman mührünü kime bıraktı
Resul-i Ekrem’in kanunu haktı
Her ömrün sonunda bir feryat gördüm

Beni kalbimden vuran dize bu bentte : ‘Her ömrün sonunda bir feryat gördüm’
Gerçekten de böyledir. Çoğu zaman dünyanın bir köprü olduğunu unuturuz. Oysa köprüye yerleşilmez, gelip geçilir.
Bir yakayı başka bir yakaya bağlayan bir geçittir dünya.
Dünya için, ‘aşağıların en aşağısı’ tabiri kullanılır.
Zira dünyaya gelmek, irtifa kaybetmek, düşmektir.
Bu yüzdendir ki, simetrik bir manevi yetkinlik gezisi gerçekleştirmek gerekir.
Bir bilgenin dediği gibi, ‘marifet bu da değildir, yani alemleri seyran etmek de iş değildir. Asıl mesele insan olmaktır…Dünyaya gelmekten murat insan olmaktır.’
Bilge şair Sezai Karakoç, ‘bütün çabamız, bir ölüye çıkmak içindir’ der.
Veysel, bunu, ‘her ömrün sonunda bir feryat gördüm’ diye tamamlar.
Peki dünyaya gelip de kalan var mıdır?
Veysel’i dinleyelim :

Var mıdır dünyaya gelip de kalan
Gülüp baştan başa muradın alan
Muradı maksudu hepisi yalan
Ölümü dünyada hakikat gördüm

Evet, bu böyledir.
Dünyanın tek gerçeği vardır : ölüm.
‘Madem ölüm var, o halde yaşam anlamsızdır’ diyen nihilistleri kınamamalı.
Zira onların çoğunun kalbi hakikat için çarpıyor olsa da, Veysel’in aksine iç gözleri kapalıdır.
Hz. Pir gibi, ölümü Sevgili’ye kavuşma gecesi görmek gerekir.
Dünya zindanından ahiret gülistanına geçiş…
O halde bu dünyada muradı da maksudu da yalandır.
Buradaki yalan oluş, asıl yurdumuzun hakikatine, oradaki saadete göredir, yoksa, alemin Sahibi’ne gerçek anlamda kul olana dünya da gül bahçesidir.
Deyişin sonunda Veysel, binlerce yıllık bir metafora, çark-ı feleke getirir sözü :

Dönüyor bir dolap çarkı belirsiz
Çağlayan bir su var arkı belirsiz
Veysel neler satar narhı belirsiz
Ne müşteri gördüm ne hesap gördüm

Kısacık dünya yaşamı için hileler dolaplar çevirenlere ithaf olunur :
Dilediğiniz kadar dolap çevirin, ne müşteri göreceksiniz ne hesap…

14 Haziran 2009 Pazar

"djfofhoıgf"

Bu yazı aslında 16 Temmuz'da yazıldı. Siz değerli okuyucularımı bir nevi kandırdığım için özür diliyorum. Açıkça söylemek gerekirse böylesi durumlar önce de oldu, sonra da olacak. Bazı günler çok sıkışık oluyorum veya canım yazmak istemiyor. Ama bir şekilde o tarihli bir yazı olsun da istiyorum. O zaman şöyle bir yol izliyorum: Yeni kayıt diye boş bir sayfa açıyorum. Harflere rastgele basıp birşeyler yazmış oluyorum. Mesela "djfofhoıgf" gibi. Bu yazıyı taslak olarak kaydediyorum. Sonraki herhangi bir günde kayıtlardan taslak olanları anlamlı hale getirip yayınlıyorum. Bu durumda en son yazdıklarımı takip edenler geçmiş tarihli en son yazdığımı okumamış oluyor. Bir nevi aralara çaktırmadan bir şeyler de saklamış oluyorum. Bu sırrımı okuyanlardan ricam şudur ki, lütfen aramızda kalsın. Olayı abartmayalım. Benim saklayacak birşeyim yok. Hani derler ya "sarımsak yemedim ki ağzım koksun" Ama gene de siz siz olun her şeye bir sınır koyun. Sınırsızlık bizim şanımızdan değildir. Yaradılışımıza aykırıdır. Hadi gene bir özdeyişle bitirelim: "Bir sınır yoksa, hiç sınır yoktur" vesselam...

13 Haziran 2009 Cumartesi

yürümek

Ki yürümek bahar suyu yürümüş bir fidana özenmektir.
Ki, yürümek nefsi ve aklı gönül terazisinde dengelemektir.
Ki, yürümek anıların çekmecelerini düzenlemektir.
Ki, yürümek göksel rüzgârlarla erginlenmektir.
Ki, yürümek özlemin kavurucu ateşini toprağa iletmektir.Ki, yürümek yolunda yürünenin her izini kendine sunak eylemektir.
Ki, yürümek İbrahimî yürüyüşlerden nasipler devşirmektir.
Ki, yürümek sert taşı (Safa’yı) yumuşak taşta (Merve’de) ehlileştirmektir.
Ki, yürümek gözlerdeki yağmur yükünü hafifletmektir.Ki, yürümek eylemek, eyledikçe arzı temellük etmektir.
Ki, yürümek çekinceli yürüyene gayret selamı göndermektir.
Ki, yürümek bebek İsa’sıyla tapınağa yürüyen Meryem’in hicabını ve ukdesini bürünmektir.
Ki, yürümek Tûr’a tırmanan Musa’nın yorgunluğunda birikmektir.
Ki, yürümek her dağı Cebel-i Nûr, her mağarayı Hira bilmektir.
Ki, yürümek kendi Kızıldeniz’ini ikiye bölmektir.
Ki, yürümek Hızır’a Musa, Musa’ya Hızır olabilmektir.
Ki, yürümek suskunluğu bir dile dönüştürmektir.

Ö.Lekesiz

12 Haziran 2009 Cuma

hocam

Size, satılık ev aramak için Küçükyalı sokaklarını arşınladığım 1993 senesinde rastladım da o zaman ne siz beni tanıyordunuz ne de ben sizi. Yanılmıyorsam bir öğle namazı için bulunduğunuz camiye girdim. Ezan öncesi ön tarafta 10-15 kişilik bir grup Kur'an okuyordu. Daha doğrusu bir kişi okuyor diğerleri onu takip ediyor, bitirince de sıradaki başlıyor, takip devam ediyordu. Halkanın başındaki ak sakallı zât arada bir yanlış okumaları düzeltiyor, doğrusunu izah ediyordu. İşte o ak sakallının siz olduğunuzu yıllar sonra anladım. O ortam beni çok etkiledi ve "alacağım evi bu çevreden bulacağım" kararını verdim. Mevlâ nasip etti komşunuz oldum hocam. Dizinizin dibine oturup çocukluğumda öğrendiğim tecvid kurallarını birlikte tekrar ettik yaşlı amcalarla. Arada bir genç arkadaşlar da katıldı aramıza ama genelde benden bir kuşak öncesi insanlarla sabah namazından kuşluk vaktine kadar geçirdiğimiz o bereketli anları hiç unutmyacağım. Dönem dönem tembelliklerim bu bereketten kesintisiz nasiplenmemi engelledi. Dünyanın hay huyuna kapılıp dolduramadım kabımı hayıflanmam onadır. Keşke desem ne çare? Her seferinde bir bahane. Dizinizdeki ağrılara rağmen devam ettirdiğiniz o güzel geleneğin akamete uğraması biz talebelerinizi çok üzer bunu bilesiniz hocam. Bugün yine bir vesile oldu sizi andım iş yerinde. "Bizim mahallenin manevi önderi" diye bahsettim dostlarıma haddim olmayarak. Sizin o güler yüzünüz, tatlı üslubunuz, otoriter öğretmenliğiniz, manevi ağırlığınız bizler için ekmek kadar, su kadar zaruri ihtiyaçtır bunu bilesiniz. Bir sabah kuşluk namazları kılındıktan sonra cami kapısında duamızı da yapıp evlere dağılmaya başladığımız o saatte, tabiatın ve kuşların uyandığı, insanların hâlâ uyuduğu o pazar sabahında avluda ikimiz kaldığımızda tam şadırvanın yanında göz pınarlarımın birden sebepsiz çağladığı o ân neydi hocam?
Bahçeli evinizin bulunduğu arsaya apartman dikildikten sonra büyük değişiklik hissettim sizde. Üzüntünüzü dışa vurmadınız ama karakalemle yazdığınız o senaryomsu metinden anladım duygularınızı. Toprakla, suyla, bahçeyle ilgili hayaller kurmaya başladınız. Birlikte köye yerleşmeyi teklif ettiniz, gidip bir daha dönmemeyi düşündünüz. Ben ne zaman "yalan dünya" desem hemen itiraz ettiniz "dünya yalan olur mu, bak işte herşey gerçek" dediniz. Dünyanın gerçeklerinden biri de herşeyin bir sınırının olması be hocam. Bizler de her gün, her nefeste o sınıra doğru yol alan yolcularız değil mi? Görünüşe göre siz bizden fersah fersah ilerdesiniz bu yolda. Sınırı öteye geçtiğinizde bu yürek nasıl dayanacak? onu düşünmek bile istemiyorum vesselam...

9 Haziran 2009 Salı

doğ/mak

"Zaman Atı"na bindin bir kere. Halden hale çevrinmeye hazır ol. Ama şunu bil ki ciğerlerin oksijenle tanıştıktan sonraki aşama bir öncekine göre daha zahmetli olacak. Senin yerinde ben olsam hiç acele etmem. Eğer başarabilirsen -ki başaramazsın- orada kalış süreni uzat. Bir gün bir gündür. Deyimin tam manası ile "ekmek elden su gölden" hayatı yaşıyorsun sen orada diye düşünüyorum. Aldığım son haberlere göre kimseyi dinleyecek durumda değilmişsin. Anne'yi zorlama sıklığın 25 dakikaya kadar düşmüş. Eh ne yapalım canın sağ olsun. Bir şair abimiz "doğmaya çalış çocuk doğmaya/yoksa geç kalacaksın yağmaya" şeklinde bu tarafın halini hicvetmişti yıllar önce. Şimdi durum daha da karışık. Yağmacılar işini bitirdi gibi. Eşkiya dünyaya hükümdar oldu. Bekri Mustafa da mahalle camisine imam oldu. Var sen ötesini tahmin et. Gelip de ne yapacaksın. Üstelik senin hastahane koridorunu yankılandıran çığlığın dağları tepeleri aşacak, hızlı trenden daha fazla hız yapacak, Ankara-İstanbul arasını birkaç saniyede alıp bu garip Yolcu'nun kulağına "dedeee" şeklinde duyulacak. İlk bakışta basit gibi görünen bu durum tarihe "Yolcu'nun Serüveni 3: Yaşlılık" başlığı ile kaydedilecek. Diyeceğim o ki gelişin, hâlden hâle geçmeme vesile olacak bunu bilesin. Kaderin bir cilvesi olsa gerek Ankara şehri benim, annenin ve senin ortak paydamız oldu. Annen dünyaya gelirken Ankara'da idim. Şimdi sen dünyaya geliyorsun annen Ankara'da. Üç kuşaklı üçüncü dereceden çok bilinmeyenli bir denklem gibi. Göçmen kuşlardaki pusulaya benzer bir şey mi var içimizde? İşin ilginç tarafı ben hep uzakta haber bekleyen kuş rolündeyim ve yüreğim pır pır. O zaman annenin doğduğunu günler (belki de aylar) sonra haber almıştım. Hayalimdeki ilk çocuğuma hitaben sarı teksir kağıdına birşeyler karalayarak kendimi avutmuştum. Bu zamanda ise iletişimde çağ atladık(!) Cebimize giren telefon uzağı yakın ediyor etmesine de ne bileyim bir gariplik var. Huzur ve mutluluk tarafında artma mı var eksilme mi var bu konu tartışmalı. Vesselam...

8 Haziran 2009 Pazartesi

garip

Neşet Ertaş'ın hayatını anlatan üç bölümlük bir belgesel izledim. Hoşuma gittiği için sizinle paylaşmak istedim. Belgesele "Garip" ismini vermiş Can Dündar, bu aynı zamanda Neşet Ertaşın mahlası. Yokluk, yoksulluk ve kelimenin tam manası ile gariblik içindeki Anadolu'nun orta yerinde yaşayan insanımızdan bir kesit görüyorsunuz belgeselde. Üstelik bu gariban takımının en altında bulunan ve çoğunluğun "döşürücü, sadağacı(sadakacı), aptal, sünnetçi, elekçi, vs." diye isimlendirdiği insanların hikayesi bu. Çocukluğumda biraz da büyüklerimin etkisi ile bu konar göçer insanlar hakkında olumsuz düşünürdüm ama şimdi itiraf etmeliyim ki Neşet Ertaş'ın hayatını izlerken duygulandım, onun geçtiği yollarda kendi hayatımdan izler buldum. Her birimiz aynı hikayenin farklı yönlerini yaşadık. Gurbet aynı gurbet, yoksulluk aynı yoksulluk, ayrılık aynı ayrılık. Ölümün acısı ise ortak paydamız. Kimimizin annesi, kimimizin dayısı, kimimizin çocuğu yüreklerimizde derin izler bırakarak aniden ayrıldı aramızdan. Bu acı, sevdalarımıza da siner, gülmelerimizde de kendini hissettirir bir ömür. Çivinin çiviyi sökmesi gibi ölüm acısını ancak ölüm söndürür. Tıpkı benim anneannemin yaşadığı evlat acısı gibi. Durduk yerde öyle bir ah çekerdi ki bunu tarif etmem imkansız. Yıllar sonra onunla ilgili hatırımda kalan tek şeyin bu ahı olduğunu söylemem yeterlidir sanırım. Neşet Baba'nın Almanya'da inziva hayatı yaşadıktan sonra sahneye ilk çıktığında söylediği "merhaba melmeketimin insanları, ben sizin ayağınızın turabı olurum" şeklindeki o içten hitabında ana acısının, baba acısının, vatan hasretinin velhasıl garipliğin tüm tonlarını bulabilirsiniz. Hiç kuşkusuz ucundan kıyısından bu çileli hayatı yaşamış olanlaradır sözüm. Yoksa bu kara kuru adamın boyundan büyük sazı ile mikrofonu yiyecekmiş gibi "aydooos" diye bağırması hiçbir anlam taşımaz, hatta çekilmesi zor bir eziyete dönüşür başkalarına. Derdini dağlarla paylaşmaktan başka çaresi olmayan insanların hayatı dertsizlere sıkıcı gelir vesselam...

6 Haziran 2009 Cumartesi

sırrı

Meksika Sınırı az önce bitti. Kim demiş Cuma akşamı seyredecek birşey yok diye? Bu üç arkadaş güzel iş çıkarıyor vesselam. Ortamın iyice kısırlaştığı bu nadas mevsiminde bozkırdaki yaban ahlatı sadıklığında meyve vermeye devam etmeleri bile takdire şayan doğrusu. Bu akşamki konukları Sırrı Süreyya Önder'di. Hoş sohbet, görmüş geçirmiş, yerli tarafımızı dillendiren bir has adam izlenimini bıraktı bende. Kendisine "kusura bakma .." diye başlayan bir cümle söylendiğinde "kusur, arayana aittir" şeklinde bilgece ve derinlerden gelen bir cevap verdi. Anadolu insanının en belirgin özelliği tevazuu olsa gerek. Yüzüne baktığınızda gözünüzü hemen kaçırmak zorunda kalmayacağınız, emin olduğunuz insan tipi bu. Bizi, "biz" yapan yanımız yani. Mütevazi olmanın tersi mütekebbir olmaktır. Kibir kötü huyların başında geliyor. Neyine kibirlenir ki insan? Kendi kendine yeteceğini zannetmesi, felaketinin başladığı noktadır. Onun için biz her an "inşaallah" demek durumundayız. Kur'an'daki ifadesi ile "istisna." Sırrı Süreyya bey bu noktada çok güzel bir söz söyledi. "İnşaallah demeyen paranoyaktır." Gerçekten de öyle. Bakmayın siz çevrenizdeki insanların "işimiz inşallaha, maşallaha kaldıysa yandık(!)" demesine. Allah'ın iradesi dışında bir yaprak bile kıpırdayamaz. Son söz olarak gene Sırrı Süreyya'dan aklımda kalanı aktarayım: "Abi gene bir programa bekleriz" diye istekte bulundular programın sonunda. O bilge de "nasipse" dedi ve "çünkü dayak bile nasipledir" diye ekledi. vesselam...

3 Haziran 2009 Çarşamba

sürmeli

Öylesine bir yüksek gerilim hattına girdik ki nefes alana aşk olsun. Her akşam ana haber bültenlerini cinayet, katliam, vahşet görüntüleri kaplamış durumda. Erkek arkadaşı tarafından başı kesilerek çöp kutusuna atılan kızın haberi ile şoka girdik ve kaç haftadır bu şoktan bir türlü çıkamıyoruz. Mardin'de 40 küsür kişilik akraba katliamı, Adana'da anne babası dahil 8 yakınını öldüren caninin haberi, Konya'da dört yaşındaki komşu kızını sobada cayır cayır yakan kadın, Çorlu'da annesi tarafından öldürülen Muhammed, Ankara'da polisle çatışan öğrenciler, patlamalar, sabotajlar, hırsızlıklar....
Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz? Duymasak mı, görmesek mi? Ne yapsak acaba?
En iyisi biz yine bildiğimizi yapalım, aşk makamına geçelim. Bir süreliğine bu toplu cinnet durumundan uzaklarda yaşayalım. (nasıl yaşayacaksak?)

Seher vakti çaldım yârin kapısın
Baktım yârin kapıları sürmeli
Boş bulmadım otağının yapısın
Çıkageldi bir gözleri sürmeli

Açtırdım kapıyı girdim içeri
Aklımı başımdan aldı o peri
Dedim sende buldum hâlis gevheri
Dedi yok yok, bir mehenge sürmeli

Şu kevn ü mekânı tuttu ışığın
Nöbeti bekleyen alır keşiğin
Beklemeli o sultanın eşiğin
Günde yüz bin kerre yüzler sürmeli

Agâhî karıştır kanı yaş ile
Dost bulunmaz hayal ile düş ile
Yetilmez menzile bu gidiş ile
Hemen aşk atına binip sürmeli

Aşık Agâhî’nin “Seher vakti çaldım yârin kapısın” diye başlayan şiirini çoğumuz türkülerden herhangi bir türkü bilir, öyle dinler. Oysa tarikatlerdeki seyr ü sülûk erkânını anlatan tasavvufi bir metindir bu. Biraz bizim dikkatsizliğimiz, biraz okuyanların metnin bir bölümünü, çok zaman aslına uymayan değişiklikler ve eklemelerle okuması sebebiyle şiirin bu özelliği pek fark edilmez.

Halbuki şairin “yâr” dediği, tek ve gerçek sevgili olan Allah’tır. Seher vakti sevgilinin kapısını çalmış, sabah namazına durmuş, ama “kapıların sürgülü” olduğunu, yani açılmadığını görmüştür. “Feth-i bâb”, yani “kapı açmak”, sülûkta makamları aşmak yahut bazı ruh müşküllerini halletmek anlamı yanında, Miraç’taki bir hadiseyle bağlantılı olarak daha ziyade “namaz”dır. Nitekim namaz müminin miracıdır ve her rekâtta “feth” (açmak) kökünden “Fâtiha” okunur. Kapının sürgülü olması, açılmaması, namazdan feyz alınamadığına, huşû’a ulaşılamadığına işarettir. Kalbin değil, cesedin namazı olduğu için huzur-ı ilâhiye varılamamıştır.

İşte kul bu elem ve çaresizlik içindeyken “bir gözleri sürmeli çıkagelir”. Şiirin devamında, onun yardımıyla “kapıyı açtırıp içeri giren” sâlikin bundan sonraki macerası anlatılır. Biz meselenin o tarafını bırakıp, kapıyı açtıran “gözleri sürmeli”nin kim olduğuna bakalım. “Gözleri sürmeli”lerden kasıt Cenab-ı Hakk’ın veli kullarıdır, mürşid-i kâmillerdir. Kâmil mürşitler böyle vasfedilerek onların bazı hususiyetlerine dikkat çekilmek istenir. Birincisi, göze sürme çekmek Efendimiz s.a.v.’in sünnetidir. Sünnetlere titizlikle ittiba, mürşid-i kâmil’in en önemli vasfıdır.

“Gözleri sürmeli” denmekle onların sünnete uygun yaşama titizliklerinin belirginliği vurgulanmış olur. İkincisi, sürme, gözün görüş kuvvetini artıran bir maddedir. Kâmil mürşitler de basiret sahibidir; diğer insanların göremediği sırları, hakikatleri, güzellikleri, incelikleri, uzaklıkları görebilirler.

Sürme, bir çeşit toz, ince bir topraktır. Göze sürüldüğü için Türkçe’de “sürme” dediğimiz bu madde, “kuhl” yahut “tûtyâ” isimleriyle de bilinir. Sürmenin aslında toz veya toprak olmasından hareketle eskiler çok zarif hayaller geliştirmişlerdir. Mesela sürmenin “hâk-i pây”, yani sevgilinin ayağının tozu yahut sevgilinin ayağını bastığı toprak olduğu ve bu yüzden aşığın onu yüzüne gözüne sürdüğü düşünülür. “Hâk-i pây” aynı zamanda toprağa bırakılmış ayak izi demektir. Bunun gözde olması, aşığın sürekli o izleri takip ettiği anlamına gelir. Başka bir deyişle “gözleri sürmeli” olan birisi, ya sevgilinin ayağının tozunu toprağını gözüne sürerek aşkının şiddetini, ya da hep onun izlerini gözeterek sevgilinin peşinde yol aldığını böylece göstermektedir.

Sevgili Allah Tealâ olunca, “hâk-i pây”, bize bahşedilen ve Mutlak Sevgili’ye ulaşma yolunda istikametimizi bulmamıza yarayan işaret ve alâmetlerdir ki bu Kur’an-ı Kerim’dir. Nitekim “ayet”in kelime anlamı “iz, işaret, belirti” demektir. Bütün bunları toparlayacak olursak, mürşid-i kâmil, Cenab-ı Hakkın ayetlerini adeta gözüne sürme yaparak onlarla gören, her şeye bu çerçeveden nazar kılan, her işinde sadece ayetleri gözeten bir insandır. Yahut hem vuslata giden yolda en doğru istikamet üzere sürekli yürüdüğü, hem de arkasından gelenler için emin bir kılavuz olduğu için gözleri sürmelidir mürşid-i kâmilin.

Emânî mahlaslı bir şairimiz, sürme ile mürşid-i kâmil münasebetine getirdiği farklı fakat yine son derece ince ve zarif yorumunda şöyle diyor:

Erbâb-ı nazar hâk-i rehin sildi süpürdü
Ey bâd-ı sabâ yâr eşiğine yelerek gel.

Yani, “nazar sahibi veli kullar sevgiliye giden yoldaki bütün tozu toprağı sildi süpürdü; bu yüzden ey saba rüzgârı, yârin eşiğine hiç zahmetsiz, koşarak gidebilirsin”. Bu beyitte açıkça zikredilmese de “hâk” (toprak) ve “nazar” kelimeleri “sürme” anlamını verir. Allah’a giden yoldaki tozları gözüne sürme yaptığı için basiret ve nazarla nimetlendirilen mürşid-i kâmil, Asl’ına yönelenlerin yolunu böylece açmış, işlerini kolaylaştırmıştır.

Bugün “yâr”in eşiğine giden yolda yelerek mesafe alanlar bu yürüyüşlerini “gözleri sürmeli”lere borçlu.

Çok şükür ki, Cenab-ı Hak otağının yapısını gözleri sürmelilerden hâli bırakmıyor.

Not: Yaklaşık 2 sene önce 31 Mayıs 2007 de bu türküyü dinleyip etkilenmiş ve birşeyler yazmışım. İlginçtir senenin aynı zaman dilimine rastlayan bugünlerde yine "sürmeli" diye mırıldanıyorum. Bu yazı da 2007 Ocak ayında yayınlanan Semerkand dergisinde çıkmış. Ne tevafuk ki okumak bugüne nasip oldu. Sizinle paylaşmak istedim. Vesselam...