31 Temmuz 2009 Cuma

cuma

Cuma namazına gitme konusunda son yıllarda belirgin bir şekilde artış var desem yanılmış olmam. Bu sevindirici bir durum. İnsanlar hiç değilse haftada bir anlını aslına değdirip Mabuduna secde ediyor. İnşaallah aynı ivme vakit namazları için de geçerli olur. Türkiye'deki cuma cemaati kendine has bir mahiyet almaya başladı kısacası. Toplumun tüm kesimlerinden insanları bulabilirsiniz cuma namazında. Dış görünüşleri ile tam bir yelpaze. İçlerini Allah bilir. Bu durumu kürsüye çıkıp vaaz veren hocaefendiler de görüyorlar ki hitabet şekillerini değiştirmeye başladılar son zamanda. Bu durumdan son derece rahatsızım. Geleneksel hitabet üslubu terkedilmeye başlandı. Şimdiki, modern zamanların dikte ettiği pragmatik bir üslup. (doğruları tenzih ederim) Sanki bir ürün tanıtan veya uzmanı olduğu konuda "sunu" yapan bir profesyonel var karşımızda. Sesini bir yükseltiyor, bir alçaltıyor, ifrat ve tefrite düşen örnekler vermekten kaçınmıyor. Direk anlatım yerine döndürüyor, dolaştırıyor, ağzında sakız gibi çiğniyor da çiğniyor. Ne oluyoruz yahu? Bu eğitim yöntemi gençlerimizi ne hale getirdi görmüyor musunuz? Sıra cami cemaatine mi geldi? Bırakalım şov yapmayı. İrfani geleneğimizde böyle bir yol olsaydı vaaz verdiğiniz kürsü o kadar dar olurmuydu hiç? Ne o el kol hareketleri. Dikkat et hocam paat diye düşüverirsin bir gün Allah muhafaza. Demedi deme... Vesselam.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

mmh2

Uzun yoldan gelen bu yeni yolcuya temizlenme yerini göstererek işe başladı. Bu haliyle savunmasız ve her türlü tehlikeye açık görünüyordu. Kirleticilerin kol gezdiği meydanda onu hemen farketmesi iyi bir başlangıç sayılırdı. Havanın, suyun, düşüncenin, seslerin, görüntülerin kirlendiği bu zamanda günlük temizlik şartı hayati önem kazanmıştı. Temiz adamların kainatın ritmine uyarak emredilen vakitlerde toplanıp arındığı merkeze ilk girişlerinde misafirin yüzüne dikkat etti. Ve "tamamdır" diye içinden sevindi. Bu kapıdan girmesi ile çıkması bir olan diğerlerinden farklı idi bu. Cevherindeki saflık ümidini artırdı.
Bildiklerini anlatmaya başlayabilirdi. Ona yabancısı olduğu bu mahalde kılavuzluk edecekti artık. Misafir, ilk başta bu durumun farkında bile olmayacaktı muhtemelen. Anne karnındaki bebek gibi arınma noktasına kılavuzu aracılığı ile bağlanmıştı çok şükür. Beldenin sınırları kenar zarı kadar ince ama aşılması bir o kadar imkansızdı onun için. Kılavuzu ile olan kordon bağının uzunluğu da ancak o sınırın dibine kadar götürebilirdi misafiri. Bu haliyle rahat ve emniyette hissediyordu kendini. Zihinleri kevgire çeviren soruların uzağındaydı henüz. Hırs denen illetin tuzağına da düşmemişti daha. Burada ekmek, su ve hava hayatiyet için yeterli idi. Hava ve su bedava, geriye kalan, kara kuru bir ekmek. Bir ekmek için fazla çaba sarfetmek ahmaklık sayılmaz mı? Günde yüz ekmeklik çaba niye? Yiyeceğin ikiyi geçmez ki!
Kılavuz bu düşünceleri duydukça istiğfar çeşmesinin yolunu tutuyordu. İsmini "Salik" koyduğu bu tazeyi gözünden gözüne inanamıyor, bir an olsun onu yalnız bırakmıyordu. Zira yol uzun ve tuzaklarla dolu idi...

25 Temmuz 2009 Cumartesi

"..."

........
6.
Yusuf, aşkın yaktığı bir yüz, hüznünü gizleyemediği bir göz ve her kelimesi Züleyha'nın içine işleyen bir söz ile başladı konuşmaya. O an gök sustu, yer sustu, rüzgar sustu, Nil sustu, gece sustu ve sustu Züleyha. Bir tek Yusuf konuştu.. Ne gök duydu Yusuf'u, ne yer duydu, ne rüzgar duydu, ne Nil duydu, yanlızca geceyle Züleyha duydu ve gece ışıdı birden, tıpkı çölde Yusuf'un ay düşen yüreği gibi bir anda, Yusuf'un ay kadar aydınlık sözleri ışıttı geceyi. Züleyha, Yusuf'un sözleri ışıtmaz mı geceyi/ “ben Yusuf, ben ki Mâh-ı Kenan'ım ezelden seninle birlikte yazıldı adım”

Ey çölde aradığım ay, ey bana bağışlanan saray, ey uğrunda zindanlar yattığım ve aşkı kendisiyle tattığım leylâ, ey yırtık gömleğimdeki koku, ey sıcak yaz akşamlarında ay Nil'de çoğalırken dinlediğim ölümsüz şarkı, ey beni benden eden, Mısır'a sultan eden Züleyha. Gözlerine düşüp saçlarına tutunduğum, ey ulaşmak için çöller aşıp gökte ararken yerde bulduğum dinle beni! Ben Yusuf, ben ki Mâh-ı Kenan'ım, ezelden seninle birlikte yazıldı adım /Züleyha! Yusuf konuşursa Züleyha konuşmaz mı?
7.
Züleyha konuşmak için yutkundu ve sustu “...” Konuşursa Yusuf'un gömleğinin yeniden yırtılmasından korktu. Ravi üç nokta koydu burda, Züleyha'nın susuşuna üç nokta... Çöl kadar sıcak, ay kadar parlak, Nil kadar uzak üç nokta... bu hikaye bitsin diye... /Züleyha! Üç nokta yetmez mi anlatmaya Yusuf'a olan aşkını/

Rafi Karslı

24 Temmuz 2009 Cuma

L/T


Bu akşam "beyaztürk" mahalline şöyle bir uğrayım dedim (!) Dolmabahçe Sarayı'nın bahçesi Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin bir organizasyonuna şahitlik etmek üzere dizayn edilmiş. Cemiyet başkanı adıma davetiye göndermiş. Sürekli Basın Kartı alan gazetecilere armağanları verilecekmiş. Hadi gideyim bari deyip yola çıktım iş çıkışı. Üsküdar'dan motorla Beşiktaş'a oradan da otobüsle Dolmabahçe'ye. Sarayın girişinden itibaren kendisini hissettiren o kesif atmosfer. Tarihi mekan bile bu iğretiliği örtmeye yetmiyor. Hareketler, konuşmalar, gülüşmeler hep yabancı diyar esintisi. Ayakta öbeklenmiş kadınlı erkekli gruplar. Bir taraftan bu tür davetlerin vazgeçilmezi olan kadehler yudumlanıyor, bir taraftan yapmacık konuşmalarla vakit geçiriliyor, diğer taraftan da göz ucu ile de etraf kolaçan ediliyor. Kim gelmiş, kim nasıl giyinmiş, belki de kim ne içiyor? Buluşmalar ayaküstü olunca ayaküstü satışlar(!) da oluyor haliyle. Büyük bir hararetle şen şakrak konuştuğu arkadaşını bir anda terk edip yanından geçen bir başka tanıdığının peşine takılıyorlar. Bahçenin köşelerine açık büfe tarzı tezgahlar yerleştirilmiş ve abartmıyorum bazıları gelir gelmez yemek kuyruğuna geçiyor elindeki kadehiyle. Yiyeceğini de alıyor yiyemeyeceğini de. Tabaklar tıka basa doldurulup bir kenara bırakılıyor. Allah'tan TRT'den bazı arkadaşları gördüm de serseri mayın gibi ortalıkta dolaşmaktan kurtuldum. Tören başladı. Bize de zevattan biri "armağan"ımızı verdi.

 
Yemek sırasına girip oradaki rezilliğe de şahit olduktan sonra derhal bu ayaküstü dünyayı terk ettim.
Bu gidişimin iki de güzel yönü oldu: Birincisi o güzelim camide (Bezmialem Valide Sultan Camii) akşam namazı kılmak nasip oldu. Onca karmaşanın hemen yanında güvenli bir liman gibi duran bu şaheseri yaptıranlardan Allah razı olsun.
İkinci güzelliği yaşama isteği de tam camiden çıkınca aklıma geldi. Yıllar yıllar önce taa Seyrantepe'den Beşiktaş'a, oradan da Çırağan Sarayı'nın karşısındaki Yahya Efendi Dergahı'na uzanan bir kutlu yürüyüşümüz vardı. Bir kış günüydü yanılmıyorsam, trafik durmuştu, kalbimiz küt küt atıyordu ve yol ne kadar uzarsa uzasın umurumuzda değildi. Yolun sonunda kıblesi deniz tarafında olan bu güzel mekanda namaz kılıp dua etmiştik. Bu yolculuk kocaman bir L harfine benziyordu. Şimdi, işte tam şimdi bu yaz akşamında L'yi kocaman bir T'ye dönüştürmenin tam vakti değil mi? Zihni bu fırsatı kaçırır mı? Ver elini Koca Çınarlar Caddesi. Aradan yıllar geçmiş olsa da iki güzel mabedi (hatta iki sarayı) bu iki harf ile birbirine bağlayayım adımlarımla. Akan trafikten, ışık kirliliğinden, gürültüden bana ne. Kaldırımlar, çınarlar, sarayın yüksek duvarı ve ben ve içimde kopan fırtına. Ve dudaklarımdan tüm yüzüme yayılan tatlı bir tebessüm. Sessiz ve mutlu bir yürüyüş.
Derken bir kedi yavrusu sesi duyuldu. Sur dibindeki ağaçların arasından imdat çığlığına benzeyen bir miyavlama. Tecrübelerim onu yakalayamayacağımı söylüyor ama göz göre göre de bu trafikte ölüme terk etmek olmaz ki! En azından bir deneyim dedim. "Pisi pisi" der demez kulaklarını bana çevirdi. Ama tedirgin oldu, arkasına dönüp hızla duvardaki kovuğa aktı. (demek ki çağırdığı ben değil annesi imiş) Sonrası malum, dünya hayatı. Vesselam...

23 Temmuz 2009 Perşembe

deli

Şimdi biz bu sokakta yan yana yürüdüğümüz insanların hangisinin deli hangisinin akıllı olduğunu nereden bileceğiz? Bunu tespit edecek bir cihaz var mı? Yoksa -ki yok- nasıl rahat rahat dışarı çıkıp insanların arasına karışacağız?

Gün geçmiyor ki kanımızı donduran bir haberle karşılaşmayalım. Aynı günde iki haber:
Birisi Elazığ'ın bilmem ne ilçesinin bilmem ne mezraından. Bir baba ve iki oğlu tarlada çalışanların üzerine rastgele ateş ediyor. 7 kişi ölüyor bir o kadar da yaralı var. Sebep? Belli değil. Söylenen bu kişiler deli imiş. Sebepsiz yere önce hasmının (kardeşi) karısını sonra da komşularını öldürüp dağa kaçmışlar. "Canım orası bir köy, cahil insanlardan her şey beklenir" dediğinizi duyar gibi oluyorum.

Peki aynı gün İstanbul'un orta yerinde, üstelik Beyoğlu İstiklal Caddesinde işlenen cinayete ne diyeceğiz? Adamın biri, hiç tanımadığı birini güvenlik kameralarının önünde önce yere seriyor, sonra ekmek bıçağını kalbine saplayıp öldürüyor. Sebep? Bilinmiyor. Ekmek bıçağını ne amaçla bulundurduğu sorulduğunda "belki birine saplarım diye evden çıkarken yanıma aldım" diyor. Psikolojik tedavi görmüş. bir deli imiş meğer. Güya öldürdüğü Alman'dan bir lira istemiş o da vermeyince basmış bıçağı. Bu kadar basit. Bu sadece bir günün hikayesi. Yol istedi diye diğer aracı kurşun yağmuruna tutanı mı ararsın, en yakınını gözünü kırpmadan öldüreni mi?...

Öff sıkıldım. En iyisi tenha bir yere gidip münzevi bir hayat sürmek ama eminim orada da huzur bozan bir şeyler vardır.

Karamsar gözlüklerini takma dedim sana yüz kere. Ne kadar meraklısın hayret doğrusu. Sen işine bak kardeşim. Çok etkileniyorsan izleme o haberleri. Takdirin ötesinde köy mü var?

Vesselam...

21 Temmuz 2009 Salı

kapış/ma

Yukarlarda yaşananları "kapışma" olarak niteliyorum dost sohbetlerinde. Gerçekten de belki yüzyıl öncesine dayanan bir hesabın görülmekte olduğu günlerden geçiyoruz. Kamplaşma havası yavaş yavaş toplumu da kuşatmış durumda. Körü körüne de olsa bir tarafta durmak zorunda hissediyor insanlar kendilerini. İşin aslını astarını araştırmadan ergenekon yapılanmasını canhıraş savunur durumda kalıyor insanlar. Öylesine bir propaganda ve antipropaganda taktikleri uygulanıyor ki orta yolu bulmak nerdeyse imkansız hale geldi. Ülkemizin sorunlarını çözsün diye ihdas edilen "yargı" sisteminin kendisi sorun haline geldi. Tüm sistem bloke edilmiş durumda. İktdarın icraat olarak yaptığı her işlem yargıdan dönüyor. Birinin ak dediğine öbürü kara diyor. Bugünlerde Ankara'da öyle bir kapışma yaşanıyor ki çatışmaya dönüşmüş durumda. Taa İstanbul'a kemik sesleri duyuluyor dersem abartmış olmam. Duyan duyuyor. O kadar hakim ve savcı yeni görev yerlerini bekleyedursun birilerinin umurunda değil. Ergenekon savcılarının yerini değiştirmek onlar için hayat memat meselesi olmuş durumda. Merak ediyorum sonu nereye varacak. Bugün merkez medyadan bir kalemşör de bu konuya işaret etmiş. İlk paragraftan sonra kendi bakış açısına kaçıyor ama bu baş taraf "aslında ne oluyor"u güzel tarif ediyor:

Müesses nizam'ın direnişi-İsmet Berkan/Radikal
Sokaktaki insanların ne kadar ilgisini çekiyor veya bu savaşı tarafsız bir gözlemci gibi izlemek mümkün müdür, bilmiyorum ama ülkemizde bir ‘savaş’ yaşandığı bir gerçek. Ve bütün savaşlarda olduğu gibi bu savaşta da ilk kurban gerçekler.
Gazete ve gazetecilerin kendi mesleklerinin gerektirdiği standartta davranmayıp savaşın tarafı militanlar gibi davranması sayesinde ‘savaş’ daha da içinden çıkılmaz, ne olduğunu anlamaya çalışıp kendi bağımsız aklıyla bir karara varmak isteyenler açısından da takip edilemez bir hal alıyor.
Acaba ülkemizdeki savaş ‘demokrasi’ savaşı mı?
Bazılarımız bunun böyle olduğunu düşünüyor, en azından böyle olmasını temenni ediyor.
Ama benim şüphelerim var. Bence yürütülen ve pek çoğumuzun da ‘sonunda demokrasi gelecek’ inancıyla destek verdiği savaş, aslında şu anda tam bir güç savaşı, gücü elde etme savaşı.
Savaşın bir tarafında hükümet ve onun etrafında kümelenmiş olan koalisyon var. Karşı tarafta ise hepimizin doğduğumuz günden beri yakından tanıdığımız ‘müesses nizam’.
......

20 Temmuz 2009 Pazartesi

yor/um

Yorum yaptırarak da yorarlar adamı. Üstelik bu, etkili bir etkisizleştirme yoludur. Yorum yorum diyerek sorumluluklarından sıyrılacağını düşünüyorsan boşuna yorulma derim ben sana. Bu ister soruyorum, isterse gidiyorum kipinde olsun bir şey değişmez. Bana her yönüyle künhüne vakıf olduğun bir konu söyleyebilir misin? Bilgi konusunda bile kafan daha net değil. Nedir bilginin kaynağı? Öyle günden güne, yıldan hatta yüzyıldan yüzyıla değişen bilgiye "bilgi" diyebilirmiyiz? Bugünün doğru bilgileri bir bakıyorsun yarın yanlış oluvermiş. Yorulmak pahasına yaptığın yorumlarında hangisini baz alacaksın? Birileri ortaya bir konu atıyor, tüm ülke buna kilitleniyor. Her ortamda her seviyeden insan ağzına sakız ediyor günlerce. Bu arada arka planda neler cereyan ediyor bilen yok. En iyisi bu tür durumlarda tersinden hareket etmek. Varsın öyle olsun, ne olmuş kıyamet mi kopmuş. Ben o konuya karşı çıksam veya alkış tutsam neyi değiştireceğim. Olan olmuş bir kere. Sen önüne bak.
Bu gözlükten bakınca böyle görünüyor. Ne yani düşündüklerimi yazamayacak mıyım? Şimdi siz de durup dururken benim bu fikrime yorum yapana kadar kendi doğrularınız ne ise o doğrultuda yol almaya bakın. Arada bir böyle dellenme hakkım varsa onu bu şekilde kullanmak istiyorum. Vesselam...

19 Temmuz 2009 Pazar

orhan

Bugün bir arkadaşımızı daha ebedi yolculuğunun diğer tarafına uğurladık. Orhan Şengürbüz'le çok uzun süre öncesine dayanan bir tanışıklığımız vardı. Belki de İzmir'e dayanan bir tanışıklık bu. İstanbul'da az bir süre aynı ortamda çalıştıktan sonra yollarımız ayrıldı. O, kanalların spor servislerinde spikerlik yaptı. Ben başka kanallarda yöneticilik yaptım. Dün bir duydum ki Orhan kardeşimiz beyin kanaması geçirmiş ve 12 yaşındaki oğlunun gözü önünde vefat etmiş. Acı bir ölüm doğrusu. İşin daha ilginç yönü hanımı kanser hastası imiş. Bir kere tedavi olup iyileştikten sonra geçenlerde tekrar nüksetmiş. Şimdilerde hastahanede tedavisi devam ediyormuş kadıncağızın. Orhan, iş çıkışı hanımını ziyaret etmiş. Oğlunu alıp eve giderken yolda beyin kanaması geçirmiş. Arkadaşlar onun hiç bir hastalığının bulunmadığını, sapasağlam olduğunu söylüyorlar. Eee ölüm bu, hasta, sağlam, genç, yaşlı ayırmıyor.

İlahiyat Fakültesi Camii'nin avlusu tanıdıklarla dolup taştı. Gel gör ki ezan okunduğunda o kalabalıktan çok azı içeri girdi. Arada bir duvar var, bu dışarıdakilerin camiye girmeme/girememe inatlarında bizim de bir sorumluluğumuz var mı acaba? Ne yapsaydık, nasıl yapsaydık bu insanlar "haydin kurtuluşa" davetine icabet ederlerdi? Özellikle o kadınlar başlarını rengarenk örtülerle örtüp sanki hiç görmemiş gibi tuhaf tuhaf cemaati seyretmek yerine fevkhaneye girselerdi ne iyi olurdu. Namaz kılmayı bilmiyorlarsa bile içeride olup biteni yüksekten görselerdi, içlerinden birkaçı namaz kılmaya başlardı belki de. Onlar öyle yapmadılar, kenarda öbeklenip beklediler. Orhan kardeşimizi mezarlıkta da yalnız bırakmadık son anlarında. Yıllarca önce vefat eden annesinin mezarının üzerine defnedildi. Kadıncağız 1923 yılında doğmuş. Ay, gün rakamları yerine "patates zamanı" diye bir ibare yazılmış mermere.

Benim annem de her soruşumda "oğlum sen kiraz ayında doğdun" der.

Vesselam...

17 Temmuz 2009 Cuma

tarîk

Şu hakikati hiçbir zaman unutma ki tarîkat:
- Tezkiye-i Nefs: Nefsin kötü sıfatlarını temizleyip, iyi sıfatlara çevirme,
- Tasfiye-i Kalb: Kalbi yani insanî kalbi, Cenâb-ı Hakk’ın tecelliyâtına mazhar olacak şekilde arındırmak ve
- Tahliye-i Ruh: İnsandaki emanet ruhu, aslî vatanına gitmesine mani olacak bağlardan, kayıtlardan kurtarmak içindir.
Bütün ehl-i sünnet ve’l cemaat tarîkler, aynı usul üzre taliplerini yetiştirirler ve hepsi aynı güzellikleri işlerler. Şadırvana gelen su aynı, çeşmeler değişiktir. Ve yine unutma ki yolların (tarîkatların) çeşitli olmasının esas sebebi, insanların farklı farklı olmasından, kişilerin değişik mizaçta olmalarındandır. Yoksa hâşâ, bu yolların birbirine tersliği, birbirini beğenmemezliği yoktur. Bunun aksini söyleyenlerden uzak duralım. Onlar, suyu görseler de henüz sudan içememiş susuzlardır, cahillerdir. Bu gerçeği beyanla, “Bir kapıda her kapıda, her kapıda hiç kapıda” demişler. “Peki niyet nasıl olmalı?” dersen deriz ki niyet, “Hasâbeten livechillah”, sadece Allah(CC) için, Allah Teâla'nın cemâli için olmalı.
Yani tarîka ne rütbe, ne makam, ne esmâ, ne tâc ü hırka, ne kıdem, ne keramet ne de “desinler” diye sülûk etmemeli. Olursa ne olur? Zâhiren, şirk koşmuyormuşsun gibi olabilir ama bâtınen, münkir olur ve şirk-i hafî işlemiş olursun. Bu yollarda tuzaklar çoktur. Kervanın yükü kıymetli olunca, o yolun eşkiyası da çok olur. Cenâb-ı Hak seni muhafaza ede, amin.
(Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazdığı mektup'tan)

14 Temmuz 2009 Salı

mmh1

Meskun Mahal Hikayeleri:
Beyaz sıvının kokusu ağzından henüz kaybolmamıştı. Meydanımsı bir "yer"di burası ve sabah güneşi yeni doğmuştu. Her geçen dakika insanlar birer ikişer çıkıyordu ara sokaklardan ve telaşlı telaşlı herbiri bir tarafa seğirtiyordu. Sükunet perdesi meydanın üstünden hızla çekilirken içine düşen ilk şey "korku" oldu. Bir kenarda öylece beklemesinin üzerinden ne kadar süre geçmişti acaba? Derken kalabalıktan bir kişi meraklı bakışlarla yaklaştı yanına.
- Hemşerim yabancıya benziyorsun, nereden gelip nereye gidersin?
Bu sesi sanki bir yerlerden hatırlıyordu ama şimdi onu düşünecek zaman değildi. Korksa mı, sevinse mi belli olmayan bir yüz edası ile baktı adama. Başındaki serpuşun gölgesinde kalan yüzü, yüreğini yansıtıyordu. Esenlik rüzgarı, güven yönünden, emniyet serinliğinde esmeye başladı. Cevap vermek için ayağa kalktı.
- Evet, yabancıyım buralara beyim. İnanın ki nerden gelip nereye gittiğim konusunda hiçbir şey hatırlayamıyorum.
"Anladım" şeklinde başını öne sallarken sanki bu durumla önceden de karşılaşmış gibi bir eda belirdi adamın yüzünde.
- Gece karanlığında geldim herhalde. Gün ağardığında ise bu kalabalıkla karşılaştım, burası köy mü, kasaba mı, şehir mi? merak ettim doğrusu.
- Meskun Mahal dersek yanlış olmaz buraya, senin benim gibi insanların yaşadığı bir yer burası.
Adamın sesi sanki etrafında bir halka oluşturmaya başlamıştı. O konuştukça birşeyler oluyordu bedeninde. Yüreğinden tüm vücuduna dağılan sıcaklıkla an be an büyüyordu sanki. Dizine derman, gözüne fer, gönlüne ferahlık, kalbine huzur, aklına berraklık yayılıyordu.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

salât

Bir müslüman sürekli huzursuz bir hayat yaşadığını düşünüyorsa öncelikle kendini bir gözden geçirmelidir. Acaba ben nerede hata yapıyorum? Üzerinde bulunduğum yolda ne gibi işaretler var ve ben bu işaretlere uyuyor muyum? Acaba bu yoldaki en önemli ikaz, yapılması gereken en büyük zorunluluk nedir? Hiç düşünmeden "namaz" diyebilirim. Bunun şakası yok. Bir olur, iki olur ama sonuna kadar gidemezsin. Madem bu yolun yolcususun günde beş kere zorunlu istikamet için sesli ve görüntülü olarak uyarılıyorsun. Bu daveti "hocanın bağırması" olarak algılayamazsın. Biri sana iyilik olsun diye "haydi kurtuluşa" diye mecburi istikamet tabelası gösteriyor sen onu "bağırmak" olarak anlıyorsun. Hiç olacak iş mi?
Lokman Aleyhisselam'ın oğulcuğuna öğüdünü 24 Şubat 2008 tarihindeki yazı ile hepimizin idrakine sunmak için mealen aktarmışım. Üşenmedim buldum o yazıyı. Ayet meallerini (Lokman Suresi) tekraren yazayım. Belki bu feryadımı birileri duyar da beni bu ızdıraptan kurtarır. Çok üzülüyorum, vesselam...

Bismillahirrahmanirrahim
- Yavrucuğum, Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk büyük bir zulümdür. (13)
- Yavrucuğum, yaptığın iş (iyilik veya kötülük) bir hardal tanesi kadar da olsa, bir kayanın içinde veya göklerde, yahut yerin derinliklerinde de bulunsa, Allah onu getirir. (Ortaya çıkarır.) Doğrusu Allah çok lütufkârdır, her şeyden haberdardır. (16)
- Yavrucuğum, namaz kıl, iyiliği emret, kötülüğü önle. Başına gelene sabret. Doğrusu bunlar azmedilmeye değer şeylerdir. (17)
- İnsanları küçümseyip yüz çevirme. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Allah kendini beğenip böbürlenen kimseleri asla sevmez. (18)
- Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki seslerin en çirkini eşeklerin sesidir. (19)

12 Temmuz 2009 Pazar

seherî

....
İnsan zihni, teksif ve sürekliliğin etkisindedir. Nitekim narkozla bayıltılan hastalar, adeta videoda durdurulan kaset gibi, uyudukları sırada zihinleri her ne ile meşgul ise, uyanırken onu tekrarlamaktadırlar. Nasıl uzaktan kumanda ile durdurulan videodaki kaset, tekrar çalıştırıldığı yerden devam ederse zihin ve kalp de öyledir. Bu yüzden uykuya geçiş hali çok önem arzetmektedir. Nitekim engin gönüllü Hak âşıkları der ki: "Kendisinin mânevî durumunu merak eden kimseler, uyandığında aklına gelen ilk düşüncenin ne olduğuna baksın. Çünkü kabirden kalkış uykudaki gibi ölmeden önceki hal ile irtibatlıdır. İnsan uyuduğu sıradaki düşüncelerle uyandığı gibi, öldüğü andaki inanç ve düşüncelerle haşrolacak ve hesâbı ona göre görülecektir."
*
Yatma seherde
Uğrarsın derde
Söyle her yerde
Elhamdülillâh
*
Sâlik seherî olmalı, tanyeri ağarmadan önceki seher vaktini ganimet bilmelidir. Gecenin son üçte biri sayılan seher vaktini uykusuz geçirenlere "seherî" denir. Seherî sâlik, geceleyin kalktığı teheccüd namazından sonra bir süre istiğfâr, tevhid, zikir, tesbih ve salât ü selâm ile meşgul olur. Gece namazı ve ardından bir süre istiğfâr ve evrad ile meşguliyet senâ ve teşvik edilen önemli bir husustur. Nitekim Allah Rasûlü (SAV): "Bir koyun sağacak kadar bir süre de olsa geceleyin kalk ve namaz kıl!" buyurmuştur. Koyun sağacak kadar zaman, iki veya dört rekat namaz kılacak bir zaman olarak açıklanmıştır.
.....
Prof. Dr. H. Kamil Yılmaz , Altınoluk

10 Temmuz 2009 Cuma

?aman

Zaman konusu beni hep düşündürmüştür. Bu konuda detaylı bilgisi olan biri varsa onunla tanışıp konuşmak isterdim doğrusu. Nedir "zaman" denen şey. Acaba biz mi zamanın içinden geçiyoruz, zaman mı bizim üstümüzden hızla geçiyor, gece ve gündüz olarak. Zaman bölünebilen bir şey midir ki biz salise, saniye, dakika, saat diye bölümlendiriyoruz. Gün, hafta, ay, yıl, yüzyıl diye dilimliyoruz. Hangi bölümü nesnel, hangisi özneldir? Acaba bir benzetme yapsaydık zamanı neye benzetirdik? (mesela bir ırmağa benziyorsa döküldüğü deniz nasıldır?) Cisim midir, isim midir? Başı, sonu var mıdır, varsa ortası ne zamandır? Ortasından veya herhangi bir yerinden zamanı ayırmak mümkün müdür? Mümkünse ayırdığımız aralıktan arkasına geçmek mümkün müdür? Arkasında ne saklıyor acaba zaman? Artıp eksilme özelliği var mıdır? Arttığı için mi "an" denen en küçük zaman parçasının başına "zam" gelip türkçe "zaman" kavramı türetilmiş? Eksilmesi varsa eksilen yere ne geliyor? Boşlukta zaman nasıl ilerliyor? Daha doğrusu ilerlerken bir şeylere çarpıyor mu? Çarpıyorsa hızında düşme oluyor mu? Boşluk dediğimiz yer gerçekten de boş mu? Yoksa zamanın dinlenme yeri mi orası? Sahi zaman hiç mi yorulmuyor? Her şey ikili(dual) yapıya sahip ise -ki mahlukat için öyledir- zamanın ikizi ne? Varlığını sürdürmesindeki sırrı ve öbür tarafını bilebilmek mümkün mü? Mümkün değilse bu nasıl bir giz ki herşeyi açıkta. Geçmiş zaman arkamızda, gelecek zaman önümüzde ise biz neden önümüzdekini değil de arkamızdakini biliyoruz, görüyoruz. Yoksa zamanı algılayan duyumuz da mı gizli? Şimdiki zaman dediğim zaman parçasının büyüklüğü ne kadar? Bir an mı, bir saat mi, bir gün mü, bir yıl mı hatta bir ömür mü? Yoksa aslında şimdiki zaman diye birşey yok mu? "Şimdi" dediğimiz an bile aslında geçmiş zamanda kalmadı mı?
?????
?????
?????
?????

8 Temmuz 2009 Çarşamba

ayakkabı

Ne zaman ve nereden satın aldığımı dahi hatırlayamadığım ayakkabılarıma ihanetimin itirafıdır bu yazı:

Dün akşam karanlığında onlara çaktırmadan girdim 63'teki ayakkabıcıya. Son bilmem kaç aydır hep ayak sürüdüğüm, bir bahane ile ertelediğim bu ihanet anında yanlardan dikişleri sökülmeye başlamış, altında delikler oluşmuş, topuklarının arka tarafı iyice aşınmış ayakkabılarımın yüzüne bakamadım. Bakışlarım, akşama kadar sinek avladığı her halinden belli olan yaşlı satıcının parlayan gözlerindeydi. Alternatiflerden beğen beğendiğini. Birini çıkarmadan öbürü ayağının dibinde amade. Acemi çırak vitrindekini bile bulup getirdi. Emektar çift, bir kenarda unutuldu bile. Hiç oldu mu şimdi? Bir de "ayakkabılarım beni terketmeden ben onları terk edeyim bari" cümlesini kurdum utanmadan. Yaşlı ayakkabıcı bunu duyar da durur mu? Beğendiğim ayakkabıları çıkarmamı önlemek için emektarlarımı boş kutuya tıkıverdi kaşla göz arasında. Tabuta konmuş cenazeye benzediler ve sanki "kıvık"tan sitemle baktılar yüzüme. Utandım.

Bugün, yeni ayakkabılarımla ilk günümüz. Tanışıp aşina olmamız için henüz erken. Onlar için düşündüklerimi Hüseyin Kaya'nın kaleminden aktarayım da baştan yüzgöz olmayalım. Vesselam...

Şimdiden alışmalı, hazır olmalı kapı önlerinde unutulmaya. O gün geldiğinde, evimin eşiğine sıra sıra yabancı ayakkabılar dizildiğinde, içerisi sükût içinde dolup dolup boşaldığında anlamamalı onları bırakıp tek başıma bir yola çıktığımı. Tüm ayakkabılar içeriye alındığında yahut eşik önünden sahipleriyle ayrıldığında, kapıda kalmış olmak üzmemeli onları. Kimseden bir şey beklememeli.
Beni hep içerde bilmeli.

7 Temmuz 2009 Salı

rastladıklarım

10 günden fazla süren bu seferki yolculuk sonunda "rastladıklarım" başlığı altında size bilgi vereyim diye düşündüm. "Karşılaşmalar" da diyebiliriz. Yolcu ile yoldakilerin mekansal buluşmalarına birlikte göz atalım:
*
Trendeki "kara"
*
Bilet alırken tekli koltuk mu, çiftli koltuk mu diye tercihim sorulmadı. Ne önemi var ki, nasıl olsa teslim olup, "bismillah" diyerek yola çıkacağız ya? İlla tekli koltuk olsun demek aykırı kaçardı. Ama önce sizi bir gün öncesine götüreyim: Gece yolculuk yapayım diye en son trenden bilet almak üzere gittim. "şansınız varmış tek kişilik yer var" diyerek girdi bilgisayara biletçi. Sonra suratı ekşidi, bir problem vardı besbelli. "Bayan yanı olduğu için bu bileti size satamam" dedi. Hani çok ısrarkâr olmadım ama ilk hayal kırıklığımı yaşadım o akşam. "Eh ne yapalım bari yarın sabah ilk trenle gideyim, bu vesile ile Türkiye'de ilk hızlı tren yolculuğumu da yapmış olurum" dedim. Lafı uzatmayalım, sabah 07:25 te trene bindim. Numaram ikili koltukta cam kenarına denk geldi. Bir süre yanıma gelen olmadı. Gazetelere göz atarken bir yandan da gözlüğün üstünden koridoru kolluyordum. Gelip geçenlerden birinin rahatımı bozacağı tedirginliğindeydim, ki öyle oldu. Hayli kilolu, siyah gözlüklü siyah giysili orta yaşlı bir bayan geldi oturdu yanıma. Şu işe bak. Dün akşam bayan yanı diye beni trene almayan demiryolları bu sabah treninde yanıma bir bayanı oturttu. İçimden, bileti alırken "erkek yanı" diye not mu düşürtseydim diye geçirdim. Türkiye'de kadının adı yok diyenlerin kulaklarını çınlattım gülümseyerek. Aslında "erkeğin adı yok!" Yanımdakini "yok" sayarak gazete okumalarıma devam ettim. Istanbul'u çıkınca kadın karşı boş tekli koltuğa geçti. Ben eski rahatlığıma kavuştum. Derken İzmit'ten binen bir yolcu her ikimizin de rahatını bozdu. Kadın öfleyerek püfleyerek yanıma oturdu ve belki bir saat hiç konuşmadan gittik. Bir bayan için uzun bir süre sayılan bu susma süresinin sonuda bana alakasız bir soru sorarak konuşmayı başlattı. Benim sizle paylaşmak istediğim konu da bundan sonraki bölüm. Hanımefendi(!) tipik bir beyaztürk. Eskişehirde oturuyor, üniversitede çalışıyor, kızı Istanbul'da okuyor ve onu ziyaretten dönmekte. Söz dönüp dolaşıp ülke meselelerine gelince bu familyanın ne kadar dar düşündüğünü, çağdaşlık adı altında ortaçağdan bile geride olduğunu anlıyorsunuz. Hislerimin beni yanıltmadığını canlı canlı görme fırsatı buldum. Kendileri gibi düşünmeyen çoğunluğu "böcek" gibi görüyor bunlar. Ellerinden gelse ezecekler. Beni, okuduğum gazetelere göre değerlendirip "ürkmüş" ve hemen karşı koltuğa atmış kendisini. Bunu itiraf etti konuşmamızın bir yerinde. Ama konuşmalarıma, görüşlerime ve düşüncelerime de bir anlam veremiyormuş. Aslında ben "çağdaş" bir insan gibiymişim ama nasıl oluyor da Sabah, Star, Zaman okuyormuşum. Onlar şöyle imiş, böyle imiş. O kadar açmazlar içinde ki haliyle köşeye sıkışıyor. O anlarda amansız bir faşistten daha katı oluyor, kesmekten atmaktan, kovmaktan bahsediyor. Çağdaşlık bu mu? Eskişehir'den bahsediyor övünerek. Ben, yolsuzlukları anınca da "önemli değil, herkes çalıyor, hırsız olsun, yolsuz olsun ama yeter ki 'bunlar' dan olmasın". Bunlar dediği mevcut iktidar. Yol yapımlarından, hızlı trenden bahsediyorum, "yapsınlar" diyor. "Güzel işler yapıyorlar, yapacaklar ama yakında çekip gidecekler, herşey bize kalacak" Çağdaşlık, Laiklik vs bildik teranelerle bozuk plak gibi aynı şeyleri tekrar etti durdu. Ben artık gülmeye başladım. Yapılacak birşey yok, ümitsiz vaka. Nesli tükenmekte olan bu güruha son demlerinde gülüp geçeceksin. Kara Tren çok gerilerde kaldı ama bu yanımdaki semirmiş mahlukun kafası, kara trenin bacasından daha kara. Katagorize etmek bunların baş huyu. Başa takılan bir metre örtü, okunan gazete, hatta ten rengi bunlar için tek ölçü. Çocuklarımın ismini sordu. Nurhan ve Fatih'i çağdaş buldu, Mahmut ismine taktı. "Oğlunuz size bu ismi koyduğunuz için kızmıyor mu?" şeklinde saçma bir soru sordu. Halbuki bence Fatih isminden daha fazla rahatsız olması lazımdı. Dedim ya bunlar bilmiyorlar, daha kötüsü bilmediklerini de bilmiyorlar. Kara dedim ya, aslında bu güzel renkten özür diliyorum. Bunlar daha ötede bir şey. Allah şerlerinden muhafaza etsin.
*
Tuba

...Ve o an geldi. Dede ile torunun karşılaşma anı bu. Taptaze yanaklarını parmağımın ucu ile okşama fırsatı. Kulağına ezan okuyup "Yâ çocuuuk, senin adın Tuba" dedim üç sefer. Tarif edilecek bir durum değil. Yazsam ne yazacağım, resim her şeyi izah ediyor. Yapacağımız tek şey, onun için hayır dualar etmek. Allah (CC) bahtını açık etsin. Doğru yoldan ayırmasın. İsmini verdiğimiz tuba ağaçlarının gölgesinde Efendimiz'e (SAV) onu ve hepimizi komşu eylesin.(Amin)

Pompa
Ona Kahramanmaraş'ın bir ilçesi yakınlarında otobüsün mola verdiği tesiste rastladım. Tam karşısında son derece gelişmiş pompalar fırıl fırıl çalışırken o mahzun bir eda ile olup biteni seyrediyordu. Bir kenara koymuşlardı seyirlik niyetine ama kimse ona bakmıyordu. Yeni neslin bu makinanın ne olduğu konusunda bir fikri yoktu muhtemelen. Benim gibi eskiler için ise çileli yokluk günlerini hatırlattığı için görmezlikten geliniyordu zavallı eski pompa. Oysa bu emektar makina yıllarca hizmet etmişti insanlara. "verilen litre ve fiyat" bölümündeki rakamlar hızla dönerdi. Yan tarafında hortumun bağlantı noktasında akaryakıt akışını görmek için şeffaf bir yuvarlak vardı ve içinde kelebekimsi bir şey dönerdi. En aşağıdaki küçücük "litre fiyatı" bölümü "kuruş" olarak yazıldığı için yüksek enflasyon dönemlerinde bir hayli sıkıntı yaşamştı. Ya kuruş silinip lira yazmışlardı, ya iki adet sıfır rakamı iğreti bir şekilde iliştirilirdi sonuna veya hiçbirşey yazmadan her gelen müşterinin kafasını karıştırırdı. Kendine özgü bir sesi ve kokusu vardı ve çoğunluk resimdeki gibi mavi değil beyazdı. Otomatik durma mekanızması olmadığı için pompacı ile akraba gibi yaşarlardı. O zamanlar her pompa sadece bir ürün verirdi ve ürün sayısı 3 ile sınırlıydı: Benzin, Motorin ve Gazyağı. Şimdi benzinin bilmem kaç çeşidi var, motorin oldu "dizel", gazyağının köküne kibrit suyu kaçalı kaç sene geçti, ben bile hatırlayamıyorum.
*
Besni
*
Besni ismi ile çocukluğumda tanışmıştım ama oraya gitmek bu yaşımda nasip oldu. Otobüs kavşakta sağa dönünce yolcuların çoğundan bir homurtu yükseldi. "Besni'ye niye uğruyoruz" diye muavini sıkıştırıyorlardı. O da hiç tınmadan "bu servis Besni'ye uğrar" diye kestirip attı. Bu dağ başındaki küçük ilçe beni alıp taa ilkokul yıllarıma götürdü:
Bizim köyden saman alıp memleketine götürüp satan Erzincan'lı bir kamyoncu vardı. Adı Mehmet'ti galiba. Babamla bir şekilde tanıştıktan sonra her gelmesinde bizde kalırdı. Hatta bir seferinde babamı da götürdü Erzincan'a. Adamın içinden babama iyilik için birşeyler yapmak geçmiş olacak ki iki çuval iri taneli kurutulmuş sarı üzüm getirdiler. Bu, meşhur "Besni üzümü" imiş. "Ali emmi" dedi. "Bunu pazarda satarsın, iyi para kazanırsın, üzümü gören mutlaka alır, şu fiyattan sat" şeklinde öğüt verdi. Biz ilk perşembe Akdağmadeni pazarına gitmek üzere hazırlandık. Bakkal Kara Duran'dan emanet bir terazi aldık, traktörün kasasında ilçeye vardık. Üzümü bir kenarda şöyle açtık. Güneşte parıl parıl parlıyor. "Gel vatandaş gel, Besni üzümüne gel" Böyle diyemiyorduk ama üzüm kendini gösteriyordu hani? Gel gör ki ne alan var ne satan. Sadece birkaç kişi fiyatını sordu. Bir iki kişi de az biraz aldı. Bu sefer olmadı bir hafta daha derken biz bu işi beceremedik. Üzüm elimizde "patladı" Yanlış hatırlamıyorsam köyün bakkalına sermayesine devredip kurtulduk bu üzüm satma macerasından.
Otobüs bir iki yolcu indirdikten sonra ayrıldı Besni'den. Bir baktım yamaçlarda bizim satamadığımız üzümlerin yetiştiği bağlar sıralı ve yeşillenmiş yaprakları ile bana el sallıyordu adeta.
*
Güvercinler
Onlar oraya, o demir kafes korkuluk ile pencere arasına yuva yaparken olacakları tahmin edemezdi tabi ki. Bir gün geldi yandaki meydana birşeyler yapmaya başladı insanlar. Gece gündüz hummalı çalışma ile meydanın şeklini değiştirdiler. Demirden iskeleye benzeyen, örümcek ağı gibi şeylere "truss" diyorlardı. Yükselttiler ve onlarca ışık astılar. Allı yeşilli, morlu sarılı ve akla gelen her renkten ışık veren spotlar astılar. Gökyüzü tarayıcısı denen bilmem kaç kilovatlık ışıktan 4 tane yerleştirdiler meydanın girişine. Sesin her tarafı kaplaması için o kadar büyük ve çok hoparlör yerleştirdiler ki sayana aşk olsun. O akşam herşey faaliyete geçince güvercinlerin kıyameti koptu. Onları gece yarısından sonra, meydanın sağ tarafındaki tribünün arkasında bulunan çekim aracımızın koltuğuna uzandığımda farkettim. Bir çift güvercin o saatte hareket halindeydi. Uyuyamamışlardı, huzursuzdular ve sinirden birbirini gagalıyorlardı. İnsan kulağını ve gözünü bile zorlayan ses/ışık gösterisi onların gecesini altüst etmişti. İşin daha kötüsü bu durum daha 3-4 gece devam edecekti. Kuş dili bilsem gündüzden kulaklarına fısıldardım ama ne çare? Ertesi gece korktuğum oldu.
Güvercinlerden biri yuvayı terketti. Tek başına yuvada kalan kuş, (erkek mi, dişi mi bilemiyorum) aynı tedirginlikle hareket etti durdu. Şu insanoğlunu görüyor musunuz? Bilerek veya bilmeden ne facialara yol açıyor. Canlılar içinde "çift" denilince akla ilk gelen güvercinlerin çiftini teke düşürüyor. Çok üzüldüm. Gözüm hep onda oldu gece yarılarına kadar. Hiç uyuyamadı, bir o yana bir bu yana gitti geldi. Bu renklilik, bu gürültü ona işkence gibi geliyordu. Karanlıkta uçup kurtulacağı bir yer de yoktu ve kaderini yaşadı tek başına. Son gün artık toparlanırken o iki kuşu tekrar yuvalarında ve birlikte gördüm ve çok sevindim. Artık tehlike geçmişti. İnsanoğlu yaptıklarını kaşla göz arasında bozmuştu. "Yalan Dünya" tamlamasına uygun bir şekilde herşey ortadan kaybolmuştu. Meydan eski haline geliyordu, onlar bunun farkına varmışlardı çoktan. Yuvalarından ayrılmak istemiyorlar gibi bir izlenim bıraktılar ben oradan ayrılırken.

3 sufi

Belki de onlarla geçirdiğim 6-7 saatlik süre, ilk ve son birlikteliğimizdir, kimbilir? Ama iyilik ve güzellikleri için şehadet ediyorum. Üç hasbi insan. Hizmet için gitmişler ve iş bitince memleketlerine dönerken beni de aldılar arabalarına. Kırk yıllık tanıdık gibi sohbet ettik. Pınarbaşı'nda yaşıyorlar. Ne de olsa ben de yarı Pınarbaşı'lı sayılırım. 6 sene okudum o ilçenin bir kasabasında. Beni bağırlarına bastılar. Elimi cebime attırmadılar, beni utandırdılar. İkisi hastahane labaratuvarında çalışıyormuş biri muhasebeci. Murat, Levent ve Kadir kardeşlerime saygılarımı ve muhabbetlerimi arz ediyorum. Onları çok sevdim. Allah onlardan razı olsun. Telefonla otobüsten yer ayırttılar, yol azığımı paket ettirdiler. Pınarbaşı garajından son otobüs Kayseri'ye doğru yola çıkarken onlar ilk defa tanıdıkları bu acize el sallıyordu. Bu güzellik nasıl tarif edilebilir. Bu insanlar var oldukça Anadolu'yu mayalayan Alperen'lerin amel defterleri hiç kapanmayacak inşaallah.

Göksun Dağları
İlkbaharda bizi yasa boğan acı ölümün gerçekleştiği dağların eteğinden geçtim. Yüreğimin bir köşesi sızım sızım sızladı. "Abi şu dağın arkasına düştü helikopter" dedi üç sufiden birisi. Demek burası ha? Şimdi yemyeşil olan bu vadiler ve yamaçlar o zaman bembeyazdı ve insanlara geçit vermedi. Muhabir İsmail, "hanımefendiii" diye feryat ederken sesi bu vadiden de duyuldu mu acaba? Anadolu'nun yiğit delikanlısı Muhsin Başkan'ın dökülen kanı hangi dağ çiçeğinde hayat buldu kimbilir? Halk ozanlarımız böylesi yüksek bir dağ ile karşılaşınca alır sazı eline oturur yamaca "dağlaaar" diye feryat eder, içini dökerdi. Bizim de bu dağlara diyecek bir çift sözümüz var ama söyeleyecek mecalimiz mi kaldı?

Pazarören
Otobüs Melikgazi tabelasını gösteren yol ayrımını geçtikten sonra içimi bir heyecan kapladı. Biraz sonra 6 sene adeta askerlik yaptığım belde hudutlarına gireceğiz. Üstelik Pınarbaşı Seyahat otobüsleri yolcu almak üzere içeri giriyor. Yıllar sonra Pazarören'in alt tarafındaki düz ve yokuş yukarı yolundan çıkarken buruk bir his kapladı içimi. Okulun güreş takımında iken bu yolda koşardık ve ben hep gerilerde kalırdım. İlk bakışta değişen tek şey görünüyor: Arazi boydan boya dev sulama kanalı ile ortadan ikiye bölünmüş. Otobüs sola döndüğünde ilk gençliğimin geçtiği meşhur meydana çıkıverdik birden. "Toros Kapı" diye tabir ettiğimiz okulun ana giriş kapısı viraneye dönmüş. Tabelada Anadolu Öğretmen Lisesi yazıyor ama eski ihtişamlı günlerden eser yok. Taş üstüne taş konmamış, buna karşılık her geçen sene bir taş düşürmüş her taraftan. Dükkanlar eskiden naslısa şimdi de öylece kalmış. Sağ tarafta birkaç merdivenle çıkılan berber dükkanı ve ağaç dalına asılı o alüminyum kapak da duruyor mu diye merak ettim. Ne yazık ki otobüsün durmasını kalkmasını, yolcuların binmesini takip etmekten o detayı göremedim. Zaten durmamızla yürümemiz bir oldu. Bir anda Pazarören'in dışına çıkıverdi otobüs. Halbuki ben cep telefonumla camdan da olsa bir iki kare fotoğraf çekmeyi planlıyordum. Ana yola düştükten sonra yolcuların meraklı bakışları altında aşaıdaki fotoğrafı çekebildim ancak. "Bir varmııış, bir yokmuş. Pazarören diye bir yer varmış. Yolcu ikide bir burayı diline doluyormuş. Camide namaz kıldıran hocayı bile tasvir etmiş geçen aylarda. Bu sefer o hocanın ismini de öğrenmiş. Galip Hoca diye anılırmış o zat ve Hakk'ın rahmetine kavuşalı çok olmuş.
Ölüm acısı
Aniden, apansız otobüsün orta yerine paaat diye düşüşünü an be an yaşadım. Ateşin düştüğü yeri nasıl yaktığını, insanı bir anda halden hale çevirdiğini gözlerimle gördüm, kulaklarımla işittim. Bir kadın bindi otobüse; yaşlı bir anne. Boş sayılabilecek otobüste karşı çaprazımdaki koltuğa oturdu. Zavallı kadıncağız, bindiği bu yol makinasının kendini hızla acılı habere götürdüğünü nerden bilsin? Otobüs yeni yoldan Kayseri'ye yaklaşırken kızıyla telefonda konuştu. Yaklaştığını, sofrayı hazırlamasını söyledi. Belli ki ilk girişte bir yerlerde inecek. Birazdan bir telefon daha geldi. Anlayamadı, "alo alo" diye bağırdı. Bir kez daha çaldı telefon. Kadıncağızın yüzünden girdi acı. Henüz ne olduğunu anlayamamıştı belki ama hissetmişti. Panikledi, eli ayağı birbirine dolaştı, ah vah etmeye başladı ve bir telefon görüşmesi daha yaptıktan sonra tamamen bitti. Yüzü sapsarı kesildi. Anadolu kadınının her yerde aynı çıkan o feryadı ile ağıdına başladı. Neden sonra "bacım, bacım" feryadı kapladı otobüsü. İzmir'deki hasta bacısı ölmüştü. Ben gayri ihtiyari kalktım, koridorda bir iki adım öne, bir iki adım arkaya sekmeye başladım. Bu halimle kafesteki kuşa benzettim kendimi. Kadının tüm zerreleri acıya bulanmıştı ama benim ve diğerlerinin yapacağı fazla birşey yoktu. Ya da bu tür durumda ne yapılacağı konusunda dersimize çalışmamıştık. Önce kolonyalı mendili verdim. Küçük plastik kaptaki suyun ağzını açıp tutuşturdum eline. Birşeyler söylüyordum ama teselli etmenin hiçbir faydasının olmayacağını dahi düşünemiyordum. Bu ne acı ya Rabbi? Elindeki telefonu tutmaya bile mecali kalmamıştı parmaklarının. Resmen dağıldı gözümün önünde. Birkaç dakika önce kızı ile akşam yemeği için haberleşmişti oysa. Şimdi şuurunu yitirmek üzere. Acayip hareketler ve konuşmalar, sayıklamalar... Derken şehre girdi otobüs. Güneş çoktan batmıştı ama bu kadının yüreğinde yangın tüm vücudunu kaplamak üzereydi. Birkaç yanlış denemeden sonra ineceği yeri kesinleştirdi. "Şu sokağın başında ineceğim" dedi. Bu haliyle nasıl olacak? "Alacaklar" diye inledi. Bezgin şoförün umurunda mı? küt diye duruverdi. Onu yalpalayarak merdivenleri inerken gördüm en son. Sokağın başında gelen giden yoktu. Acısı ile başbaşa bırakıp hızla uzaklaştık oradan. Ölüm gerçeğinin bu kadar yakınında bulunmak tedirgin etmişti belki de biz gafilleri.

Sivas yolu
Kayseri geliştikçe gelişmiş, bir metropole dönüşmüş. Şehre girdikten nerdeyse yarım saat sonra garaja varabildik. Saat 21:00 otobüslerinin kalkmasına birkaç dakika var ama hiçbiri bizim işimize yaramıyor. Benim garip memleketime giden son otobüs kalkalı saatler olmuş. Öğrencilik yıllarından bir kesit gibi kalakalmak üzereyim terminalde. Valizi rastgele bir yere bırakıp kalkış peronlarına yöneliyorum. Konya Ereğli'den gelip Erzurum tarafına giden bir otobüs kalkmak üzere iken yakalıyorum. Hiç değilse kendimi Sıvas'a atayım. Ondan sonrası Allah Kerim. Bu yol inanın ki çile yolu idi o zamanlar. İki büyük şehir arasında günde bir veya iki sefer olurdu. Tıka basa dolar otobüsler ve her yere uğrardı. Ben çocuk sayıldığım için kaç kere koridorda yolculuk yapmak zorunda kaldım. En az 4-5, hatta 6 saat sürdüğü olurdu. Ya Sıvas'taki sabahçı kahvesinde, ya da Kayseri terminalinde gecelemek zorunda kalırdık. Bugünden bakınca anlam veremiyoruz o günlere. Mesafe tabelasında 200 km yazıyor. Taş çatlasın 2,5-3 saat. Gemerek, Sarıoğlan, Yeniçubuk, Şarkışla. Hepsinin ayrı ayrı izleri var bilinçaltımda. Karanlık olduğu için pek bir şey göremedim. Gardaş Turizm'in o külüstür MAN veya Magirus otobüslerinin metalleri çınlasın. Bindiğim Mercedes bilmem ne modeli uçuruyor bizi. Klima serinliğinde uydudan tüm kanallar izlenebiliyor ve en önemlisi takır tukur ses gelmiyor alttan. Sıvas'a geceyarısı indiğimde içimde hiçbir tedirginlik yoktu. Artık memlekete gelmiş sayılırdım. Kaldı ki amaç sıla-i rahim olduğu için işler rast gidiyor. Ankara'ya giden otobüs hareket etmek üzere. Hadi Zihni, geleceğinden habersiz anne baban kan uykuya dalmadan yetiş köye.
Ali (=Zihni'nin küçüklüğü)
Gittiğim yoldan daha fazla uzamaya yüz tutan bu yazıda son olarak yeğenim Ali'den bahsedeyim: Ben onda kendi çocukluğumu gördüm. Fazla konuşmuyor. Sürekli etrafı gözlüyor ve konuşulan herşeyi duyuyor. Kendini farkettirmeden bulunduğu mekandaki herşeyi bir sünger gibi emiyor. İçinde kimbilir ne fırtınalar kopuyor. Birkaç gün sonra doğum günü imiş. Bir kağıda güya davetiye niyetine birşeyler yazmış. On yıl önce dünyada olmadığını, şimdi yaşgünü için Alicik Köyü 33 numaralı evde davet verdiğini ve katılmamızı beklediğini yazmış. Karnesini gösterdi, tüm notları 5. Öğretmeni övücü sözler yazmış. Benden tek farkı varsa Ali epey bir yaramaz ve sinirli. Olsun o kadarı kadı kızında da olur...