23 Temmuz 2011 Cumartesi

insanlık faslı

Bu şehrin garibanlarından bahsetme zamanı geldi de geçiyor bile. Ağzı dili olmayan, sesinin duyuramayan, bulunduğu yere sıkışıp kalmış, can çekişen garibanlar. Biz insanların hoyratça ezip geçtiğimiz, çepeçevre kuşatıp hayatlarını zindan ettiğimiz garipçikler. Onlara şehrin her yerinde rastlamak mümkün. Hep boyunları büküktür, hep mahzundurlar, hep yaşam mücadelesi içindedirler. Oysa diğerlerinden bir farkları yoktur görünüşte ama onlar insanların kurduğu şehirlerde yaşama suçunu (!) işlemişler bir kere. "Kader mahkumu" derler ya, aynen öyle. Bu modern şehirler o garibanlar için toplu hapishane.
Her an bir parkta, cadde ortasında, evin kuytusunda, mezarlıklarda veya herhangi bir sokakta rastlarsınız onlara.


Adı "ıhlamur"dur o güzelim şehir mahkumunun. İliklerine nakşedilen görevi gereği canlanır her bahar diğer ıhlamur ağaçları gibi. Yaprak açar, çiçek açar, mis gibi kokar. Hemcinslerinin kurutulmuş tomurcukları şifa niyetine satılır attarlarda. Gel gör ki onun yüzüne bakan bile olmaz. Çünkü o "sokak ıhlamuru" olarak dünyaya gelmiştir bir kere. Yanından gelip geçenlere koku salar, rüzgara katar ıtırını ama nafile. Koca bahar gelir geçer, çiçekleri solar, yaprakları sararır da kadrini kıymetini bir anlayan çıkmaz. Ben bu fotoğrafı bir ay önce çekmişim. 18 Haziranda. Bir cami avlusunda, yol kenarında öylece bekliyordu zavallı ıhlamur.


"Kara dutum, çatal karam" Türkülere, şarkılara konu olan bir kara dut bu. Tadına doyum olmaz, reçeli, pekmezi yapılır bilirsiniz. Ama bu kara dut da mahkum bizim sokağa. Her bahar özene bezene önce yaprak açar, sonra sabırla olgunlaştırır meyvelerini. İnsanoğlunun vefasızlığını unutmuş olmalı ki bu sene de kilolarca kara dutu oldu dallarında. Sonrası malum. Birer birer dökülür başparmak gibi dutlar. Asfalt üzerine, kaldırım taşlarına düşen dut bir nevi intihar etmiş olur. Zira araçlar ve insanlar pekmez kıvamına gelene kadar geçer üzerinden bu zavallı dutların. Yanından gelip geçerken yüzüm kızarıyor, utanıyorum doğrulup bakmaya, başımı öne eğip geçiyorum yanından. Aslında durup toplamak istiyorum sağlam kalanları ama "elalem, konu komşu ne der" diye çekiniyorum açıkçası.


Gerçi yenebilecek durumda bir dut bulmak oldukça zor. Ruhsuz araçlar ve "vefa"sız insanlar anında macuna çeviriyor zavallı meyveyi.

Velhasıl biz insanların "yatacak yerimiz yok" azizim. Temiz nefes almamıza vesile olan, hayatımıza önemli katkısı bulunan bitkilere zindan ettik şehirlerimizi. Hayatta kalma mücadelesini kazananların her şeye rağmen bize sunduğu meyveleri elimizin tersi ile reddediyoruz. Sokaktaki erikler, parktaki armutlar, apartman bahçesindeki incirler, mezarlıktaki cevizler... her sene meyveye duruyor. Diğerlerinden pek farkı olmayan tadda ikramda bulunuyorlar ama yüzlerine bakan yok.

Geçen gün evde başka bir dram karşıladı beni. 20 sene önce aldığımız bu dairede küçücük karıncalarla birlikte yaşadık yıllar yılı. Yuvalarını bile bizden gizlemeyi başardılar. Fazla zararları dokunmadığı için zamanla alıştık onlara. Bu yıl dairede köklü bir tadilat yaptırdım. Her taraf adeta yeniden yapıldı. Taban döşemesi, fayanslar, kapılar değişti. Duvarlar, tavan boyandı. Velhasıl maharetli ustamız tüm delikleri kapattı.


Kapattı zannediyorduk ama bir baktım koridordaki kapının alt tarafında bir hareketlenme var. Küçük küçük beton parçaları dışarı taşınıyor.


Fe Sübhânallah. Şu manzaraya bakar mısınız? Şu hayvancıkların çektiği çileye bakar mısınız? Ben insanlığımdan utanmayım da kim utansın? Keyfimiz için, zevkimiz için nice hayatlar söndürüyoruz biz? Buna hakkımız var mı? Ancak yakından bakınca fark edilebilen bu küçük karıncacıkların hayatlarını zehir etmişiz biz hocam.


Kapının hem sağ tarafından hem sol tarafından hummalı bir faaliyet başlatmışlar. Çalışıyorlar gece gündüz. "Bu hayvancıklara dokunulmayacak" diye farman yayınladım evde. Varsın kirletsinler beyaz fayansları. O beton parçacıklarından daha fazla sertleşmiş kalbimizi yumuşatmaya yeter mi acep bu utanç? Her şeye rağmen yirmi senedir bizi terk etmeyen bu karınca kolonisi bize ne demek istiyor acaba?

Utancımızın zirvesini görmek için apartman kapısından sokağa adım attıktan sonra arkamıza dönmemiz yeterli olacaktır. İşte bu:


Sözün bittiği yerdeyiz. Yol beton asfalt, kapı girişi mermer, duvar beton. Üçünün arasından bir akasya filizi çıkıyor yüzümüze tükürmek için. "Tohum oraya nasıl girmiş, toprağı nasıl bulmuş, yeryüzüne nasıl çıkmış, orada öyle bir aralık görünmüyor, hadi çıktı diyelim suyu nerden alıyor, nasıl ayakta duruyor" gibi saçma sapan sorular sorup kafamı karıştırmayın. Bugün hepi/m/nize düşmanım ey insanlar.

Bu da böyle bir yazı oldu işte. Vesselam...

Hiç yorum yok: