13 Temmuz 2011 Çarşamba

köy faslı

Geçen haftasonunu köyümde geçirdim. Maksadım sadece ve sadece "ziyaret"ti. Zira bu saatten sonra "ticaret"le işimiz olmaz. Sıla-i Rahim'in ömrü artırdığına inanıyoruz. Ne muazzam bir kültürün/medeniyetin kucağında doğup büyüdüğümüzü idrak etmek için bu tür vesilelere sarılmamız lazım. Şu "Sıla-i Rahim" ne güzel bir kavram değil mi? Bunun diğer medeniyetlerde bir karşılığının olduğunu hiç zannetmiyorum. Batı Medeniyeti'nde esas olan "ego" denilen doymayan "ben"in tatminidir. Ego için "tur"a çıkılıyor ve adına Turizm deniyor. "Nerede akşam orada sabah", "vur patlasın çal oynasın". Egoyu rahasız edecek şeylerden uzak neresi varsa taaa oraya kadar gidile. "Sizi gidi gidipte dönmeyesiceler siziii"
Neyse, biz konumuza/köyümüze dönelim: Koskoca iki günü,"Gittim, gördüm ve döndüm" diye özetlersem size ayıp etmiş olurum. Zira "yediğin içtiğin senin olsun, gördüğün güzellerden haber ver" derler adama. O halde haydi hep birlikte bol fotoğraflı köy turuna çıkalım:
"Bülbülü altın kafese koymuşlar da ille de vatanım demiş ya? işte bizim vatan burası:


Bu dağlar-taşlar zamanında ormanlık imiş. Sonra, tarla açmak için meşe ağaçları kökünden söküle söküle böyle yamalı bohçaya döndü o güzelim arazi. Şimdiki Alicik, etrafı buğday-arpa tarlalarları ile çevrili tipik bir Orta Anadolu köyü. Nüfusu hızla azalıyor. İnsanlar geçim derdine düştü, yurt içinde ve dışında rızkının peşinde koştu. Göçmen kuşlar misali gittikleri yerlerden bir daha geri dönmediler. Ayrıca, bizim kuşaktan sonraki gençlerin önemli bir bölümü okumaya heves etti, tahsilini tamamlamak için gittiler köyden. (gidiş o gidiş) Artık köyde kalıp çiftçilik yapacak genç sayısı neredeyse yok gibi. "Bundan sonrası bize meçhul, akıbeti ne olur bilemeyiz" desek de "görünen köy kılavuz istemiyor" aslında. Biz bilmediğimiz şeye fazla kafa yormadan, bildiğimizle devam edelim: Bir insanın hayattaki anne-babasını ziyaret etmesinin değerini, anne-babası vefat edenler daha iyi anlarmış. Benim annem-babam hayatta. Arada bir gidip onların elini öpmek, boylu boyunca kucaklaşmak, hayır dualarını almak müthiş bir bahtiyarlık.


Bu da bahtiyarlığın resmi: Babam, evin balkonunda tesbih taneleri eşliğinde zaman eritiyor, önündeki torunu Emine ise şimdilik beni ve zaman ırmağını meraklı bakışlarla izliyor. Bize de güzel bir ânını yakalayıp deklanşöre basmak düşüyor...
Küçüklüğümden beri her fırsatta köyün arazisini, dağlarını, taşlarını gezerim. Tabiattaki o ihtişam, ahenk, ıssızlık ve gizem hep ilgimi çekmiştir. Tefekküre vesile oluyor. Bu gittiğimde köyün doğu tarafındaki "Boruklu" diye bildiğimiz tepeye tırmandım.


Uzaktan bakınca üzerinde ağaç olmayan, taşlık bir tepe. Küçük yeğenim Ali ile birlikte batı yamaçtaki kabristanın üst tarafından geçerek çıktık zirveye. Taşlık-kayalık bir dağ gibi görünen bu tepedeki börtü-böceği ve bitki örtüsündeki çeşitliliği görünce "Sübhanallah" virdini imdada çağırdım. Ey cansız yumurtaya can veren Allah'ım; Kudretinin ve Kuvvetinin sınırı yok Yâ Rabbî.
Bir müddet oturdum, yaz sıcağını serinleten poyraz esintisi eşliğinde doğduğum köyü, köyün arazisini, yeryüzünü ve gökyüzünü temâşâ ettim:

Bu öndeki çiçekli bitkiye yanlış hatırlamıyorsam "sığır köhreği" diyoruz. Cilde temas edince rahatsız edici bir kaşıntıya sebep oluyor. İlerdeki ağaç/lar sizin de dikkatinizi çekmiştir. Yabani Armut ağacı o. Ahlat denilen bu ağaca Orta Anadolu'nun her yerinde sıkça rastlanılır. Hadi onu yalnızlıktan kurtaralım, biraz daha yakından bakalım:

"Selam-Aleykümselam"dan sonra, kendisini kısaca tanıtmasını istedim: Ne su istermiş, ne de gübre. Dağ taş demez her yerde hayatını devam ettirirmiş. Gölgesi serin mi serin olurmuş. Yaz sıcağında tarlada çalışan ve dinlenmek için gölgesine sığınan çiftçiye adeta saray konforu yaşatırmış o kısacık molada. Koyu gölgesinde yarım saatlik bir uyku bile tüm yorgunlu alıp götürürmüş. Ayrıca gariban köylülere güz aylarında tatlı bir meyve ikramı olurmuş. Siz bakmayın meyvesinin öyle küçük olduğuna. Başka hiç bir meyvede bulunmayan güzel bir tadı vardır onun. Eskiden Alicik'liler bu güzel meyvenin turşusunu bile yapardı.


Buraya kadar gelip de buğday tarlasına uğramamak olur mu? Fazla zarar vermeden biraz içe doğru ilerledim. Bu sene yağış bol olduğu için çok güzel ekin olmuş. Rüzgarda bayrak gibi dalgalanırken seyrine doyum olmaz bu tarlaların.

Bel seviyemin üstünde boyu var. Başakları sabırla olgunlaşıyor. Yavaş yavaş sararmaya başlamış. 15-20 güne kalmaz biçime hazır hale gelirler İnşâallah. Bu tarladaki buğdayın cinsini sordum yeğenim Ali'ye. "Urus Buğdayı" dedi. Sizin anlayacağınız Rusya menşeili bir çeşit buğday bu. Kılçıksız, küçük başaklı ve orta boylu güzel bir buğday türü. Artık makarnalık mı, ekmeklik mi, nişastalık mı bilemeyeceğim.

Dönüş yolunda bir dağ çeşmesinde yüzümüzü yıkadık. Bu çeşmenin ismi "Körpınar" Şekilde görüldüğü gibi ismi ile müsemma bir durum arz ediyor. Neredeyse kurudu kuruyacak. İp kadar kalmasına rağmen pes etmemiş, şırıl şırıl dolduruyor kürünü. Kürün yosun tutmuş, sağından solundan sızdırıyor. Körpınarı kaderi ile baş başa bırakıp biz eve dönelim artık. Anne baba merak etmeye başlamıştır artık. Vesselam...

Hiç yorum yok: