4 Eylül 2011 Pazar

Âh faslı

Abdullah Hoca diyoruz ona. Camimizin medar-ı iftiharı. Bizim bu Altıntepe'ye konmamıza vesile olan muhterem zât. Doksanlı yıllarda filinta gibi bir "delikanlı" idi. Şimdi bedeni onu zorladıkça zorluyor. Önceleri tek olan baston sayısı ikiye çıktı, rukû halinde yürüyor. O, yine de camideki görevini aksatmıyor. Her vakit ayrı bir grupla Kur'an talebeliğine devam ediyor. Geçen gün cami çıkışında bir kıssa anlattı. Çok etkilendim:
Namazını cemaatle kılmayı hayat tarzı haline getirmiş bir zât o gün sabah biraz geç uyanmış. Telaşla abdestini alıp hızla camiye koşmuş. Kapıda gençten bir arkadaş görmüş, "evladım namazı kıldınız mı yoksa?" diye sormuş. "Evet, kıldık" cevabını alınca adeta yıkılmış. Ve öyle bir "Âaah" çekmiş ki karşısındaki delikanlı donup kalmış. Öylesine yürekten ve nedametle bir âh çekmiş ki seher vaktinde genç mü'mini altüst etmiş. En sonunda dayanamayıp "Hacı amca, sen şu ahını bana ver, ben kıldığım namazı sana vermeye hazırım" demiş.
Bunu anlatırken bir baktım Abdullah Hoca'nın gözlerinden pıtır pıtır yaşlar dökülüyor. 
Bu yol böyledir dostlar. Bu yolun yolcuları hassas insanlardır. Biz de karınca kararınca onların peşini bırakmamaya çalışıyoruz. 
Bu hatırayı yazayım diye fırsat kollarken bugün hoş bir tevafuk oldu. Gazetedeki köşesinde Nazan Bekiroğlu da Âh makamında nefis bir yazı kaleme almış. En iyisi buraya aynen aktarmak. Gün gelir, bir talip buraya uğrar. Sıradan karalamaların arasından bu güzel yazıyı bulur ve kana kana okur. Yüreğindeki susuzluğa çare bulur, bir "âh" çekip "hu" diye diye yoluna devam eder. Kimbilir? Vesselam...

Âh-Hû  
(Nazan Bekiroğlu- Zaman 04 Eylül 2011)

Söylenecek söz bittiğinde başlar âh.
Yeryüzü kelimeleri acıyı ifadeye yeltenip de yersiz ve yetersiz kaldığında. Hesaplar artık bu dünyanın terazilerine sığmayıp da bambaşka bir zamana ve mekâna havale edildiğinde. Mum tahtaya, can boğaza, bıçak kemiğe dayandığında. Bu yüzden âh'ın hâli var kelâmı yoktur, makamı var nakli yoktur.
Âh hâlinin sahibi, ana karnındaki cenin biçiminde öyle bir noktaya gelip dayandığında, Safiye Erol'un mecazıyla söylersek, artık kandilde yağ tükenmiştir. Orada ciğer makamından kopan nefes hiçbir engelle karşılaşmadan hançereden geçerek artık ruhun da bedenin de taşıyamadığı yangını dışarı taşırır, bir yanardağ infilâkıyla püskürür. Âşıktan geriye bir nefeslik bir ünlem kalmıştır. Âh!
Acının dünya kelâmına çevrilmesinin mümkün olmadığı o yer, sahibine malûm gayre meçhuldür. Fakat gayrinden başkasının anlayamayacağı o dilsiz nefesin gaybla ilişkisi o kadar aşikârdır ki, âh kapısının önüne gelip dayanan beniâdeme, âh sahibine ancak ürküntüyle karışık bir saygıyla bakılır. Mademki nefes madde ile mananın kaynaştığı yerdir, bir yanıyla fiziksel gerçekliği vardır onun bir yanıyla serapa ruhtur. Mademki bir mazlum âh çektiğinde evren titrer. Öyleyse âh almak tekinsiz bir şeydir. Halk, âh almaktan korkarken bilir ki âh edenler büyük bir haksızlığa uğramış olmanın alacaklısıdırlar. Âh çeken bir mazlumun alacağı o kadar büyük, hesabı o kadar derindir ki kendi evreninin sınırlarını çatlatarak bütün bir evreni teshir eder bu nefes.
Eski kültür âh'ın sıcak bir nefes olduğuna inanır ve evrenin cüzlerini âh ile yorumlar. Divanları âh redifi gazeller doldururken, aşk, başına daima bir âh getirilerek hecelenir. Âh mine'l-aşk ve hâlâtihî, der Şeyh Galib. Aşktan ve onun hâllerinden âh eder. Çünkü sıcaklık kalbini yakmıştır. Necati, âh'ının kıvılcımlarının döne döne yükselip güneşi tutuşturduğunu iddia eder. Fuzuli'ye göre sema, âşıkların ciğerinden kopan nefeslerin hararetiyle dönmeye başlamıştır. Öyleyse dönen göklerin sırrı âşıkların âh'ındadır, bir bakıma evren âşıkların yüzü suyu hürmetine vardır. Necip Fazıl da her şeyin âh ve dua üzerinde döndüğünü işaret eder. Dua da âh'tan başka bir şey değildir zaten. Nihayetinde Kerem'i yakıp kül eden de, keşiş kızı Aslı'ya en yakın olduğu anda dahi ona bir türlü kavuşamamaktan doğan âh'ının ateşidir.
Âh eden âşık'ın niyazla da olsa nazla da olsa iltica ettiği yegâne makam Allah'tır. Âşıkın zikri Allah diye başlar, Allah nidalarının sonundaki âh hecesinin üzerinde kısalır ve derinleşir. Sonunda âh'ın elifi de kalkar ortadan. Bir nefes halinde sadece he vurgusu kalır. Âşık, ünlemini de kaybeder, bir nefesten ibaret kalır. İşte âşıkın bir he nefesinden, bir soluktan, bir çırpınıştan ibaret kaldığı anda âh'tan Hû'ya yol açılır, Hû yangını eğer başlarsa orada başlar.
En az dört elif miktarı çekilen âh, güzel he ile son bulur. Hû da aynı güzel he ile başlar. Bir nefeste âh, Hû'ya dönüşür. Âh'tan Hû'ya geçilir. He o nefestir.
Hû, Arapça'daki hüve'dir. Hüve O demektir.
Ene: Ben. Ente: Sen. Hüve: O.
Ben ve sen, ayrılığı işaret eder, Fark Makamı. Ama hüve, Cem Makamıdır. Orada sen ve ben, ayrılık gayrilik kalkar ortadan. Bir tek O kalır. Bu yüzden âh fark makamı ama Hû cem makamı, tecelli anıdır. Âşık orada geçebilmişse eğer âh'tan Hû'ya geçmiştir. Yağından sonra, bizatihi kendini yakarak ışık saçan kandil de tükenmiştir.
Büyük âh yangınlarının sonunda bu yüzden daima Hû vardır. Eğer âh, Hû'ya bağlanırsa âşık bu defa düştüğü yerden kalkar. Bittiği yerden başlar. Öldüğü yerden doğar. Dönüp geri bakmaz bile artık. Baksa bile gördüğü, bıraktığı değildir. Çünkü kendisi de o eski o değildir. Bu öyle bir 40. kapıdır ki onun ardında bir Hû nefesi bütün âh'lara bedeldir.
Âh'tan Hû'ya geçemeyen âşıklara gelince. Onlar arafta dolaşan ruhlar gibi âh'tan geçmiş ama Hû'ya da varamamışlardır. Onlardan geriye bir kuru âh kalmıştır. Bir de bir teselli: Bu da geçer ya Hû! Diyor ya şâir: Âh efendim bir bilsen hâlimi. Bir de. Bütün mezar taşlarında istisnasız ya Âh ölüm ya da Hüvelbâki vardır.

Hiç yorum yok: