28 Mart 2011 Pazartesi

veda günü

Bu sefer en sonda söyleyeceğimi en başa yazmayacağım. Hatta son cümle bu yazının sonunda değil bir sonraki yazıda olacak. Dolayısı ile bu iki yazı birbiri ile bağlantılı.
Önce sizinle hasbi hâl edelim istiyorum:
Bu dünyada yaşadığımız müddetçe her ne yaparsak yapalım aslolan vazifemizi unutmamamız lazım. Nedir gayemiz? Bu soruya ben kendime göre cevap verirsem ayrı, sen verirsen ayrı olur. İnsan sayısı kadar ayrı cevap olması muhtemeldir. O halde bu sorunun cevabını asıl kaynağından, bizi yoktan var eden Allah'dan (c.c.) almamız lazım. El Mülk Suresi 2. Ayet:

بِسْمِ اللَّـهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ
الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ
O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.

Amennâ ve Saddaknâ Ya Rabbî. Demek ki bizim bu dünyaya geliş gayemiz imtihan (sınama, sınav) içinmiş. Bizi Yaratan Allah böyle buyuruyor. Bu imtihanın konusu ne? El cevap: "güzel amel" Peki hangi amelin (iş, eylem, davranış, vs.) "güzel" olduğunu nereden öğreneceğiz? Tabi ki Kur'an'dan. Çünkü Kur'an-ı Kerîm bu kainatın ve dolayısı ile insanın "kullanma kılavuzu"dur. Biz öyle inanıyoruz.
Ben şimdi buraya bir şeyler karalarken de bu gerçeğin ışığında yazmam lazım. Hayırlı ve güzel şeyler yazmam lazım, yazarken harcadığım zamanların daha önemli "güzel amellere" mani olmaması lazım. İşte bu konuda sıkıntıya düşmeye başladım son zamanlarda. En önemli "güzel amel" olan namazıma dokunmaya başladı bu amel. Tam yazarken ezan okunduğunda tereddüte düştüğüm anlar oldu. Halbuki cemaatle namaz konusuna çok titizleniyorum. İstisnanın asıl, aslın istisna olduğu ahir zamanda en azından kendi hayatımda doğrusunu uygulamaya ahd ettim. İnsanlara da bunu anlatıyorum. Şimdi bu tereddüt beni ne duruma düşürüyor? Allah korusun. Sonra namaza gidiyorum, yazdıklarım veya yazacaklarım önbellekte benimle birlikte namaza duruyor. Vesvese tufanı içinde namaz kılıyorum. Zaten bir sürü vesvese konusu var, bir de bu eklenmiş oluyor. Şöyle yazayım, şu cümleyi, şu kelimeyi kullanayım, şurayı değiştireyim vs. Son günlerde hangi rekatta olduğumu unutmaya bile başladım. En önemli işimiz (amelimiz) olan namazımızı bu hale getirmeye ne hakkımız var? Getirirsek o namaza "namaz" denilir mi?
Okumak, öğrenmek son günümüze kadar başlıca alışkanlığımız olması lazım. Buraya yazı gireceğim diye saatlerce bilgisayarın başında kalıyorum. En değerli sermayemiz olan zamanı israf ediyoruz. İnsan farkına bile varmıyor. Bir de bakıyorsun ki gece yarısı olmuş. Sonra sabah namazı ucu ucuna kılınıyor. Daha vahimi son birkaç gündür kalkamadığım oldu ki bu bardağı taşıran son damla idi. Bir sınır çizmem gerektiğini anladım. Zira "bir sınır yoksa hiç sınır yoktur"
En azından günde birkaç sayfa veya bir sure Kur'an okumak, haftada bir kitap bitirmek gibi hedeflerim vardı, bu hedeflerden sapmalar başladı. Üç aylar yaklaşıyor ben hâlâ Kur'an'ın yarısına gelemedim, başucumda bekleyen kitap bir türlü bitmiyor. En son "Hikem-i Atâiye"ye başladım, ayraç hâlâ ilk sayfalarda. Bu benim için kabul edilecek bir durum değil.
Buraya yazdıklarımın beni "kibir" afetine yaklaştırdığını hissettim. Allah korusun, bir insanın başına gelebilecek en büyük bela bu. İnsanı yoldan çıkarır. Bakıyorsun şu kadar kişi izliyor. Beğeni yorumları veya telefonları alıyorsun. O da olmasa kendi kendine kabarmaya başlıyorsun. "Vay be, ben neymişim böyle, ne güzel yazılar yazarmışım ben, aslında yazar olurum, ilk ben düşündüm, benden başka bunu yazan olmadı v.s..." Bu ruh hali insanı bataklığa saplar. Şahsen bu noktada kendime güvenemem. "Kendimi kontrol ederim, o noktalara varmam" gibi iddialı cümleler kuramam ne yazık ki. Geriye ne kalıyor? Bu yola hiç girmemek. Benim için şimdilik tek yol bu gibi görünüyor.
Az konuşmak, zamanı gelince biraz yazmak, çok okumak ve çok çok tefekkür etmek için bir karar vermem lazım.
Hikem-i Atâiye'de "Ameller cisimler gibidir. Ruhları ise içlerindeki ihlas sırrıdır." buyuruluyor. Amellerimi "ihlas" sırrı ile teçhiz etmeye çalışmak için bir karar vermem gerekiyor.
İşi tadında bırakmam lazım. Dengeyi gözetip hayatımın kalan bölümünü mâlâyani ile geçirmemem lazım.
Ahir zamanın afetlerinden biri olan bu internet ortamından mümkün olduğunca uzak durmam lazım. Çocuk denecek yaştakilerin bile "facebook" hesabı açarak zehir soluduğu bu mecrada bulunmamam lazım. Hiç "facebook" hesabım olmadı. Diğer chat kanallarına bulaşmadım çok şükür. Twitter'de 500 küsür cıvıldadıktan sonra işin oyalayıcı yönünü anlayıp geri çekildim. Geriye bu blog kalıyor. Buna da bir çare bulmam lazımdı. Kaç gündür düşünüyorum, bulamadım çaresini.
Üstüne üstlük buraya da bağlanma problemleri yaşıyorum. Bağlanamadığım zaman gayri ihtiyari canım sıkılıyor, strese giriyorum. Sanki hayati bir ihiyacımdam mahrum kalmışım, elim kolum bağlanmış gibi saçma düşüncelere sahip olmaya başladım.
Bu güne kadar yazdıklarımı kendi bilgisayarıma indirdim. Belki gelecekte doğru yolunu bulursak faydalanırız bu yazılardan. Ayrıca bir süre arşiv olarak kalsın burada. Sadece son yazı ana sayfada kalır. Arşiv çekmecesinden istenilen yazıya ulaşılır.
Tanıdığım, tanımadığım, beni tanıyan tanımayan herkese hakkımı helal ediyorum. Onlardan da helallik talep ediyorum. Allah razı olsun. Mail adresimi buraya yazmamda bir sakınca yok. Bana bu adresten mektup gönderebilirsiniz. Şimdilik kararım bu. En doğrusunu Allah bilir. Rabbim bizim hakkımızda hayırlsını nasib eylesin. Sırat-ı müstakim üzere daim eylesin. Vesselam...

zihni.yildiz@gmail.com

2 yorum:

EBRAR(Nam-ı Diğer Papuç) dedi ki...

Yazınızı kendi blogumda paylaşmamın sakıncası var mı ?

EBRAR(Nam-ı Diğer Papuç) dedi ki...

sosyal paylaşım alanlarından birinde paylaştım link vererek..hakkınızı helal edin...

Öyle güzel yazmışsınız kii yüreğinize sağlık...