31 Ocak 2011 Pazartesi

"olma" günü

Hz. Ali (K.V.) Efendimizden nasihatler:
Ey insanlar!

- Ahiret için çalışmadan ahireti uman,
- uzun emeller peşinde olup, tevbe etmeyi geciktiren,
- dünyayı sevmeyen kimselerin diliyle dünyadan bahseden, fakat dünyayı sevenler gibi çalışan,
- kendisine verilince doymayan, verilmeyince sızlanan
,
- kendisine verilene şükretmediği gibi daha da isteyen,
- kendi yapmadığı şeyleri başkalarına emreden,
- kendi yaptığı şeylerden başkalarını yasaklayan,
- salih kimseleri sevdiği halde onlardan olmayan,
- kötü kimseleri sevmediği halde onlardan olan,
- kesin bilgilerine uymadığı halde zan ve tahminlerine uymaktan kendini alamayan,
- zenginleşince azıp baştan çıkan,
- hastalanınca sızlanıp yakınan,
- fakirleşince ümitsizliğe düşüp gevşeyen,
- Allah’ın bol nimetlerine rağmen günahlar içinde yüzen,
- sağlığa şüketmeyen
- belaya sabretmeyen,

- öğüt ve ikazlardan hiç etkilenmeyen,
- ölümle korkutulduğu zaman, sanki korkutulan kendisi değil de başkası imiş gibi davranan
kimselerden olmayın!

30 Ocak 2011 Pazar

dönüş günü


3 gün süren Mısır macerası sona erdi. Gelir gelmez oturup birşeyler yazmak birkaç açıdan sıkıtılı. Öncelikle yorgunum. İkinci olarak yazacaklarımın çerçevesini önce kafamda oturtmam lazım. Kafam karışık olduğu için ne yazsam yarım kalır. Üçüncüsü bu seyahatte yaşadıklarımı ve izlenimlerimi değişik açılardan ve birbirine bulaştırmadan anlatmam lazım. İşin manevi boyutu var. Politik boyutu var, seyahat boyutu var. Bunları iç içe anlatırsam olmaz. Kafamı toparlayınca bir iki yazıda anlatacağım. Şimdilik söyleyeceğim şu: İnsanın yeryüzü üzerinde yayılmış ve ona tahsis edilmiş rızıkları vardır. Biz de Mısır'daki yiyecek ekmeğimizi yedik, içecek suyumuzu içtik ve geldik. Bu sırada Mısır tarihi için önemli olaylar cereyan etti. Kıyısından köşesinden biz de bu hadiseye şahid olduk. Yaşayacağımız varmış, yaşadık ve geldik elhamdülillah. Cennet vatanımız canım Türkiye'm hakkındaki olumlu düşüncelerimiz pekişti. Bu vatanda yaşamayı nasib eden Allah'a hamd ediyoruz. Kanları ile canları ile bu ülkeyi bize armağan eden ecdadımızı hayırla yad ediyoruz. Hepsinden Allah razı olsun. Mısır ülkesinde yaşayan kardeşlerimiz için dua ediyoruz. Rabbim onlar hakkında hayırlısını nasib etsin. Zor durumdalar Allah yardımcıları olsun. Vesselam...

27 Ocak 2011 Perşembe

çıkış günü

An itibari ile hazırlıklar tamam. Öğle namazından sonra çıkacağız. Mısır ülkesine; Hz Musa'ın izini aramaya, güzeller güzeli Hz Yusuf'un cemalinden payımıza düşen varsa temaşa etmeye gidiyoruz. İlk anda aklıma bu iki Peygamber'in ismi geldi. Nasibimizde nerelere gitmek var, neleri görmek var bize malum değil. Allah iyilerle, iyiliklerle karşılaştırır İnaşaallah.
Yola giden yolcunun işini Allah bilir. Hadi bismillah deyip çıkalım biz. Kalın sağlıcakla. Vesselam..

26 Ocak 2011 Çarşamba

takdir günü

Bu yol ne kadar ilginç. Henüz hayret makamını geçemediğimizden midir nedir, olup biten herşey acayibime gidiyor. Binmişiz zaman atına, gidiyoruz dörtnala. Böylesi bir hızda hali ile her şey değişiyor, "şey"lere yenileri ekleniyor, bazıları geride kalıp unutuluyor, hâlden hâle döndükçe dönüyoruz. Elli yaşımıza merdiven dayamamıza rağmen hâlâ ayak uyduramadık şu devrana. Bir dönem geliyor etrafımda beni ilgilendiren olaylar anlamadığım bir şekilde zincir oluşturuyor. Birbiri ile bağlantısının olmadığını düşündüğüm durumlar mıknatıs gibi birbini çekip yan yana geliyor. Nihayetinde Fe Sübhânallah deyip zamanın akışını seyrediyoruz.
Bu girişten sonra "şekilde görüldüğü gibi" deyip bugünlerde yaşadığım tevâfuk zincirini özetleyim:
Geçenlerde bir televizyon programında konuşan tarih profösörü, hiç duymadığım Seydi Beşir köyünü ilave etti dağarcığıma. Mısır'da bir köy. Bir rivayete göre 150.000 vatan evladına zindan olan, çoğunun katledildiği esir kampının kurulduğu köy. Çok etkilendim. "Dert günü" başlıklı yazıda dugularımı anlattım.
Çok geçmeden bir dost sohbetinde okuduğumuz kitapları konuşurken söz Üstad Ali Ulvi Kurucu'nun hatıralarını anlattığı kitaba geldi. Bu kitabı mutlaka okumamı tavsiye etti Cengiz bey. 3 ciltten oluşan kitabı okumaya başladım. Birinci cillte üstadın çocukluk, gençlik ve Konya yılları var. İkinci Ciltte hicret ve Mısırda geçen talebelik yıllarını anlatıyor. Bu bölümü okuduğum günlerde bir tevafuk daha gerçekleşti. Genel Müdür Bey'in odasında bulunduğum sırada bir abi Kitap Fuarı için Mısır'a gidileceğini, gitmişken çekim yapmak için bir kameraman talep ettiklerini söyledi. Kısa bir duraklamadan sonra "bu işe ben gideyim" deyiverdim.
Hazırlıklar, pasaportlar, vize aşaması derken bugüne kadar geldik. Birçok arkadaşın vizesi çıkmadı. Çıkan 4 kişiden biri ben oldum. İşlemler devam ediyor. Başka problem çıkacak mı diye beklerken Mısır ülkesi karıştı. Tunus'ta başlayan halk ayaklanması bugün itibari ile Mısır'a sıçradı. İnsanlar sokaklara dökülmüş, etrafı yakıp yıkıyorlar. Bölye bir ülkeye şimdi gidilir mi, gitmek için uçaklar kalkar mı? Gitsek mi, kalsak mı? Şimdi düşünebiliyor musunuz? Bütün bu olayların benim penceremden görünüşünü özellikle ayarlamaya çalışsanız bile böylesini mümkün değil başaramzsınız. Ömrümde hiç Mısır'a gitmemişim. Üstelik fazla dikkatimi çekmeyen bir ülke. Birden bire yaşantımda Mısır'la ilgili hadiseler birbirini kovalıyor ve tam bu sırada ülke karışıyor. Ne bir kaç ay önce, ne sonra. Tam bu vakitte. Şu an itibari ile gidişimizle ilgili netleşen bir durum yok. Gitsek de gitmesek de hayretimde değişen bir şey olmayacak. Kuşkusuz beni şaşırtan olaylar zinciri bu andan sonra da devam edecek.
Ne kadar aciziz değil mi? Düşündüğümüzü, planladığımızı, gördüğümüzü, yürüdüğümüzü, uçtuğumuzu, kaçtığımızı zannediyoruz ama bütün bunlar boşlukta bir noktadan ibaret. Hatta daha da küçük. İşin esası nedir biliyor musunuz? El Mukaddir olan Allah'ın (C.C.) "takdir" ettiği "kader"e teslim olmak, en büyük bahtiyarlıktır. Bu gerçeği bilerek düşünen, konuşan, gören, duyan, hareket eden, kısaca yaşayan canlara selam olsun. Allah hakkımızda hayırlısını takdir etsin. Vesselam...

23 Ocak 2011 Pazar

Sultan günü

Bir Sultan Hoca varmış. Trabzon'lu olduğu rivayet edilirmiş. İlim talep eden "Talebe"lere mantık dersi verecek derecede bilgili biri imiş. 1928'de harf inkılabı olunca, aklı mantığı altüst olmuş. Kahrolmuş, hislerine hakim olamamış. Sinir buhranı geçirmiş ve en sonunda aklı gelir gider olmuş. Tehlikeyi fark etmiş ama elinden bir şey gelmiyormuş. "Artık bu ülkede kalamam" diyerekten yollara düşmüş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Mısır denen ülkeye varmış. Ömrünün sonuna kadar burada gurbet hayatı yaşamış. Kitapları haraç mezat el değiştirmiş, yaşı ilerlemiş, evlenmeye fırsat bulamamış. (Bulsa bile bir "deli"ye kim kız verirmiş ki?) İleri derecede satranç biliyormuş. Mısır'da kiminle satranç oynasa hepsini yenmiş. Kâh yeryüzünde kâh gökyüzünde dolaşmış. Çoğu zaman ilim tabelerinin halkasına dahil olmuş, bazen de düğün çalgıcılarına arkadaş olmuş. Harf Devrimi onu altüst etmiş, dağ gibi adamı devirmiş, sinirlenmiş, kafayı oynatmış. Son günlerinde tek dileği, yapayalnız bir durumdayken veda etmekmiş bu fâni dünyaya. Onun için yardım tekliflerini kibarca reddediyormuş. Tanta denen beldeye giderken dostları ile son kez dertleşmiş. Hüzünlü bir veda olmuş. Ağlamaya başlamış. Gözyaşları içinde gönlünden geçenleri söylemiş arkadaşlarına:
"Galiba ben bu Tanta seferinden dönmeyecek gibiyim... Gönlümden şöyle geçiyor: Ben öyle bir gurbette öleyim ki, sağıma bakayım kimse olmasın; soluma bakayım kimse olmasın. Su veren dahi bulunmasın. O anda Allah'ıma yaralı, mahzun kalbimi açayım: Allah'ım, benim kimsem yok, kimsem yok, yok, ama Sen varsın, diyeyim..."
Tanta'ya gitmiş, Ramazan Bayramı arefesinde hastalanmış. Hastahende bayram tatili nedeniyle bir iki kişiden başka kimse yokmuş. Kimin kimsen yokmu diye sormuşlar, "Allah'tan başka kimsem yok. Yalnız Câmi-ül Ezher'de talebe kardeşlerim var. Öldüğümde beni buraya defnedin. Kimseyi rahatsız etmeyin." demiş. Sultan Hoca'nın duası kabul olmuş. Yapayalnız, gariplik içinde oracıkta vefat etmiş. "Bayramı Dost'u ile geçirmek için arefe günü vefat etmiş" şeklinde bir ekleme yaparak hitama erdirelim bu masalı.
O ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine... Gökten üç elma düşmüş, fakat hiç birinden bize bir gram dahi nasip gelmemiş. Çünkü bu işler gayretle oluyormuş. Fazla söze ne hacet, zira "sözü çok olanın yalanı dahi çok olurmuş."

Nakkaş olan nakkaşın nakışından anlarmış
Ârif olan ârifin bakışından anlarmış...


Sayın dinleyiciler, "Büyüklere Masallar" programımız burada sona erdi, hepinize iyi uykular.
Vesselam...
(Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-2 / "Sultan Hoca" bölümünü acizane özetledim.)

21 Ocak 2011 Cuma

tarla günü

Her sabah bir melek yüksekçe bir yerden şöyle seslenir : "Ölmek için dünyaya geliyorsunuz, harab olmak için binalar yapıyorsunuz"
(Beyhaki, Şuabul-İman)

Manzara bu, sayın seyirciler. Maalesef böylesi vahim bir durumla karşı karşıyayız...
Sen, kuş uçmaz kervan geçmez Alicik köyünün o güzelim sakinliğinden çık, (çocukluğumdaki köyden bahsediyorum) dön dolaş en sonunda apartman tarlasına benzeyen şu yamaca kon! Olacak şey mi? Ne kadar iç karartıcı bir görüntü. Şu evlerde binlerce aile, milyonlarca insan yaşıyor. Altıntepe diye de afilli bir ismi var bu semtin. Altın-maltın bulamadığımız gibi birçok şeyimizi kaybettik bu kasvet denizinde. Sol-ortada bir minare görüyorsunuz ya? İşte orası Kılavuzçayırı. Çayır görmesek beton yığınlarını saman balyası diye yutturacaklar bize! Hemen şuracıkta bir hikaye uyduralım: Eskiden İstanbul'a (Payitahta) gelenleri şehir girişinde kılavuzlar karşılarmış. Bu yamaç, kılavuzların konakladığı ve atlarını otlattığı çayırlık alan imiş. (aç kapıyı bezirganbaşı)

O caminin üst tarafında bir noktacıkta da biz yaşıyoruz maalesef. Bu yükseklikten bakınca açık hapishane gibi görünüyor. Fotoğrafı çektiğim yer Altıntepe Kızılay Tıp Merkezinin 9. katı. Geçenlerde ellerimde çıkan egzama türü kabarcıkları doktora göstermek için Kızılay'a gittim. Mescit 9. katta imiş, namazdan sonra pencereden gördüğüm manzara beni dehşete düşürdü. Kaç senedir yaşadığım semt bu açıdan ne kadar itici görünüyor? Ete kemiğe bürünüp, Yunus diye görünen Hz. İnsan'a yaşaması için reva görülen mekana bakar mısınız? Tabiat bunun neresinde, tabiatı temsil eden yeşil nerede? Dağ taş ev, yer gök gri tonlarda. "Kendi ellerimizle" yaptığımız ucube deryası. İnsanın inanası gelmiyor. Ruhlarımızı hapsetmenin başka yolu yok muymuş? Şu beton yığınlarının her birini yapmak için ne emekler, ne paralar harcanmıştır kim bilir? Ölmeden mezara sokmak için bodrum katlar icat etmişiz, güneş ışığı görmeyen kuzey daireler yapmışız. Ayakları topraktan kesmişiz, ne olur ne olmaz diye sokakları bile asfaltla, betonla kaplamışız.

Bir zamanlar Reha Muhtar tren kazasında sıkışan yaralı için "acı var mı acı?" diye sormuştu. Reha beyciğim çığlıklar kaplamış her yanı, çın çın çınlıyor duvarlara çarparak yayılan feryatlar, duymuyor musun? Sere serpe dolaşan bedenlere aldanma, ruhlar beton yığınları arasında can çekişiyor.

Vesselam...

En'am günü

بِسْمِ اللَّـهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ
قُلْ أَغَيْرَ اللَّـهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ ۚ وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلَّا عَلَيْهَا ۚ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىٰ ۚ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّكُم مَّرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
وَهُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ الْأَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِّيَبْلُوَكُمْ فِي مَا آتَاكُمْ ۗ إِنَّ رَبَّكَ سَرِيعُ الْعِقَابِ وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ:El En'am Suresi 164-165. Ayetler:
(Diyanet Vakfı Meali)
164. De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben ondan başka Rab mı arayacağım? Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. Ve O, uyuşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.
165. Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan merhamet edendir.

Geçen hafta gece yarısı başladığım En'am Suresi'ni bugün Cuma vakti ezan okunurken hitama erdirmek nasip oldu. Tüm kusurlarımıza ve isyanımıza rağmen Kur'an'ı bize açan El Fettâh'a (C.C.) hamd olsun. Efendimiz Muhammed Mustafâ Sallallâhü Aleyhi Vesellem'e kum taneleri adedince salât ve selâm olsun.

Sevgili okuyucu kardeşlerim. Haddim değil ama güzelliklerin çoğalması adına sizinle paylaşıyorum bunları. Kurban olduğum Kur'an'ın 114 burcundan biri olan En'am burcunun başından üç ayeti geçen hafta, son iki ayeti de bugün sizinle paylaştık. Başı başka güzel, ortası başka güzel, sonu başka güzel. Bu güzellikten acizin kabına dökülen hikmet tanelerini arz ettim bu mübarek vakitte. Zamanımız Kur'an'a aç. Hayatlarımızı O'na açarsak El Fettâh olan Allah da Kur'an'ı bize açar inşaallah. Hava kadar, su kadar, ekmek kadar muhtacız Kur'an'a. Açıp okumamız, okuduğumuzu anlamamız, anladığımızı tatbik etmemiz lazım. Belirli günlerde âdet yerini bulsun diye raftan indirip okuma aşamasını geçmemiz lazım artık. Yaşımız kaç olursa olsun öğrenme azmimiz olmalı. Hadi hep birlikte Kur'an deryasına dalalım. Her birimize ayrı ayrı tad verecektir O. Herkes kabı ölçüsünce nasibini alır O'ndan. Her türlü dünyevi ve uhrevi derman Kur'an'da mevcuttur. Bunu izah etmeye layık biri değilim. Muradımı anlatmayı beceremiyorum. Bunları sizinle paylaşırken bile riya batağına saplanma tehlikesi olabilir. (Estağfirullah)

Lakin karınca kararınca bir şeyler yapma isteği bizi böyle konuşturuyor işte. Dertleşiyoruz. Allah derdimizi ziyade eylesin. Azımızı çoğa sayın. Parmağa değil de parmağın gösterdiğine bakmanızı rica ediyorum.

Vesselam...

20 Ocak 2011 Perşembe

izah günü

Doğduğumuz andan itibaren uzun ince bir yola giriyoruz. Öleceğimiz güne kadar sürecek olan bu seyirde her gün yenidir, "yepyeni"dir. Kendi bedenimiz ve benliğimiz dahil her şey yenileniyor, değişime uğruyor. Her gün yeni bir durumla karşılaşıyoruz. Önemli olan bunların farkına varmak. Buraya alıntılanan yazıları kardeşinizin yolda önüne çıkıveren güzellikler olarak değerlendirebilirsiniz. Bakıyorum, güzel bir yazı. Bir daha, bir daha okuyorum. O da yetmiyor kendimce önemli gördüğüm bölümünü veya tamamını buraya alıntılıyorum. Bu, aslında okunan kitapta satırların altını çizmek gibi bir şey. Dolayısı ile bloga aldığım yatık yazılar bu fakire özgü bir mahiyet taşıyor bir bakıma. O günkü Zihni'den birşeyler bulmak için okuyabilirsiniz bu yazıları. Tamamını veya daha fazlasını okumak ve kendinizi de oraya katmak isterseniz alıntının kaynağına erişmek artık kolay. Bir iki kelimesini kopyalayıp arama motoruna yapıştırırsınız olur biter. Yazının güzelliği de burada işte. Okuyan herkese ayrı ayrı pencereler açıyor, ruhlarda farklı farklı izler bırakıyor. Yediveren gibi çoğaldıkça çoğalıyor. Kısaca buraya misafir ettiğimiz yazılar öncelikle onu yazanların güzelliğini getiriyor bize. Sonra da fakirin yolculuğunun o gününe dair işaretler barındırıyor. Ne ile meşgul olduğumuzun, ne okuduğumuzun, nerede olduğumuzun, kısaca o andaki durumumuzun ipuçları var o yazılarda. Mesela dün 20. mektupla yollarımız kesişti. Uzun bir metin bu. Şeyh Efendi bu mektupta da muhteşem tespitlerde bulunmuş. Defalarca okunup tatbik edilmesi gereken bilgiler var. Gel gör ki dünkü "hâl"imiz aşağıdaki paragrafın ön plana çıkmasına uygun düştü. Başını ve sonunu Yunus Emre ile taçlandırarak sizinle paylaşmış oldum. Aynı mektubu bugün tekrar okusam belki de başka satırlar dikkatimi çekerdi. Dedik ya, bu yolculukta her gün "yeni" İşin güzelliği de bu olsa gerek. "Bulanmadan, donmadan" akan canlara selam olsun. Vesselam...

19 Ocak 2011 Çarşamba

ilim günü

Okumaktan murad ne?
Kişi Hakk'ı bilmektir.
Çün okudun bilmezsin,
Ha bir kuru emektir...

20. Mektup'tan: (Ankâzade Halil Efendi Köstendili'nin Derviş İhsan Efendi'ye yazdığı 20.Mektup)
.... En büyük ilim Allah’ı bilmek ve îmân etmektir. Tüm ilimler bu ilme hâdimdir. Bu îmâna hizmetçi olmayan ilim, kendisini tahsil etmek isteyenden Cenâb-ı Hakk’a sığınır. Yani ilmin de kendine mahsus bir hüviyeti ve Hak katında ta’yin edilen bir vücûdu vardır. O sebepten Allah’ın emrinde kullanılmayan ilim hakkını mahkemede arayan şahıs gibi kâdı-yı mutlak olan Cenâb-ı Hakk’tan adalet ister ve zâlim elinden kurtulmak için müracaat eder. İşte o sebepten dolayıdır ki kalbsiz ve îmânsız ilim yeryüzünde nerede baş gösterirse güya o ilim sahipleri olduğunu iddia eden kişiler cemiyetin en zâlimleri olarak baş gösterirler. Zîrâ ilmin kendilerinden bîzâr olmasıyla Allah hükmünü tahakkuk ettirmiş ve hakîkî ilmi yani îmânı onlardan almış, bu ellerinden gittikten sonra da cahil insanın yapacağı en feci zulümleri kendi elleriyle yapar hale gelmişlerdir. Şöyle bir tarihe baksana, en büyük zulmü yapanlar kendi devirlerinin sanatında, zenginliğinde en ileri olan kavimlerdir. Özetle şunu demek isterim ki: İlim bilmektir amma ilim tahsili bile taklidde kalırsa yani kalb ile izdivaç etmeden hariçte saha bulmak derekesine düşerse zulümden başka bir şey çıkmaz.......

Okudum bildim deme,
Çok taat kıldım deme,
Eğer Hakk'ı bilmezsen,
Abes yere yelmektir.
(Yunus Emre)

17 Ocak 2011 Pazartesi

zıtlık günü

Bir "kutuplaşma" masalı tutturulmuş gidiyor. Nedir kutup? Cismin veya bir "şey"in iki uç noktasından her birine verilen addır. Peki bu iki uç bir araya gelir mi? Gelmez. Çünkü işin özüne aykırı. Yaratıcı'nın hikmetine aykırı. Derler ya, her şey zıddı ile kaimdir. "Ezdad" denilirmiş buna eskiden. Zıtlıklar aleminde yaşıyoruz. Dünyanın iki kutbu var, mıknatısın iki kutbu var, aküde artı ve eksi kutuplar var, vb... Tabiatta bu böyle. Gece var, gündüz var. Aynı anda hem gece, hem gündüz olur mu? Siyah var, beyaz var. Bir cisim hem siyah, hem beyaz olur mu? Uzatmayalım.

İnsana dair durumlarda da bu ikili sistem devam eder. "Ne ki çifttir, o yaratılmıştır; ne ki Tek'tir, O Yaratan'dır" Bu ikili sistem bazen "eş" olarak bazen de "zıd" olarak tezahür eder. (İnsan türü, kadın ve erkek olarak iki cinstir. Ama bunlar zıd değil eştir. "Yazı" ile "tura"nın eş olması gibi.) İnsan'ın zıddı Cin'dir. İyinin zıddı kötüdür. Üsdad Necip Fazıl'ın deyimiyle, "Oluklar çift, birinden nur akar birinden kir"

Bizim böyle haddimizi zorlayacak sözler etmemize sebep olan mevzuya gelince: Bir yanlışlığa karşı işin doğrusunu söylediğiniz zaman, karşınıza dikilip "yahu, şimdi bunun sırası mı? toplumu kutuplaştırmanın manası yok!" deniliyor. Toplumun varlık sebebini unutuyor insanlar. Herkesin aynı düşündüğü bir toplum olmuş mu/olur mu? Rahman'ın sözcüleri de olacak, Şeytan'ın avukatları da olacak. Kimse kimseyi zorlamaz. Allah'ın koyduğu vadeye kadar herkes istediği yoldan gitmekte serbesttir. Arada keskin bir çizgi var. Hem ondan hem bundan olmaz. Bir kişi ya inanır ya inanmaz. Ayrışma burada başlar. İnsanları "gayba inanlar ve gayba inanmayanlar" diye ikiye ayırabiliriz diye düşünüyorum. Bunun ortası yoktur. Bir kişide her iki durum aynı anda bulunamaz. Olay bu kadar açık. Fakirin haddi değil ama paylaşmak adına serdetmiş olduk.

Huvel Evvelü vel Ahir:

بِسْمِ اللَّـهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ
لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ ۖ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ ۚ فَمَن يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللَّـهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىٰ لَا انفِصَامَ لَهَا ۗ وَاللَّـهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

:Bakara Suresi 256. Ayet:
Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tağutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.
(Diyanet Vakfı Meali)

14 Ocak 2011 Cuma

tehlike günü

بِسْمِ اللَّـهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ
فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ

Bismillahirrahmanirrahim
Fe eyne tezhebûn?

Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz? .......................
(Diyanet İşleri Başkanlığı ve Diyanet Vakfı Meali)
Et- Tekvîr Sûresi, Ayet:26

"Bu sene kış bir türlü gelmedi" diye başlasam, "Ocak ayının ortasına geldik, daha doğru dürüst lapa lapa kar yağışı görmedik" diye devam etsem; havadan sudan konuşmuş olurum. Halbuki konuşacak, dertleşecek o kadar önemli şeyler var ki! Amma ve lakin bunları anlatacak halim de yok, mecalim de yok, en önemlisi kaabiliyetim yo de yok. Herkes gibi ben de toplumun kötüye gittiğini, bir uçurumun kenarına doğru hızla ilerlediğimiz görüyorum. Gidişin hayra alamet olmadığını düşünüyorum bu küçük aklımla. Kaygılanıyorum, gelecek nesilleri düşünüyorum, torunlarımı düşünüyorum, tüylerim diken diken oluyor. Her akşam haber bültenleri tehlikenin içine doğru sürüklendiğimizi bildiriyor da insanların çoğu bunu kavrayamıyor. En olmayacak şeyler sıradan haber gibi sunuluyor, biz de bunu hayretle izliyoruz ve az sonra unutuyoruz. Sanki başka bir gezegenin bilinmeyen bir ülkesinde olmuş gibi davranıyoruz. Tepkileri anlamak mümkün değil. Ya da birileri tepkilerimizi bile yönlendirmeye başladı. Bu ne kadar büyük bir tehlike. İki örnek: Geçen aylarda üniversitede okuyan bir genç çöp kutusunun yanındaki kediyi tekmeleyerek öldürdü. Bu nasıl bir ruh halidir? Vahşet. Çevreciler, hayvanseverler ayağa kalktı. Günlerce konuşuldu ve o caniye gerekli ceza verildi. Bu hafta içinde başka bir cani, bir baba kendi bebeğini, ağlıyor diye biberonla kafasına vura vura öldürdü. Vahşete bakar mısınız? Bu da bir "haber" olarak verildi televizyonlardan. O kadar, toplumdan tıs yok. Kediye gösterilen tepkinin binde biri bu vahşete gösterilmedi. Şimdi biz bundan nasıl bir sonuç çıkaracağız? Hayvanseverlerin ilgi alanına girmiyor da hiç mi "insansever" kalmadı bu toplumda? Yanlış anlaşılmasın, ben burada toplumsal tepkideki çarpıklığa dikkat çekmek istiyorum. Yoksa bir karıncanın bile ayağının incinmesini istemeyiz biz. Tehlikenin farkında mıyız? Hiç zannetmiyorum. İnsanlar büyük bir aymazlıkla oturup izlerken bunları, kendilerine bulaşmayacağını zannediyor. Halbuki yürüdüğü sokakta, yaşadığı apartmanda, şehirde, kasabada, köyde işleniyor bunlar. Bugünlere, gelecek zamandan bakanlar için haber bültenlerinin akışını bildiriyorum: Sokakları ateşe veren, yakıp yıkan terör haberleri, her şeye isyan eden, otobüse bedava binmek için insanları tartaklayan protestocular, polisle çatışan öğrenciler, sokakta insan bıçaklayan tinerciler, mekan basan eşkiya, hocasına yumurta atan öğrenciler, kar maskeli banka soygucusu, trafikte tartışıp biribirini yaralayan, öldüren sürücüler, duble yolda kendine ve yanındakilere kıyan trafik teröristi, annesini öldüren kız, çocuğunu duvara çarpan baba, dedesini zehirleyen torun, sevgilisinin başını testere ile kesen erkek, kocasını aldattığı adamla birlikte tuzak kurarak öldüren kadın... Akla hayale gelmedik cinayet yöntemleri, soygun yöntemleri, devleti dolandırmak için şeytanın bile düşünemeyeceği yollar. ve saire ve saire...

Ne oldu? içiniz mi karardı? "Mübarek cuma günü bunun sırası mı" dediniz? Ben bunları sizin için yazmadım ki! Zaten siz bunların daha fazlasını izliyorsunuz, şahit oluyorsunuz her gün. Ben, gelecekte çöküşün tarihini yazacaklara ipucu sunuyorum kendi çapımda. Olur ya, her şey kaybolur, silinir, unutulur da bir bu yazılanlar kalırsa, insanlara faydası olur diye basit bir düşünceye kapıldım birden. Vah benim "kara bahtlı, güzel ülkem" vah...

Rabbim ülkemize Cemal'i ile muamele etsin. Rahmet ve Merhamet'in menbaı olan Allah(C.C.); kendisine sadık kulları hürmetine, mübarek beldeler, mübarek vakitler, mübarek günler hürmetine bu güzel ülkeyi her türlü afetten, ârâzî, semâvi ve insanî felaketten esirgesin. Vakt-i Şerif, müminlerin bayramı olan Cuma hayr olsun, hayırlara vesile olsun. Düşünenlere, dertlenenlere, ağlayanlara, mahzun gönüllere aşk olsun, selam olsun. Gönüllere muhabbetin menbaı olan El Vedûd(C.C.)'dan, ab-ı hayat bahş olsun.

 Vesselam...

12 Ocak 2011 Çarşamba

Akif günü

Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok!
Sen mi kaldın, yalınız kafileden böyle uzak?
Postu sermekse murâdın yola, serdirmezler;
Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak.
Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim...
Ne saadet, hani ondan bile mahrûmum ben.
Daha bir müddet eminim ki hayâtın yükünü,
Dizlerim titreyerek çekmeye mahkûmum ben.
Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını,
Bana çok görme İlahî, bir avuç toprağını!...



Büyük dava insanı, "Adam" gibi adam, Mehmet Akif Ersoy'u rahmetle anıyoruz. Milli mücadelede canla başla çalışan, İstiklal Marşı'mızı yazan Üstad, son demlerinde böyle bir ruh haline sürüklenmiş. İnsanın burnunun direğini sızlatan yukarıdaki satırları yazmış. Müsebbipler bunun vebalini nasıl ödeyecekler?

Sadece onlar mı? Şu gün olmuş, Mehmet Akif Bey'in kıymetini, şiirlerini, davasını anlayamamış bizler, az mı suçluyuz? Efendiler, yatacak yerimiz yok haberiniz ola...

Vesselam.

9 Ocak 2011 Pazar

laptop günü

Ey cemaati müslimin, sizce de yukardaki fotoğrafta bir tuhaflık yok mu? Yani sizin de gözünüze çirkin görünüyor değil mi bu resim. Bir cuma namazı öncesinde Osmanlı bakiyesi güzelim İstanbul'umuzun tarihî bir camiinde çektim bu fotoğrafı. Ne var bunda demeden, izah edeyim, siz karar verin: Mekan ismini zikretmek istemiyorum. Zira bizim amacımız insanları eleştirmek veya küçük düşürmek değil. Tek amacım, hicri 1432, miladi 2011 senesine girdiğimiz günlerde mevcut durumu kayda geçirmek. Ne halde olduğumuzun resmini gelecek nesillere aktarılmasında küçücük bir katkı, o kadar. Bu camii harap halde iken belediye tarafından tamir edilerek geçen senelerde ibadete açıldı. Yapılış tarihi çok eski, dörtyüz küsür yıl öncesine dayanıyor. Banisi ile ilgili güzel bir de hikayesi var. Konumuz geçmiş değil, şimdi. Geçenlerde yolum düştü, cumayı burada kılayım dedim. Küçük, güzel bir cami. İmam efendi, şekilde görüldüğü gibi mihrabın yükseltisine oturmuş, rahleye "laptop"unu koymuş, kocaman mikrofonla bangır bangır "show" (bu biraz ağır kaçtı ama silmedim. Özür diliyorum.) yaparken içeri girdim. Kimse kusura bakmasın, o hareket bu eleştiriyi hak ediyor. Yahu zaten küçücük bir cami burası. Cemaat avucunuzun içinde gibi. Koymuş mikrofonu önüne, bir de kırmızı ışığı yanıyor, sanki meclis kürsüsünde vekil, mübarek. Hadi mikrofon gerekiyor diyelim. O bilgisayar ne öyle? Olmadı hocam olmadı. Tarihi bir camide bu tezata ne lüzum var. Bilgisayarın çantası, palton arkanda, ortalık darmadağınık, kablolar salkım saçak... Hani nerede kaldı dinimizin letafeti, güzelliği. Bilgisayara bakarak vaaz verince insanların beynine direk mi gidiyor ayet ve hadisler? Üstelik dikkat ettim yarım saate yakın bir süre konuştun en sondaki usülden bakışının dışında bilgisayardan bir şey okumadın. Okusan ne olacak? Her şeyin bir yakışığı var. Bu ne ucube bir durum? Kocaman bir cami olur, perdede bir sunum yapmak gerekir, o zaman kurarsın bilgisayarı adam gibi. Bir iki ayetin açıklamasını yaptın, onu da ezbere okudun zaten. Ezberinde değilse açarsın Mushaf'ı okursun. Ya da bir kağıda yazarsın.
İki haftadır yazayım mı, yazmayayım mı diye tereddüt ettim ama dayanamadım yazdım. Yanlış mı düşünüyorum ey cemaat? Bize ne oldu böyle? Teknoloji düşmanı değiliz tabi ki. İlim bizim yitiğimiz. Ama her şeyin bir yakışığı var değil mi? Neyse ben meramımı anlattım herhalde. En iyisi, haddimi aşmadan bitirelim bu yazıyı. Her şeyin en doğrusunu Allah(C.C.) bilir.
Vesselam...

hala günü

بِسْمِ اللَّـهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ
الْحَمْدُ لِلَّـهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ۖ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ
هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن طِينٍ ثُمَّ قَضَىٰ أَجَلًا ۖ وَأَجَلٌ مُّسَمًّى عِندَهُ ۖ ثُمَّ أَنتُمْ تَمْتَرُونَ
وَهُوَ اللَّـهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ ۖ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ

:El- En'am Sursi 1,2,3 Ayetler:

1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. (Bunca ayet ve delillerden) sonra kafir olanlar (hala putları) Rab'leri ile denk tutuyorlar.
2. Sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O'dur. Bir de O'nun katında muayyen bir ecel (kıyamet günü) vardır. Siz hala şüphe ediyorsunuz.
3. O, göklerde ve yerde tek Allah'tır. Gizlinizi, açığınızı bilir. (Hayır ve şerden) ne kazanacağınızı da bilir.

Sevgili halam, Fadik halam! Ruhun şâd olsun. Elindeki o mantarla bana ne mesaj vermeye çalıştığını çıkaramadım ama uykumun bölünmesine ve "amel-i salih" işlememe sebep oldun.

Gece kıyamından sonra mushaftaki kaldığım yerden devam edeyim dedim. Meğer Sure-i En'am'ı okumama vesile olacakmış gördüğüm rüya. Dualarda "geride bir Fatiha okuyacak kimsesi kalmamış"lardan bahsedilir ya? Benim halam (annemin ablası) da onlardandır. Daha önce bahsetmiştim hatırlarsanız. Benden (bizden) azık istedi herhalde. Fadik halama, kocası Hacı Derviş'e ve tüm geride kimsesi kalmamışlara dua edelim. Vesselam...
Kimsesiz hiç kimse yok, herkesin var kimsesi
Kimsesiz kaldım, yetiş ey kimsesizler kimsesi

6 Ocak 2011 Perşembe

Bab'Aziz (mmh6) günü

İşte, nihayet "meskun mahal" sınırlarının dışına çıktı salik. Bu bir cesaret midir, cüret midir, bilinmez. Uçsuz bucaksız bir çöl gecesi. Dolunayın ışığı beyaza yakın bir mavilikle kum tanelerini ve semayı boyuyordu. Hayret nazarı bu mavilikte dolaşırken serap benzeri bir hayal perdesi açıldı boşlukta.


Çöl içinde çöl, çöl üstünde çöl... Bir hayal alemi ki gerçekle arasında ince bir perde var. İki kişi çıktı kumların altından. Bir çocuk ve bir yaşlı. İlk sözü "...ne tufandı ama!" oldu ihtiyarın. Semboller alemine hoş geldin, ey tek kişilik gösterinin misafiri. Çocuğun çantasını kaybetmesi, yaşlının sükunet telkin etmesi, çocuğun geri dönüşe isteksiz olması, yaşlının kararlı bir şekilde derhal dönüş yoluna geçmesi... Sanki kılavuz ile kendisini perdede görüyormuş gibi oldu. "Hem oradayım hem burada, bir oradayım bir burada" paradoksu. Önce kuş sesleri duyuldu, çok geçmeden görüntüleri belirdi boşlukta çöl cücüklerinin. Dünyanın hallerini kuşlar temsil ediyor zahir. Takılıp kalma onlara, zaten biraz sonra kaybolacaklar. Kılavuz eşliğinde yola devam.
-Ya kaybolursan?
-İman sahibi asla kaybolmaz babacığım! Mutmain bir nefis asla yolunu kaybetmez...
Varacağın menzili merak edip "nereye gidiyoruz" diye lüzumsuz bir soruya gerek yok. Bu yolculuğun sonunda herkesin -mecburen- varacağı yer işte. Sen yürümene bak. Yol bir şekilde seni oraya götürecektir. Yol dünyaya; toplantı haşre işaret. Ötelerin bilgisine sahip olmamak bir eksiklik değil ki! Zira "bilseydik ölürdük, ölünce bileceğiz"
Kılavuzun eteğine sımsıkı sarılmak varken dünyalık sevgisi (kaplumbağa) yüzünden ondan ayrılmak ahmakça bir davranıştır, unutma. Ey insan ne kadar acelecisin. Rızkının taksimi daha sen buraya gelmeden yapıldı. Hepsinin (hurmanın ikisinin de) hemen şimdi avucunda olmasını istemekle ne kadar yanlış yaptığının farkında mısın?
Ağacın altında yatan adamın semboller dünyasında neye tekabül ettiğini hatırladı ve irkildi. Bu haliyle çöl tekin bir yer değil iken yurt edinip sere serpe yatmak akıllı işi mi Allah aşkına? Emrine musahhar kılınan mahlukatı o güzel gözlü ceylan temsil ediyor. Onunla taa ezelden tanışıksınız, aranızda sevgi bağı oluşuturursan o senin dilinden, sen onun dilinden konuşur, anlaşırsınız.
Perde içinde perde, rüya içinde rüya. Bir çöl, ortasında "Bey Çadırı" sarayların, şatoların, gökdelenlerin sembolü. Yeni kurulmuş gibi, biraz sonra işi bitince toplanacak gibi. İçeride saz, söz, eğlence; ortada "eğlencelik" çarkıfelek misali dönüyor, insanların aklını çelmede üzerine yok doğrusu. Ah dünya, yalan dünya ne demişler "dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir, oyuna beş dakika ara" Prensimiz ne kadar da kibirli. Ey insan kendine gel. Bütün dağları O (C.C.) yarattı, unutma. Bu sahne İbrahim Ethem Hz. nin kıssasına bir gönderme olarak algılandı salik tarafından.
İşte can alıcı nokta: Yakışıklı prensle güzel gözlü ahunun çölde karşılaşması. Prensin mecazi aşk yoluna girmesi, at üstünde "bir gözleri ahuya zebun" olması. Yolculuğun en heyecanlı ve anlamlı adımları dörtnala atılıyor çölde. Ahu önde prens arkada, "hep ayrılık, isteğe erince istek ölür"
Çadırdakileri rüyadan binicisi olmaya at uyandırıyor. Prensi aramak boşuna, o görünmeyen ata bindi. "Aşk atı" uğramaz çölün dekor şehirlerine.
Bir gün şehre bir süvari geldi.
- Prensi bulduk. Ama bulduğumuz aynı prens değil.
- Ne olmuş, canına bir zarar gelmemiş değil mi?
- Zahiren öyle.
Evet öyledir. Zahiren bir fark yok senden benden. Aşk geriye sadece kuru bir beden bırakır. Ruhu alır bir temaşa ülkesine götürür. Temaşa edilen nedir, aşığın gördüğü kendi özü müdür, yoksa daha başka bir şey midir bunu kimse bilemez sadece aşıklar bilir. Aşk uykusuna dalanı uyandırmak ona ölüm fermanı yazmakla aynıdır.
Gece örtüsünün çölü kuşatması gönlü açık olanlar için fırsattır. Tefekkür, tezekkür, tefsir, tertil, kıyam, rüku, sücud eşliğinde karşılarlar sabahı. Sen uyurken neler olur neler. Bir gürültüyle uyandığında güneş çoktan doğmuştur bile. Va veylâ, va esefâ. Arkasından koyu, pis duman bırakarak giden kırık dökük otobüs teknolojiyi temsil ediyor. "Yıllar geçti saban olumsuz iz bıraktı toprakta"
Peşinden koşma İştar, yetişemezsin, dedenden gelen ses daha anlamlı şehir homurtusundan. Bak, o duymamış bile senin duyduğunu. (Demek ki istendiğinde gözkapaklarına kulakkapaları takviye ediliyormuş...)
İşte bir aşk yolcusu daha: önce sesiyle inletiyor çölün ıssızlığını. Yalnız değiliz ama herkesin yolu ve yolculuğu biriciktir. Herkesin azığı kendine verilen "nasip"lerin en değerli olanıdır. Bu şapkalı yolcunun sermayesi ise güzel sesi. Hoş Sedâ'sı ona yolu bulmasında kılavuzluk edecek. Yolda nefesini tutumlu kullan, yürünecek yerde koşmaya kalkışırsan kapaklanırsın kumlara.
-"Melek izi" nedir?
- Ana rahminde bebekler kainatın esrarına vakıftır. Doğmadan önce bir melek gelir, parmağını bebeğin dudaklarına değdirir ve tüm bildiklerimizi unutmuş olarak doğarız hepimiz. Bazı insanların çenelerinde bu dokunuştan bir işaret kalır ki buna "melek izi" denir.
- Bir gün geçmişte bildiğimiz o sırları hatırlayacağız değil mi?
- .... belki, kimbilir?
Yolda eğlence de olacak, ara duraklara da uğrayacaksın. Maksuda ermeden oyuna oynaşa aldanma. İnsanlarla karşılaşacaksın kimseyi kırma, sırana riayet et, kimsenin hakkına geçme, rızık konusunda kanaatkar ol, fazlasını isteme. Hem karnını tıka basa doldurmak bu yolun erkanından değildir unutma.
Kuyuya düşen Osman, onun gönlündeki köşk, köşkteki katip, katibin incelediği kum, kafesteki kuş, Osman'a verilen emanet, emanette yazılanlar... tüm bunlar neye işarettir? Gecenin ilerleyen vaktinde salikin kafası karışmaya, zihni bulanıklaşmaya başladı. Ama avludaki meczubun bir karşılığı vardı derinlerde ve bunu hemen hatırladı. O, mecazi olandan hakiki olana geçmeye çalışan bir "dost" olduğunu söyeldikleri ile belli ediyordu: "Cânân'ın eşiğini Cân ile süpür ki, gerçek âşık olasın"
Bir meyhanede bir mescitte görünen ruh ikizi zıt kardeşler insanın sarkacının sınırlarını temsil ediyor olsa gerek. "Kâh çıkarım gökyüzüne seyr ederim âlemi / kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni.."
Mecazi aşkın girdabına girip dünya saraylarında Zehra'sı ile gününü gün etme gafletinde bulunan bir gafil çıkıyor sahneye. Onun için aşk bir "sarmaşık"a dönüşüp sıktıkça sıkıyor bedenini. Ve nihayetinde aklını başından alıverip "divane aşık gibi dolaşıyor yollarda" Ey gafil insan! Ezelden ebede giden sonsuz bir cevhere sahip olduğun halde neden geçici olana meyl edersin, onunla yetinmeye çalışırsın ki? Bak her şey bir anda tuz buz oldu. Ne Zehra kaldı, ne saray. Gerçek sarayı bulmak için katıl erenler kervanına...
Boyundan büyük işlere kalkışma. Gecenin karanlığında ceylanın peşine düşmek her babayiğidin harcı mıdır? Üstelik bilmediğin bir diyardasın unutma. Emre itaat edeceksin. Kılavuzun izinden ayrılmadan gitmelisin uzun bir süre. Yol almak için O'nu sıkıntıya sokacak hareketlerden kaçınmalısın. Macera aramanın bir anlamı yok bu yolun hırlısı da olur hırsızı da. Kurtaracağım diye seni terkisine alan şarlatan, çöl ortasında kaşla göz arasında soyup soğana çevirir haberin ola.
Nur'unun gizemli bakışlarında zerreden kürreye her şeyin döndüğünü (raks ettiğini) gören güzel aşık bir kez daha çıkıyor perdeye. Yanık sesi Nur'u derinlere çekiyor, hüzne boğuyor, yanaklarından süzülen damlalar gonca üzerindeki çiğ billurlarını andırıyor. İşte aşkın olmazsa olmazı budur. Göz pınarları çağlamaya başladıysa ebediyete giden yol aralanmış demektir. Kalbe düşen kor ateş gözden akan yaşı yok etmeden ayrılır âşık ile mâşuk. Giderken her şeyini, hatta bir nevi âşığın benliğini de (pasaport) "çalmıştır" mâşuk. Vuslatı kıyamete ısmarlanan bir firak alemi olmuştur çöl. "neyleyim sarayı neyleyim köşkü/içinde salınan yar olmayınca" Ondan hatıra kalan kara kedi yavrusudur tek teselli... Aşk, uzaktan bilmekle veya ona yaklaşmakla anlaşılmaz. Eğer aşıksan, yol göstericin kendini ateşe atan ve ateşle BİR olan kelebektir. (pervane)
- Ama o derviş değil ki!
- Kim bilebilir ki. Bu dünyada herkesin tamamlaması gereken bir görevi vardır. Bunu unutmazsa diğerleri çok da önemli değildir. Ama asıl görevini unuttuktan sonra diğerlerinin hepsini hatırlasa bile hiç bir şey bilmiyor demek gibi bir şeydir.


Mezarlık sahnesinde ikiliğin tek makbere girmesi, ölmeden önce ölüm, zıtlar aleminde kutupların birleşerek tek olması. Sembol sağanağı hayal perdesinde. "Dedi, bu yolda sen-ü ben / demeklik külli hatadır" Artık diriliş vaktidir, ıssız çölün bağrından kalkış gecesidir. Ne muhteşem sahne bu. Bir "selam" sesi ile uzun uykusundan uyanan herkes "o" yöne doğru yola koyuluyorlar. (yumurtadan çıkan kaplumbağa yavrularının denize koşması gibi) Bu sırra eremeyenler "cin" lere yorar gördüklerini.
- Burada çok fazla çukur var, dikkat et.
- Onlar çukur değil, kabir. Zamanlarının dolmasını bekliyorlar.
Derken herşey hızlanıyor, hadisat birbir ardın devreyliyor. Yaşlı derviş yolunun sonuna gelip mezar taşının başına oturuyor:
"Benim artık kaybettiklerimi bulma vaktim geldi."Aynı anda iç perdede Prens maddi dünyayı terkedip manevi dünya seferine başlıyor. Ön perdede küçük kızın kalp gözleri açılıyor, sırların sırrı dökülüyor dudağından. Artık emaneti alıp kendi yoluna devam etme zamanı, "mavi gecelerin seher vaktinde". Gel gör ki bu ayrılık "küçük dervişe"ye zor geliyor. Ne de olsa daha yolun başında sayılır, çok görmemek lazım.
Nihayet toplanma yerinden sahneler geçmeye başlıyor salikin yorgun gözlerinin önünden. Her biri ayrı şarkıyı terennüm eden grup grup insanlar. Herkesin rengi, kokusu ayrı. Arıların kendi kovanını bulması gibi, aşina sesler ve kokular topluyor kendi ümmetini. Zeyd'in Nur'una vuslatının da zamanı gelmiştir. Gam ve telaş dağılmış, esenlik rüzgarı kaplamıştır her yanı. Sevgiliye kavuşmak an meselesidir. Ne mutlu kavuşanlara. Salikin içindeki volkanda hareketlenmeye başlamasına ramak var. Aniden sahne değişiyor, son anlarını yaşayan dervişin yanında olunuyor.. Hazırlıklar tamam. Geriye kalan hırkası, çantası, eğri büğrü asası ve yanından hiç ayrılmayan ahu gözlü ürkek maralı. Başındaki sarık bezi, kefen niyetine serilmiş yere. Vuslat anına yakın ölümden çok korkan Hasan beliriyor başında. Hasan'ın nezdinde şu koca dünyaya ve içindekilere bir ders verme vaktidir artık. Anne karnındaki bebek rivayeti en iyi örnek. Bilinmezlik ülkesine göçen Şeyh-i Fani'de korkudan eser yok. Hem neden korksun ki! Bu gece onun düğün gecesidir. Şeb-i Arus'u, sevgiliye kavuşma bayramıdır.
Aniden kaybolan perdenin boşluğunu karanlık kapladı. Salik korku ile ümit arasındaki sarkaca baktı. Korkuya daha yakın olduğunu görüp irkildi. Hızla Meskun Mahalle doğru bir kaçışı var ki onu size tarif edemem. Vesselam...

Not: Bu Meskun Mahal Hikayesindeki boşlukları doldurmak için okuyucuya BAB'AZİZ filmini izlemesi tavsiye olunur.

5 Ocak 2011 Çarşamba

tatlı günü


Ey hoca! Neden yüzünü ekşitmişsin? Sen bu şeker ülkesinden, bu tatlılıklar diyarından git, burada herkes güleryüzlüdür. Burada kimse asık suratlı değildir. Ezel alemindeki gönül ülkesindeki tattan, şeker bile utanır. Sen böyle kaşın asık, çehren ekşi nereden geldin? Belli ki sen ötelerden, o "neşe diyarı"ndan gelmemişsin. Dudu kuşları yani ermişler, gökyüzünde şekerler yemedeler. Sen niçin göklere uçmazsın, niçin bu kirli dünyada sürünür durursun? Niçin suratını asmışsın? Yüceleri, geldiğin yerleri hiç düşünmez misin? Yoksa oraları inkar mı ediyorsun? Seher vaktinde şarap içen, yani seher vaktini ibadetle geçiren, gündüz arslan avlar. Yani manen güçlü olduğu için hayatın zorluklarını yener. Fakat ayran içen kimsenin, yani dinî ve insanî vazifesini yapmayan kişinin bu dünyada da suratı asıktır, yarın ahirette de. İman sahibi de, iman da din de zevklidir, tatlıdır. Helva tablasının ekşi olduğunu sen nerede gördün? Bu ekşiliğin hepsi cinsi cinsine gider. Ekşi, ekşi ile birlikte gider olduğundan ötürü, ekşilik de senin önünde ve yüzünde toplanmıştır. İlahî güneşin ışığı ile, sıcaklığı ile olgunlaşmayan meyve, şeker kamışı bile olsa ekşidir. Aşk güneşinin yakışına sabır gerektir. Sabret, şu uygunsuz hallerine, ekşi davranışlarına bak da bir iki gün sabret,olgunlaş, piş! Kimi ekşi suratlı görüsen bil ki o, aşk ateşinden kaçmıstır. Hep gölge içinde kalan koruk, salkım, baştanbaşa ekşidir.
[Hz. Pir Mevlana]

2 Ocak 2011 Pazar

havuz günü

Sevgili dostlar, gelin bugün biraz dertleşelim. İçimize doğru bir seyahate çıkalım. Derûnumuza göz atalım. Geçmişimizi hayal edelim. Bu topraklarda damla damla biriktirilen medeniyet havuzumuzun başında bir mola verelim. Bizi sarhoşa çeviren zaman atından inelim. İkibinli yılların üzerimizden silindir gibi geçtiği şu günlerde boynumuzu sol göğsümüzün üstüne bükelim ve düşünelim:

Bize ne oldu böyle? Bir zamanlar kıtaların dar geldiği bu millete ne oldu da şu küçücük vatan toprağının bölüneceğinden korkar olduk? Güzelim havuzumuzu kim boşalttı? Bu böyle tamtakır olana kadar biz neredeymişiz? Avare kurbağaların vıraklamasını mı dinleyeceğiz artık? Havuzumuzu boşaltan haramilere kim göz yummuş? Uyku mu kesti dedemizle bağlantımızı? Nöbetçiler de mi uyumuş? Hangi vicdansız ihanet etmiş bize, yoksa topyekün bir gaflet perdesi mi kaplamış gözlerimizi? Bu nasıl iştir dostlar, ben çıldırmak üzereyim. Bu çevre tanıdık gelmiyor gözüme. Bu ilişkiler hoyrat, bu davranışlar sakil, bu toprak çorak, bu insanlar yabancı, bu su bulanık, bu hava kirli ve ben boğuluyorum.

Derdimizi nasıl dile getireceğimi bilemiyorum. Bize ne oldu böyle? Duman kapladı her yanı, ötelere giden yolu bulan var mı? İçimiz dışımız dertle doldu, tabibimiz nerede, bilen var mı? Gurbet içinde gurbeti yaşar olduk, garibliğimize çare var mı? Hey oradakiler, sesimi duyan var mı?

Damla damla dolduracağız, başka çaresi yok dostlar. Sabırla bekleyeceğiz sıramızı. Her seher vaktinde güneşin doğuşuna şahidlik etmek için uyumak haram bize. Dağların ardındaki ilk ışığın kanatlarına yükleyeceğiz niyazlarımızı. Başka çaresi yok. İşrak atına bineceğiz, duha ülkesine doğru yol alacağız zevalden önce. Başka çaresi yok. Evvabinle karşılayacağız akşamlarımızı, teheccüd bölecek uykularımızı, başka çaresi yok. Kalabalığın ortasında yalnız yaşayacağız, her an huşuyu öğreneceğiz, terk etmeyi bile terk edeceğiz başka çaresi yok.

Dilim ancak bu kadarına dönüyor siz "bir"imi "bin" anlayın. Bu feryada dua ile karşılık verin, ne olur.

Bazen böyle oluyor işte. Melal denizinde çırpınırken buluyorum kendimi.

Vesselam...