27 Şubat 2011 Pazar

"savunan adam" günü

بِسْمِ اللَّـهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ
إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّـهَ يَدُ اللَّـهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ ۚ فَمَن نَّكَثَ فَإِنَّمَا يَنكُثُ عَلَىٰ نَفْسِهِ ۖ وَمَنْ أَوْفَىٰ بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّـهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا

:El Feth Suresi 10. Ayet:

Sana biat edenler, gerçekte Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli, hepsinin ellerinin üstündedir. Kim sözünden dönerse, kendi aleyhine olarak döneklik eder. Ama kim Allah'a verdiği sözünde durursa, Allah ona pek büyük mükafat verir.
(Suat Yıldırım Meali)
Saygıdeğer Hocam,
Hizmetinde bulunma şerefine nail olduğum için şükranlarımı arz ediyorum. Bize çok şeyler öğrettin. Şu imtihan dünyasındaki en büyük bahtiyarlığım huzurunda sağ elimin baş parmağını kaldırıp biat tazelememdir. Hocam, biz seni sevdik, Allah (c.c.) senden razı olsun. Defalarca huzuruna gitmekten yorulmadığın Efendimiz Muhammad Mustafa (s.a.v.)'ya komşu olursun inşaallah. Hocam bizlere hakkını helal et. Biz senin iyiliğine, yiğitliğine, mü'minliğine şahitlik ederiz. Allah sana gani gani rahmet eylesin, sevgili Hocam. Amîn.

SENİ SEVİYORUZ SAVUNAN ADAM

Genç adam seher vakti kalktı. Gecenin derinliği her yerde
hissediliyordu. Abdest aldı. İki rekat namaz kıldı. Yasin-i Şerifi
okudu. Sonra dua etti.
"Rabbim, onun göğsüne inşirah ver, göğsünü aç, genişlet.. işini
kolaylaştır. Dilindeki düğümü çöz, ta ki sözlerini doğru anlasınlar"
dedi.
O güne kadar pek çok kere eleştirmişti. Zaman zaman "Acaba
gerçekten samimi mi? Yoksa..." diye sorular ve ihtimaller arasında
bocaladığı bile olmuştu. Ama işte şu tercih noktasında aklına duadan
ve muhabbetten başka birşey gelmiyordu.

71 yaşında, yüzüne tevekkülün ince izleri sinmiş bir adam,
hiçbir şekilde yıkılmadığını ifade edercesine zarif bir tebessümle
basamakları tırmanıyordu.

Savunacaktı... Savunulması gereken ne varsa hepsini... Üstüne
yürünen herşeyi... Ezilen her insanı... Horlananları.
71 yaşından sonra insan, kendi "dünya"sını savunmazdı. O
savunma bir gelecek savunmasıydı...

"Her adımı bir kefaret olmalı geçmişte hata olarak
ögrülenlere..." diye düşündü. Sabah güneş doğarken o hala dua ikliminde
yaşıyordu.
* * *

Düşünceler içindeydi.
Birdenbire gözlerine kan hücum ettiğini hissetti. Burun
kemikleri sızlıyordu. İçinde mani olamadığı göz yaşları birikmişti...
Onları tutmanın imkanı yoktu.
"Nedir bu millete yapılanlar?" sorusunu bir türlü
cevaplandıramıyordu. Ne isteniyorsa veriyordu millet... Çocuklarının
tabutları üstüne kapanıp ağlayan anneleri, bacıları düşündü... Sabahın
köründe ucuz ekmek kuyruğunda bekleyen anneleri düşündü...Vapur
iskelelerinde kıvranıp uyuyan çocukları düşündü. Üç aylık emekli maaşı
kuyruğunda can veren dedeleri düşündü...
Sonra Beyazıtta bekleşenleri düşündü...
Sonra yıllarca Güneydoğuda ateş hattında görev yapıp, hanımı
başörtülü olduğu için re’sen emekli edilenleri düşündü...
Sonra suç aleti olarak müsadere edilen çarşafları, sarıkları
düşündü...
Sonra şıkır şıkır elbiseleri içinde, şıkır şıkır kadehleri
tokuşturanlar geldi aklına, memleket üstüne atılan nutukları hatırladı,
"hakimler ve mahkumlar" ayrımı oluştu zihninde birden.
Sonra merdivenleri tırmanan ve saatelerce ayakta savunma yapan
71 yaşındaki adamı düşündü.
Alnında domurcuklanan terleri düşündü. O ter, bir de başka bir
yerde azab ürünleri gibi domur domur akmıştı çenesinden aşağı. Onu
düşündü.
Hayır bu ’bu dünya’ya yönelik bir savunma olamazdı.
Yüzü allak bullak olmuş bir halde, "neden böyle ?" diye çığlık
attığı duyuldu. Neden bunca mazlumiyet ?
Sonra deruni sevgi tomurcukları oluştu içinde savunan adama
karşı.

***

Orada, sanık sandalyesindeki silüetini çizmeye çalıştı içinde.
Orada tek bir kişi yoktu. Sürekli değişen, milyonlarca değişen insan
silüetleri vardı. Sanki savunmanın her kelimesini bir başka kişi
seslendiriyordu. Sanki hiç bitmemiş bir duruşmadan kesitlerdi gözlediği.
Sanki bu görüntü hiç değişmemişti. Sanki gözü kendisine aitti savunan
adamın, yüreği dedesine, elleri babasına, tebessümü çocuğuna... Bu,
benim dedi. Hiç şüphesiz bu benim.

***

Her şey bitecekti bu dünyada. Tarihe düşülen notlar kalacaktı.
Onlar gidecekti ebediyet alemine. Her yapılanın yazıldığı bir tarih
kütüğü vardı, o taşınacaktı en yüce mahkemeye. Yargı adamlarının da
yargılandığı bir mahkeme daha kurulacaktı. Önemli olan oraya taşınan
zabıttı. Onun için savunan adam adına hiçbir şeye üzülmek doğru
olmazdı. Dünyevi üzüntü ve sevinçler, dünyevi zafer ve mağlubiyetler hep
geçici idi. Önemli olan dünyada "ebediyyen kalıcı" olanın sırrını
yakalamaktı. Savunan adam, belki en kalıcı eylemini, orada dururken
gerçekleştirmiş olmaktaydı.

***

Saadet çağından bir serinlik doldu yüreğine.
Arada örümcek ağı vardı, birde güvercin yuvası. Öte tarafta
dişine kadar silahlı adamlar vardı. İki kişiydiler. Biri kendisi için
değil, diğeri için, ebediyet muştucusu için endişeleniyordu. Diğeri
"Hüzne kapılma, Allah bizimledir" diye teskin etti dostunu. Allah
kalbine sekine verdi. Onlara çağları aşan bir ömür verdi. Onları onurun
simgesi yaptı.

***

"Allahım ümmeti Muhammed’e merhamet et" diye dua etti, sonra
"Allahım ümmeti Muhammed’e yardım et, koru. Allahım ümmeti Muhammed’e
mağfiret et".
Sonra "Seni seviyoruz savunan adam" diye seslendi.

Ahmet Taşgetiren
(20 Kasım 1997, Yeni Şafak)

Hiç yorum yok: