3 Temmuz 2011 Pazar

şike faslı

Bugün "cânım ülkem"in bir yarası daha deşildi ve ortalığa cerahat saçıldı. Yaz sıcağında hızla yayılan pis koku her yanı sardı. Maharetli kameraların ve acar kameramanların çektiği görüntüler hızla montajlandı, sonra bilmem kaç bin kilometre uzaktaki uyduya pompalandı. Uydu, hiç bekletmeden yağmur gibi yağdırdı kapsama alanındaki tüm evlerin üzerine pis kokulu görüntüleri. Sabah mahmurluğunu henüz üzerinden atamamış yurdum insanı nihayet bir "gündem"le daha gözlerini fal taşı gibi açarak televizyonların karşısına kilitlendi.

Tüm kanallardan "FLAŞ, FLAŞ, FLAŞ... FOOŞŞ" diye "haber" akmaya başladı evlerin yatak odalarına, salonlarına, kahvaltı masalarına. Şok manşetler, son dakika bilgileri, emniyetten canlı yayın, 3G görüntü, telefon bağlantısı, vs... bunların hepsi Pazar sakinliğimize "renk ve koku" katmak içindi. Kimbilir o ilk andan itibaren eline telefonu alan kaç kişi henüz uykusundan uyanmamış arkadaşını arayıp, "kalk oğlum, televizyonu aç, Aziz Yıldırım göz altına alınmış, senin dünyadan haberin yok" diye bu kokunun yayılmasına katıkda bulunmuştur. Yurdum insanı moda deyimle"haber manyağı" olmuştu bir kere. Malzeme desen bol. Her gün bir skandal patlak veriyor. Kaç senedir toplum lime lime dökülüyor. Neresinden tutsanız elinize geliyor.

Bugün buzdağının "futbol" la ilgili parçasına çarptık. Anlatılanlara bakılırsa bugünkü operasyon "Futbolun Ergenekonu" imiş. Anlı şanlı kulüp başkanları, işadamları, yöneticiler, menecerler, teknik direktörler, futbolcular, gazeteciler göz altına alındı. Halbuki daha Balyoz 2 operasyonu bitmemiş, nerdeyse tüm generaller tutuklanmamıştı! Nasıl bir ülkede yaşıyoruz Allah aşkına? Bu işte bir terslik var usta! Bir toplum elbirliği edip uçurumdan aşağı atlamaya çalışır mı? Ne yani "bilmem ne sendromu" deyip çıkalım mı işin içinden? Nedir bu çürümüşlük? Neden insanların aklı hep yanlış işlere çalışıyor? Aklı başında insanlar nerede? Bu şike skandalına karışan bir değil beş değil onlarca kişi. Hiç belli etmeden bu kadar büyük bir tezgahı nasıl planlayabilmişler? Ondan alıp şuna vermişler, gol atmışlar, gol yemişler, para yemişler, işaretleşmişler, kuş dili ile anlaşmışlar. Vay anam vay.

"Öff sıkıldım" içimdeki soru sağanağı dışımdaki haber sağanağına karışınca koskoca salonda kendimi kabirde gibi hissettim. Nefes almak için balkona kaçtım. Gün batmak üzere, (o kadar geç olmuş mu yahu? gene ziyandayız) Kuş seslerinin azaldığı, canlıların geceye hazırlandığı dar vakit. Etrafa boş boş bakarken aşağıda, sokakta, kaldırımın kenarında bir an gözüme çarpan şu görüntü yıldırım çarpmışa döndürdü beni:


Duygu sağanağındaki Zihni'nin o bir kaç dakika içinde yaşadığı tarifi imkansız iç fırtınalarını, şaşkınlıklarını bir tarafa bırakalım. Biz, başımızı iki elimizin arasına alıp düşünelim hep birlikte: Önümüzde bir anne; sokak ortasında, kaldırımın kenarına ilişmiş çocuğunu emziriyor. Bir yandan da ağrıyan beline eli ile destek oluyor. Çocuk huysuzlaşıyor ağlıyor, anne öbür tarafa döndürüp diğer memesini veriyor. Çocuk gene ağlıyor, anne çaresiz değiştiriyor, bu böyle devam edip gidiyor. Bu sırada hayat devam ediyor, etrafını kuşatan apartmanların mutfaklarında yemek hazırlayan kadınlar, sokakta oynayan çocuklar, işten eve dönen erkekler kendi telaşındalar. Buyurun analiz edelim. Bu nasıl bir şeydir, bu nedir? Bir şeyler anlatması için, kafamıza dank etmesi için bu kadının bize daha ne kadar yaklaşması lazım?

Kaf dağının ardındaki masal değil bu. Bu olay burada, şimdiki zamanda, bu ülkede yaşanıyor ey insanlar. Medeniyetlerin beşiği diye öğündüğümüz İstanbul'da, geçen senenin "Avrupa Kültür Başkenti"nde yaşanıyor. Dünya'da gelişmişlik basamaklarını hızla tırmanan, krizlerin teğet geçtiği, herkesin gıpta ile baktığı Türkiye'de oluyor. Milyonerler ligine her sene artan sayıda işadamı sokan, milli geliri hızla yükselen, turist sayısı rekorlara koşan bu ülkede oluyor. Bu işte bir terslik var usta! Bir tezgah var, birileri yalan söylüyor usta! Esas şike burada, üstelik bu şikenin belgesi de mevcut. Biraz daha dikkatli bakınca kadıncağızın ekmek teknesinin içinde siz de göreceksiniz o belgeyi. "HARCA HARCA BİTMEZ" diye yazıyor poşette. Bitmiş işte usta, bitirilmiş işte! Çekirge sürüsü gibi bitirmişiz her şeyi, bu kadıncağıza ve bebeğine kala kala o poşet ve boş plastik kaplar kalmış.

Ey insanlar duyun, itiraf ediyorum: Ben suçluyum. O çocuk annesinin sütü olmadığı için ağlarken, buzdolabındaki sütü bir çırpıda götürüp vermek veya sepetle sallamak aklıma gelmedi. Nice sonra [Basra harap olduktan sonra] bu yazıyı yazarken aklıma geldi. Yazıklar olsun benim insanlığıma!

Ey insanlar duyun, BİZ topyekün suçluyuz. Bu gidiş hiç de iyiye alamet değil. O yavrunun ahı bir gün bizi bulacak haberimiz ola. Çevrenize biraz dikkatli bakarsanız siz de göreceksiniz bu tür durumları. Eee ne yapalım, elimizden bir şey gelmiyor mu diyeceğiz? O zaman toplumun çürümüşlüğünden, skandallardan, hırsızlıktan, arsızlıktan şikayet etmeye hakkımız olabilir mi? Vesaire vesaire...

Amaaan ben ne diyorum ki? Kaldırımda oturan anne ve bebeği her şeyi anlatmıyor mu sanki?
"Kellim kellim lâ yenfa"

 Vesselam...

1 yorum:

Adsız dedi ki...

perfecto!