4 Aralık 2011 Pazar

hind faslı


Yûsuf-i gün geçti bâzâ yedbî Ken'ân gam mahûr
Kulbiyî ahzân şevad rûz-i gülistân gam mahûr

Şenlenir Yûsuf'la bir gün Arz-ı Ken'an, gam yeme!
Gam evinden dur olur feryâd ü efgân, gam yeme!

Torunu Yusuf'un bu resmi Yolcu'ya tarifsiz duygular yaşattı. Birkaç dakika içinde zaman ve mekan bağından koptu adeta. Gözleri uzaklara daldı, fotoğraf silikleşti, sonunda bir çift siyah zeytini andıran kömür gözler kaldı geriye. Yusuf'un gözleri ötelere bağlanan bir çift dipsiz kuyuya dönüştü ve dedesinin ruhunu birinden, bedenini diğerinden çekti içine. 

Adını coğrafya kitaplarından hatırladığı çok uzak bir diyara düştü. Ne hayal, ne rüya! Burası Hindistan. Burası dünyanın en kalabalık şehirlerinden Bombay. Yolcu uçaktan inerken etrafa boş boş bakmaya başladı. Dünyanın tüm ağır kokuları ateş gibi bir hava ile bulamaç olmuş, Yolcu'yu uçağın merdivenlerinde törenle karşıladı. Burası Hindistan, garip insanların memleketi. Halkın sınıf sınıf kastlara ayrıldığı, neredeyse metrekareye bir kişinin düştüğü kalabalık diyar. İnsanların hayvanları ilah edindiği, caddeleri dört ayaklı "tanrı"(!)'ların işgal ettiği tuhaf ülke. Yoksulluğun dibe vurduğu, buna karşılık dünyanın altınının ziynet diye saklandığı çelişkiler ülkesi. "Bunlar cebinde 100 dolar olan  yabancıyı gözünü kırpmadan öldürür" söylentisinin dilden dile dolaştığı bir yer.  Hemen hemen her şeyden, irili-ufaklı heykeciklerin yapılıp önünde her daim saygı ile eğilen insanların ülkesi. Dağların, taşların oyularak dev tanrı heykellerinin boy gösterdiği cüce insanların ülkesi.
İyi de, Yolcu'nun burada işi ne? 1994 senesinin Kasım ayında, henüz gençlik çağında, Hinduların arasında bu Garip Yolcu ne arıyordu?
Hemen cevap verelim: Allah (c.c.) dert vermişti, kuluna  derman aratıyordu. Şimdi bir anı olarak anlatıverdiği  o sıkıntılı günler, Yolcu'nun dipsiz bir kuyuya düştüğü günler olarak tarihe geçti. Yusuf Aleyhisselam'ın kuyudaki çaresizliğini yaşamıştı kendi çapında. Anlatılması imkansız bir çaresizlik bu. Tek başına kaldığı otel odasında, özellikle güneş Hint Okyanusundan kaybolunca bir hüzün kaplıyordu her tarafını. Türkiye'den götürdüğü seccadesini batı tarafa doğru serip akşam namazını kıldıktan sonra içinden geçenleri  dil ile ifade etmesi ne mümkün? O anlarda dili devreden çıkıyor, hali ile yalvarıyordu:

"Ya Rabbi, aciz ve çaresiz bir kulun olarak huzuruna geldim. Çaresiz kaldım, ilimi, yolumu, yurdumu kaybettim. Dilini bilmediğim, adını duymadığım insanların içindeyim şimdi. Bana yardım et. Sen Malikül Mülk'sün, burası da Sen'in mülkün, Sana misafir olmaya geldim Ya Rabbi. Başıma gelenleri de gelecekleri de sadece Sen bilirsin. Yine de halimi Sana arz ediyorum Rabbim:
Daha geçen sene bu vakitler, önümdeki en büyük engel olarak vehmettiğim askerliği bitirmenin sevincini yaşıyordum. "Artık ileriyi görmem daha rahat olacak" diye düşünüyordum. Bana emanet olarak verdiğin yavrularımı okutmanın planlarını yapıyordum. Nurhan'ımın, Fatih'imin ve Mahmut'umun üzerine titriyordum. Zor şartlarda borç dert aldığım eve yeni taşınmış, verdiğin rızıkla kıt kanaat geçinmeye çalışıyordum. Ya Rabbi hikmetinden sual olunmaz, bir anda hayatımızın orta yerine bir dert bıraktın. Beni imtihana tabi tuttuğunu daha başta anladım. İsyan etmedim, kendimi bırakmadım, etrafımı incitmedim. Bana ezelden yol arkadaşı olarak takdir ettiğin insana bir hastalık verdin. Bu Sen'in takdirin. Ya Rabbi, Sen'den gelene bir şey demedim/diyemedim/diyemem. Sadece sessiz sessiz ağladım ıssızlarda. Henüz çocuk yaştaki üç yavrumu bağrıma basıp uyudum geceleri. İstanbul'un kalabalığında yapayalnız, çaresiz hissettim kendimi. Evhamlara kapılıp olur olmaz şeylerden korkmaya başladım. Dünya'nın üstüme yıkıldığını zannettim kimi zaman. Acı tatlı her günümde tek sığınağım Sen oldun Allah'ım. Derde derman arama telaşında her vesileye sarıldım. Yüzümü yer edip yalvardım, yardım istedim tanıdığım tanımadığım insanlardan. Çok perişan bir yıl geçirdim, bin yıla bedel. Çareler tükendi, önüme duvar çıktı. Güvendiğim dağlara kar yağdı. Ummadığım bir yerden çare gönderdin, onu da ben kabul etmedim, affet Allah'ım: Hani bir genç gazeteye ilan vermişti, böbreğini satmak istiyordu. O da benim gibi yüzündeki dert dağları ile çıkmıştı karşıma. "Abi nişanlım amansız bir hastalığa yakalandı, iki ayda bir yurt dışından getirilen iğne ile yaşıyor. Çok pahalı, evimizi sattık, bu zamana kadar onun parası ile iğneyi getirttik İngiltere'den. Şimdi hiç param kalmadı,  birkaç ay daha yaşaması için böbreğimi satmaya karar verdim" dedi yaşlı gözlerle. Ben bu vesileyle hiç karşılaşmamış saydım kendimi. Delikanlının aşkı ruhumu dipsiz kuyulara sürükledi. Biraz nasihat biraz umut vererek uğurladım onu Küçükyalı'dan. Anladım ki bu derdin dermanı dışarda. Salgın hastalık nedeni ile insanların gelmekten korktuğu bu ülkeye gözümü kırpmadan geldik. Bana mihmandarık eden Ali Özdemir abimin kalbine bir yumuşaklık nasip ettin. O'nu acize vesile kıldın, bizi çok memnun etti. Ya Rabbi Sen de O'ndan razı oluver ne olur. Güzeller güzeli Yusuf Aleyhisselam'ı kuyudan kurtardığın gibi bizi buradan sağ salim kurtar. Ey cansız yumurtaya can veren Allah'ım, Yunus Aleyhisselam'ı balığın karnında muhafaza ettiğin gibi bizleri bu puta tapanların ülkesinde muhafaza eyle. Çare Sen'dendir Rabbim, bizim derdimizin çaresini en kısa zamanda halk eyle ve kurtar bizi bu zindandan. Sevgili Habibin Muhammed Mustafa (s.a.v.) hürmetine bize yardım eyle Allah'ım!" 

Yolcu'nun "bittim Ya Rabbi" çaresizliği ile hal dilinden ettiği dualara "Yettim ya kulum"  diye karşılık gelmiş olacak ki her şey rast gitti. Hayr kapıları ardına kadar açıldı. Zor gibi görünen bütün meseleler teker teker halloldu. Hatta "bu da olmaz ya gene de Rabbim'den isteyim" diye utana sıkıla içinden geçirdiği o duası da kalbul oldu:  Böbreğini verecek kişi Müslüman Hintli bir delikanlı olarak çıktı karşılarına. Kimsesizlerin Kimsesi olan Yüce Allah (c.c.) garib kulunu gurbet illerde mahcup bırakmadı. Elhamdülillah.
20 gün sonra  meşekkatli bir yolculukla İstanbul'a ulaştılar. Aradan yıllar geçti, hadiseler birbirini kovaladı. Şimdi Yolcu üçüncü torunu Yusuf'un en son çekilen fotoğrafına uzun uzun bakmakla geçirdi bu pazar gününü. Yusuf'un zeytin rengi gözlerinden ağız bölgesine kaydırdı bakışlarını. Cennet kokusunun geldiği küçücük ağzından iki dudağının arasından beliren dilinden bir şeyler söylüyordu sanki. Dedesinin gözüne bakarak Hafız Sadi Şirazi'nin "Gam Mahur" beyitlerini inci mercan gibi birer birer döküyordu Yusuf'çuk.
  
Ey Gönül! varlık evin tûfâna gark olsun, bırak
Sen ki bilmişsin ezelden Nûh'u kaptan, gam yeme! 

Hiç yorum yok: