6 Şubat 2011 Pazar

slumdog günü

Adımız "kerameti kendinden menkul" yeniyetme (=nevzuhur) film eleştirmenine çıksa da az önce izlediğim "Slumdog Millionaire" hakkında bir iki kelam edeceğim: Ekranda "tv'de ilk kez" yazmadığına göre demek ki bu film daha önce televizyonda yayınlanmış. Eskiden Oscar'lı filmler yıllar sonra Televizyon'a düşerdi. Bu film 2009 yılında 8 Oscar birden almasına rağmen 3 sene sonunda eskimiş demek ki. Yanlış hatırlamıyorsam aynı yıl "Benjamin Button'un Tuhaf Hikayesi" adlı film de yarışmaya girmişti. Ve daha fazla sükse yapmıştı. Ödüller açıklanınca Slumdog Millionaire, tuhaf hikayeyi ezip geçmişti. O sene tuhaf hikayeyi izleyip bu filmi es geçmemi neye yoracağız? Medyadan pompalanan kampanyaya ve oluşturulan trende kapılıyoruz demek ki. Şu an itibari ile iki filmi karşılaştırmaya gerek yok. Elin oğlu Benjamin'in tuhaf hikayesini değil, Cemal'in gerçeğe yakın hikayesini tercih edip 8 heykelcik birden vermiş. İşin tuhaf yanı ben bu filmi izlerken hikaye konusunda "şerefsizim daha önce benim aklıma gelmişti" şeklinde geyik sürüsü geçti önümden. Daha da tuhafı bu filmin çekildiği Bombay şehrinin 17 yıl önce hafızama kazıdığı izler silinmek üzereyken karşıma çıktı Slumdog fırlaması! Başından sonuna kadar fonda arz-ı endam eden "Mumbai" kenti, bir aya yakın misafir etmişti bizi. Ne yalan söyleyim içim burkuldu, bir garip oldum seyrederken. Hindistan bambaşka bir dünya, Bombay ise Hindistan'ın kapısı. Bu şehri bir seyyah gözü ile ince ince anlatabilirsiniz, yazabilirsiniz ama o kokuyu nasıl tarif edeceksiniz? Daha havaalanına ayak basar basmaz sizi karşılayan kokuyu anlatmak mümkün değil. Sadece şunu söyleyebilirim: Filmde ufaklığın atlamak zorunda kaldığı çukurdan çıkıp o haliyle resim imzalatmak için sanatçının yanına koştuğu sahne bir nebze ne demek istediğimi tarif ediyor. Allah'tan kokulu film henüz icad edilmedi. Yoksa 8 oscarlı filme yazık olurdu. Zira izleyicinin tamamına yakını bu sahneden sonra terkederdi mekanı. O teneke barakalar, tıkış tıkış trenler, o paçalardan akan sefalet, sokak ortası berberleri, umumi çamaşırhaneler, o kaos ortamı, vs. çok güzel belgelenmiş. Aynen gördüğüm gibi. Belgesel niyetine bile izlenebilir. Zaten oscarlardan biri "en iyi görüntü" dalında verildi hatırlarsanız. Kurgu desen bir harika. kahramanın hayatının tam ortasında bir yerden giriyoruz konuya. Geriye ve ileriye doğru yaşananlar ve yaşanacaklar işlenirken sizi rahatsız eden bir kare dahi göremiyorsunuz. Şiir gibi bir kurgusal anlatım. "Adamlar yapmış abi" Yani şimdi, geçenlerde izlediğim Hür Adam, resmen müsamere seviyesine düşüyor bu açıdan bakınca. "Neden, neden?" diye hayıflanmamak elde değil. Basit bir hikayeyi öyle güzel allayıp pullamışlar ki en sonunda ortaya bir "Başyapıt" çıkmış. Bizde de muhteşem bir hayat var, onu filme çekeceğiz diye karikatürize etmişiz.
Madem bu yazı bir pazar keyfi kıvamında gelişti, geyiğe devam edelim bari. A. Dumas usta kusura bakmasın, ben bu silahşörlerden üçüncüsünün ismini beğenmedim arkadaş. 20 Milyon Rupi kaybedeceğimi bilsem de "Dartaynan" seçeneğini işaretlerdim anasını satayım. Atos ve Portos'un yanına Aramis'i uygun görmesine saygı dumakla birlikte ben Dartanyan'dan vazgeçmem abi. Onu hiç bir zaman dördüncülüğe layık göremem kimse kusura bakmasın. Athos-Porthos-Dartagnan. Şu güzelliğe bakar mısınız? Beynimin hangi kıvrımından çıkıp geldi bilmem ama bu Dartaynan ismi çok hoşuma gitti birden. Cemal, Aramis'i seçtikten sonra filmden soğudum birden. Allah'tan filmin sonunda Hint Filmlerinin vazgeçilmezi olan müzikli dans gösterisi karizmayı düzeltti. "Konumuzla hiçbir alakası olmayan bu sahne niye konmuş?" diyor çok bilmiş eleştirmenler. Hocam ne yapsak yaranamıyoruz size. Bir Türk olarak bunu evvela sizin anlamanız lazım. Hani, de derlerdi sizin oralarda? "Her şey boş, Süper Efem'le coş!" Bırakalım da ünlü yönetmenimiz ufaktan da olsa bir mesaj versin. Vesselam...

Hiç yorum yok: