2 Şubat 2011 Çarşamba

"raslantı" günü

Bugünkü yazımıza Twitter denen mecradan bahsederek başlayalım, ne dersiniz? (pardon bir an twitter'dayım zannetim. soruma cevap veremezsiniz ki!) Son günlerde anlık haber akışı ve paylaşımlar için bu ağın küçümsenemeyecek faydaları oldu. Ne getirdi, ne götürdü? sorularına cevabı başka bahara bırakalım şimdilik. Habercilik açısından müthiş bir gelişme olduğunu düşünyorum. Şöyle ki;
Eskiden, insanlar haberleri gazetelerden öğreniyordu. Hâliyle bir gün öncesinin "havadisi" idi gazetelerde yazılanlar. Hatta Anadolu'da merkeze uzak yerleşim yerlerine bir gün öncesinin gazetesi geliyordu. Biz Pazarören'de okurken gazeteler çoğunlukla ikindi vakti yetişebiliyordu. Bazen de bir gün öncesinin gazeteleri gelirdi. Sonra radyodan "acansları" dinler oldu, yurdum insanı. Yüzyılın başında icat edilen radyonun memlekette yaygınlaşması seksenli yıllarda gerçekleşti. Hiç unutmuyorum 74 Kıbrıs harekatında köyümüzde 1-2 radyo vardı, herkes onların başında ordumuzun zaferlerini dinlerdi haber saatinde. Sonra siyah-beyaz televizyon, sonra renkli tv, sonra özel televizyonlar... derken internet girdi hayatımıza. Haber siteleri televizyon haberciliğinin pabucunu dama attı adeta. Adamlar ağzım gözüm diyene kadar son dakika haberi hemen internete düşüyor. Tüfek icat oldu bir kere, mertliği soran kim? Şimdilerde ise "sosyal paylaşım ağı" denilen siteler hız konusunda hepsini geride bıraktı. Bir olaya şahit olan kişi, anında cep telefonu ile tüm dünyaya yayabiliyor o bilgiyi. Müthiş bir şey bu. En azından benim gibi süreci başından sonuna yaşayanlar için oldukça etkileyici bir gelişme. Genç nesil "ne var bunda" deyip çıkıyor işin içinden. "Evlat, biz talebeyken köye bir mektup gönderirdik, bazen gönderdiğimiz mektuptan önce varırdık memlekete" desem hikaye anlatıyorum zanneder. Gerçekten de mektubun ele geçmesi aylar sürerdi. Hey gidi günler hey.
Hay Allah, ne anlatacaktım nereye geldim?... Efendim, Mısır'daki olayları takip etmek için Twitter'e sık girmeye başladım bir haftadır. Bir ara, ismi lazım değil ünlü bir gazetecimiz "hayatta tesadüflerin yeri şaşırtıcı derecede büyük" diye bir "twit" girdi. Ben de gayrı ihtiyari "biz tesadüfe tevafuk diyoruz" diye "cıvıldadım" Cevap yazacağını hiç tahmin etmiyordum, yanılmışım. Biraz sonra "ben 'kedi'ye 'kedi', tesadüfe de tesadüf veya raslantı derim :)" diye gülümsemeyle biten cevap verdi. (devamında, karşılıklı saygı ifadeleri ile konuyu kapattık.) İşte bu; "zurnanın zırt dediği yer" derler ya, tam oradayız sayın twitdaşlar. Türkiye'de insanların ayrışma noktaları konusunda güzel bir örnek değil mi bu? O, beni tanımadığı halde ne demek istediğimi, kim olduğumu hemen anladı. Rahatsız oldu ve hemen cevap yazdı. Hem de iğneli bir cevap. Çünkü "raslantı" kelimesini sokuşturdu dikkat ederseniz. İş nereye gidiyor? Taa zamanın başlangıcına kadar götürebiliriz bu kadim mevzuyu. Bunlara göre her şey raslantıdan ibaret. Uzay boşluğunda zerreler raslantı eseri yıldızları ve gezegenleri oluşturmuşlar, mavi gezegenimizde hava, su, toprak raslantı ile oluşmuş. Bir takım cansız hücreler raslantı ile bir araya gelerek ilk canlı organizmaya dönüşmüşler. Sonra bu muazzam tabiat raslantılar zinciri ile hayat bulmuş, vs, vs... En basit bir sanat eserinin sanatçısını merak eden bu gafiller, insan gibi mükemmel bir eserin kendiliğinden raslantı ile ortaya çıktığını iddia ediyorlar. İnsan "kör" olunca böyle oluyormuş demek ki. Ne diyelim, Allah hidayet nasib etsin. En büyük gerçeği bilmedikten sonra neyleyim ben o aklı, neyleyim o gözü, kulağı?
Aslında lafı döndürüp dolaştırıp ömrümde ilk defa gittiğim ve belki de bir daha hiç gidemeyeceğim Mısır'da başıma gelen bir "tevafuk"a getirecektim ama bu yazı uzadı. En iyisi sonraki bir yazıda devam edelim. Vesselam...

Hiç yorum yok: