22 Aralık 2010 Çarşamba

dert günü

Senenin bu en kısa gününde beni uzak geçmişime götüren düşünceler nereden üşüştü beynime. Üstelik bir değil üç olay birden misafirim oldu bugün: Seydi Beşir katliamı, çocukluğumun/gençliğimin yanık Abdullah Papur türküleri ve Aydın'la çıktığımız Mersin seyahati.

Birbiri ile uzaktan yakından bağlantısı olmayan üç konu yan yana gelip beynimi işgal etti bugün. Aralık ayının sonuna gelmemize rağmen bir türlü yağmayan karlara inat bir hüzün bulutuna tutunup geldiler farklı zaman ve mekanlardan. Ben şimdi bunları size nasıl izah edeceğim? Etmeye çalıştığım izahtan siz ne anlayacaksınız? Sizin anladığınızla benim anlatmak istediğim arasında oluşacak uçurumdan düşersem imdadıma yetişebilecek misiniz? Ya da "ne olacak bu dünyanın hali?"

Bir köy varmış uzakta, taa uzakta. Mısır'ın İskenderiye'sine 20 km mesafede bir köymüş burası. Adı: Seyd-i Beşir. Filistin cephesinde çarpışan son Osmanlı ordusundan binlerce (bir rivayete göre 150.000) askerimiz, İngilizlere esir düşüp bu köyde tutulmuşlar. Bir şehir büyüklüğünde "Usare Kampı" kurulmuş bu küçük köye. Belki tarihin en vahşi katliamının yapıldığı ama "Yalan Söyleyen" ve hiç "Utanmayan" tarihin görmediği bir toplu katliam. Hain İngiliz'in zehir havuzlarına dipçik zoru ile ittiği o masumları dağlayan bir vahşet. Birçoğunun anında gözleri kör olmuş. Ankara'da toplanan Birinci Meclis bir taraftan istiklal harbi ile meşgulken bir taraftan da bu katliamı araştırmak üzere iki mebus görevlendirmiş. Mısır'a gitmişler, bir müddet sonra gözleri kör 15.000 kişi tespit ettiklerini telgrafla bildirmişler ve "dönün" emri ile bırakıp gelmişler. Hissedebiliyor musunuz bu acıyı? Yoksa sizin de bencileyin "beyin hücrelerinizi çarmıha gerip, mil mi çektiler gözlerinize?" Afrika çöllerinde esir düşen ve sefalet içinde can veren Anadolu Yiğitleri bunlar. Aradan bir asır dahi geçmemişken "cilalı taş" devrinde geçen bir vakıa gibi anlatıyoruz değil mi? Olayın iç dağlayan deyatlarına girmeyelim burada.

Peki Abdullah Papur türküleri nerden ilintilendi bu konuya? İnanın ben işin içinden çıkamadım. Tek bildiğim çocukluk ve gençlik yıllarımdan yankılanan yanık bir sesti, Abdullah Papur. Plakçılarda, kasetçilerde, alamancı evlerinde, köy odalarında, otobüslerde, minübüslerde hasılı bilumum gariban mekanlarında duyulurdu bu ses. Türkülerin içinde karşılıklı konuşmalar vardı. Sevdiği ile dertli derti söyleşen ozan önce olayın içine çekerdi bizi. Bazen bir hapishaneye, bazen çeşme başına, bazen ziyaretin yanına, bazen dağ başına götürürdü. Sonra yanık sesiyle adeta dinleyici ile konuşur gibi türkü söylerdi: "yemin ederim inanırdım sözüne/kulak ver yar dinle dertli sazıma/nice yıldır hasret kaldım yüzüne/görmeden gidiyom vefasız seni" gibi. İstisnasız tüm türküler "dertli" idi. Ya da bize öyle geliyordu. Fonda hıçkırarak ağlayan kızla birlikte biz de ağlardık. Plakta veya teypte bu yanık ses duyulur duyulmaz çıt çıkmadan dinleme seansı başlardı. Aynı türküyü yüz kere de dinlemiş olsak da bu kural değişmezdi. "bugün yine yardan bir haber geldi/her gün bize gelip gitmesin demiş/benden kendisine bir hayır yoktur/boşuna sevdama yanmasın demiş"Anadolu insanının hüznünü temsil eden bu Sıvas'lı ozan genç yaşında bir trafik kazasında aramızdan ayrıldı gitti 1989'da.

ÂH AYDIN, AAH...

Birkaç ay önce Sıvas'ta elim bir trafik kazasında yitirdiğim sevgili Aydın'ımın gözyaşları eşliğinde yâdıma gelmesi sürpriz olmadı Papur'dan sonra. Ah Aydın ah, yapmayacaktın bunu! Mezun olduğun Cumhuriyet Üniversitesi Hastahanesi morgunda mı karşılaşacaktık en sonunda? Düşünceli idin, genç yaşında ak düşen saçlarınla karşıladın beni. Cİğerime bir mıh gibi saplandı yüz ifaden. Kıyamete kadar da çıkmayacak herhalde. Hani seninle çocuk denecek yaşta bir kış günü Mersin'e gidişimiz vardı ya? O çileli yolculuk aklıma geldi bugün. Acaba hangi yılda gittik Alicik köyünden Çiftlik köyüne? Ben ortaokul sonda, sen orta ikide miydin? Yetmişsekiz mi, yetmişdokuz mu? Yoksa ihtilal senesi miydi? Şimdi hemen telefona sarılırdım, "buyur haloğlu" diyen sesinden sonra sorardım tüm bu soruları. En ince detaylarına kadar hatırlayacağından adım gibi eminim. Benim daha yeni öğrendiğim bu Seydibeşir katliamını duymuş muydun kardeşim? Sen o garibanlarla birlikte misin orada? Abdullah Papur'un dertli türkü söylemesine lüzum yok değil mi? Biz tüm çileyi bu dünyada çekiyoruz gibi geliyor bana Aydın. En dorusunu Allah (C.C.) bilir. Rabbim sana ve tüm şehidlerimize gani gani rahmet eylesin. vesselam...

Hiç yorum yok: