11 Aralık 2010 Cumartesi

resim günü


Bu gidişle blogum resimli tarih atlasına dönüşecek. "Söz" ülkesinden "göz" ülkesine doğru evriliyoruz galiba. İnternet denen dipsiz kuyuda bir olta salladım, karşıma bu fotoğraf çıktı. Muhtemelen seksenli yılların sonları. Yer Istanbul Beşiktaş'ta bir apartman dairesi. Şeyhü'l Muharrirîn rahmetli Ahmet Kabaklı'nın evi. TRT ekibi çekim için orada. Hey gidi yıllar hey, nereden nereye? Ekip arkadaşlarımın isimlerini bir çırpıda hatırladığıma göre bunama tehlikesi ocaklardan ıraktır inşaallah. Yönetmen Adnan, ışıkçı Haluk, şoför Öztürk. Muhtemelen fotoğrafı sesçi Hikmet çekmiş. İzmir'den J9 tabir edilen Pegeut minübüsle gelmişiz demek ki. (anti parantez bugünkü web gezintisinde Öztürk arkadaşımızın kendini geliştirdiğini, isminin başına "şair" sıfatını eklediğini öğrendim! ne güzel, ne mutlu!) Bazen bir fotoğraf sayfalar dolusu yazının yerini tutuyor. Buraya ne yazsam beyhude. Herşey ortada işte. Resimdeki Zihni'nin duruşundaki hüzün dikkatinizi çekmiştir herhalde. 15 Mayıs 2009 tarihinde kenidisine (yani hüznüme) sitem dolu birşeyler yazmıştım. Sonradan rastladığım bu resmin anlattığının yazıya dökülmüş halini hüznüme* başlıklı o yazıdan okuyabilirsiniz. Çocukluk resmim yok da, olsaydı farklı bir durum ortaya çıkmazdı herhalde. Nasıl başlarsa öyle devam ediyor.

Ervâh-ı ezelde levh-i kalemde
Şu benim bahtımı kara yazdılar
Gönül perişandır devr-i âlemde
Bir günümü yüz bin zara yazdılar

......
Dünyayı sevenler veli değildir
Kanaat ehliler deli değildir
İnsanoğlu gamdan hâli değildir
Her birini bir efkâra yazdılar

Döner mi kavlinden sıdk-ı sâdıklar
Dost ile dost olur bağrı yanıklar
Aşk kaydına geçti bunca aşıklar
Sümmâni'yi bir kenara yazdılar


Sakın şikayet babından yazdığımı düşünmeyin sayın yolcular. Laf aramızda, ben bu hüznümü seviyorum. "Ne şirin dert bu, dermandan içeru" diyenlerdeniz biz. Göze hitab eden resim yukarda dururken söze dair birşeyler yazmak zor oluyor. Saçmalama özgürlüğümün sınırlarını genişletmeden en iyisi çekileyim aradan. Vesselam...

Hiç yorum yok: