4 Ekim 2011 Salı

10 Esrâr

Onuncu mektupta, yüzmeyi yeni öğrenmiş birinin farkına varmadan boyundan derin yere geldiğinde hissettiği paniği hissettim. Derinleştikçe derinleşiyor. İnsan nefes almaya korkuyor. Bir pişmanık mı desem, heyecan mı desem, korku mu desem, ne desem? Çıktık bir kere bu yola. Daha yarıya gelmeden yorgunluk belirtisi hiç de hayra alamet değil. Mektubu dün okudum, anlamaya çalıştım, hem anladım hem anlayamadım. Yazmaya yeltendim ama bir türlü yazamadım. Mektubun daha başında Şeyh Efendi bizim gibi avam takımı ile alakalı çok önemli ikazda bulunuyor: 

Muhabbetli ve pek gayetli İhsan Efendi oğlum, vahdet-i vücûd, cüzz, küll, vahdet-i şühud gibi mevzu'lar sizin de naklettiğiniz gibi sadece ham sofuların ağzında dolaşan sözler olmaktan çıktı. Artık avâm dahî bu gibi mevzu'larda fikir beyân etmeye başladı. Allah sonumuzu hayreyleye. Evvelâ size lazım olan tedbir şudur ki: İlmi olmayan, hâl yoluna sülûk etmeyen, öğrenmek için değil iddia için soru soran kişilerden uzak durunuz. Lâkin yanlış konuşmalarına da müsaade etmeyiniz. 

Biz şimdi ne yazacağız? Buna müsâde var mıdır? Gördüklerimize, okuduklarımıza bakarak bir hükme varmak doğru mu? Görünen alemin künhüne ermeden batın olanı nasıl anlayacağız?

Eşyanın zâhirini bilmeden bâtınını bildiğini iddia etmek, meyvenin daha kabuğunu görmeden tattığını söylemeye benzer. Birazcık zikretmekle, birazcık da kitap okumakla kendini “oldum, maksudumu buldum” iddiasında bulunanların hali aynen böyledir. 

Bu cümleleri okuduktan sonra en azından bu yazıyı sonlandırmam lazım. Bir işaret, bir izin bekleyelim. Kuşkusuz kitabın devamını gene gün be gün okuyacağım ama anlayabildiklerimi buraya yazma kararımı gözden geçirmem gerektiğini hissediyorum. Vesselam...

Hiç yorum yok: