28 Şubat 2011 Pazartesi

dertleşme günü

Herkes iyiden iyiye hassaslaştı. İyi niyetle bir şey söylüyorsunuz tam tersi anlaşılıyor. "Kardeş amacımız açık aramak değil ki, nereden çıkardın bunu?" diye cevap vermekten bile çekinir olduk. Bize ne oldu böyle? Suyumuzu kim bulandırdı? Kalbimizi büken ne?
"Aşk olsun"
Önce nefsimden başlamak üzere kendimizi hesaba çekme zamanıdır kardeşlerim. Hemen öfkelenmek bize yakışıyor mu? Bu nasıl iş, anlayamadım. Birbirimizi ikaz etmeyeceksek nerede kaldı bizim müslümanlığımız? "Biz müslümanız" diyoruz. Elhamdülillah müslümanız. Bundan büyük şeref olur mu? Bunu nasib edene hamdimizi böyle mi izhar edeceğiz? "Ben müslümanım?" ciddi misin? Ne kadar büyük bir iddiada bulundun, farkında mısın? Göğsünü gere gere "biz/ben müslümı/z/m" demen güzel. Bu iddia, ispat istiyor. İddianı ne ile ispat edeceksin? Durşunla, düşünüşünle, konuşmanla, susmanla, duymanla, oturmanla, kalkmanla, davranışlarınla kısacası hayatının tamamı ile bu iddianı ispat edebilecek misin? Önce kendi nefsime söylüyorum bütün bunları.
Mesela bugün 28 Şubat. Bundan on küsür sene önce bir imtihana tabi tutulduk hep beraber. Bunca sene geçti aradan, artık bir muhasebe zamanı geldi. Ne yaptın o günlerde? Rüzgar herkesi yalamıştı. Kimimizi az, kimimizi fazla, kimimizi sağımızdan, kimimizi solumuzdan yoklamıştı. Kimimiz milletvekili, kimimiz öğrenci velisi, kimimiz öğrenci, kimimiz öğretmen, kimimiz işadamı, kimimiz işçi, kimimiz çiftçi.... idik o zamanda. Kendini şöyle bir yokla bakalım "her kişi" gibi mi, "er kişi" gibi mi davrandın? Geldi geçti, kendimizi kandırmayalım, herkesin omuzundaki katipler yazdı olup bitenleri. Bırak onu bunu, sen ne yaptın 28 Şubat sürecinde. İl Müftüsü olduğun halde çocuğunu İHL'den alıp düz liseye yazdırdığını hadi biz unuttuk, hocam Kiramen Katibin'in yazdıkları, görüntüledikleri üç boyutlu değil üçbin boyutlu filmden daha hassas gösterecek. Allah affetsin.
Kardeşlerim kusuruma bakmayın, bugün dertleştik. Efkarlıyım, gamlıyım, kederliyim. Dokunsanız ağlayacak durumdayım. Dilim dönmüyor. Uzun, süslü cümleler kuramıyorum, yazar değilim, şair değilim. 2006 yılında saçma bir düşünceye kapılıp buraya bir şeyler karalamaya başladım. Amacım birilerine nutuk çekmek değil. Tanınmak hiç değil. Bu yazdıklarımı kaç kişinin okuduğunu da merak etmiyorum. Öncelikle emreden nefsimi terbiye sadedinde yazıyorum. Yazıyorum, sonra okuyorum, bir daha okuyorum, -güya- kendimle yüzleşiyorum. Doğru bildiğimi ve düşündüğümü yazıya döküyorum, sonra da davranışlarımı buna göre düzeltmeye çalışıyorum. Bu yolun esaslarını araştırıyorum, buraya alıntılayarak uymaya gayret sarf ediyorum. Duygularımı, düşüncelerimi hocamın dediği gibi internet ormanına haykırıyorum. Bir nevi, kimseye zarar vermeden deşarj oluyorum. Zaten bu yazılanları (eğer o güne kadar kalırsa) gelecekteki "insanlara faydalı olur" düşüncesi ile yazıyorum. Şu zamanda, şöyle biri yaşamış, şöyle düşünmüş, şunu hissetmiş, şuna ilgi duymuş, şunu okumuş diye bilgilenip ders çıkarırlar belki diye saçma bir görüşüm var. Şimdilik böyle düşünüyorum. Kim bilir bir gün gelecek bu karalamalara sizin gibi ben de tahammül edemeyeceğim ve bir çırpıda sileceğim belki de. Dedim ya bugün dertleşme günü. Nereden girdim, nereden çıktım? Amacım kalp kırmak değil, açık aramak hiç değil. Ama bu yolun, yani Allah indinde tek din olan İslam'ın esasları konusunda bir yanlışlık varsa onu kibarca ikaz etmek de boynumuzun borcudur. Bu konuda taviz yok.
Aşk olsun, aşklar daim olsun, hayırlar feth olsun, şerler def' olsun. Günlerimiz aydın, gecelerimiz bereketli olsun. Allah hepimizden razı olsun. Vesselam...

27 Şubat 2011 Pazar

"savunan adam" günü

بِسْمِ اللَّـهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ
إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّـهَ يَدُ اللَّـهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ ۚ فَمَن نَّكَثَ فَإِنَّمَا يَنكُثُ عَلَىٰ نَفْسِهِ ۖ وَمَنْ أَوْفَىٰ بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّـهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا

:El Feth Suresi 10. Ayet:

Sana biat edenler, gerçekte Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli, hepsinin ellerinin üstündedir. Kim sözünden dönerse, kendi aleyhine olarak döneklik eder. Ama kim Allah'a verdiği sözünde durursa, Allah ona pek büyük mükafat verir.
(Suat Yıldırım Meali)
Saygıdeğer Hocam,
Hizmetinde bulunma şerefine nail olduğum için şükranlarımı arz ediyorum. Bize çok şeyler öğrettin. Şu imtihan dünyasındaki en büyük bahtiyarlığım huzurunda sağ elimin baş parmağını kaldırıp biat tazelememdir. Hocam, biz seni sevdik, Allah (c.c.) senden razı olsun. Defalarca huzuruna gitmekten yorulmadığın Efendimiz Muhammad Mustafa (s.a.v.)'ya komşu olursun inşaallah. Hocam bizlere hakkını helal et. Biz senin iyiliğine, yiğitliğine, mü'minliğine şahitlik ederiz. Allah sana gani gani rahmet eylesin, sevgili Hocam. Amîn.

SENİ SEVİYORUZ SAVUNAN ADAM

Genç adam seher vakti kalktı. Gecenin derinliği her yerde
hissediliyordu. Abdest aldı. İki rekat namaz kıldı. Yasin-i Şerifi
okudu. Sonra dua etti.
"Rabbim, onun göğsüne inşirah ver, göğsünü aç, genişlet.. işini
kolaylaştır. Dilindeki düğümü çöz, ta ki sözlerini doğru anlasınlar"
dedi.
O güne kadar pek çok kere eleştirmişti. Zaman zaman "Acaba
gerçekten samimi mi? Yoksa..." diye sorular ve ihtimaller arasında
bocaladığı bile olmuştu. Ama işte şu tercih noktasında aklına duadan
ve muhabbetten başka birşey gelmiyordu.

71 yaşında, yüzüne tevekkülün ince izleri sinmiş bir adam,
hiçbir şekilde yıkılmadığını ifade edercesine zarif bir tebessümle
basamakları tırmanıyordu.

Savunacaktı... Savunulması gereken ne varsa hepsini... Üstüne
yürünen herşeyi... Ezilen her insanı... Horlananları.
71 yaşından sonra insan, kendi "dünya"sını savunmazdı. O
savunma bir gelecek savunmasıydı...

"Her adımı bir kefaret olmalı geçmişte hata olarak
ögrülenlere..." diye düşündü. Sabah güneş doğarken o hala dua ikliminde
yaşıyordu.
* * *

Düşünceler içindeydi.
Birdenbire gözlerine kan hücum ettiğini hissetti. Burun
kemikleri sızlıyordu. İçinde mani olamadığı göz yaşları birikmişti...
Onları tutmanın imkanı yoktu.
"Nedir bu millete yapılanlar?" sorusunu bir türlü
cevaplandıramıyordu. Ne isteniyorsa veriyordu millet... Çocuklarının
tabutları üstüne kapanıp ağlayan anneleri, bacıları düşündü... Sabahın
köründe ucuz ekmek kuyruğunda bekleyen anneleri düşündü...Vapur
iskelelerinde kıvranıp uyuyan çocukları düşündü. Üç aylık emekli maaşı
kuyruğunda can veren dedeleri düşündü...
Sonra Beyazıtta bekleşenleri düşündü...
Sonra yıllarca Güneydoğuda ateş hattında görev yapıp, hanımı
başörtülü olduğu için re’sen emekli edilenleri düşündü...
Sonra suç aleti olarak müsadere edilen çarşafları, sarıkları
düşündü...
Sonra şıkır şıkır elbiseleri içinde, şıkır şıkır kadehleri
tokuşturanlar geldi aklına, memleket üstüne atılan nutukları hatırladı,
"hakimler ve mahkumlar" ayrımı oluştu zihninde birden.
Sonra merdivenleri tırmanan ve saatelerce ayakta savunma yapan
71 yaşındaki adamı düşündü.
Alnında domurcuklanan terleri düşündü. O ter, bir de başka bir
yerde azab ürünleri gibi domur domur akmıştı çenesinden aşağı. Onu
düşündü.
Hayır bu ’bu dünya’ya yönelik bir savunma olamazdı.
Yüzü allak bullak olmuş bir halde, "neden böyle ?" diye çığlık
attığı duyuldu. Neden bunca mazlumiyet ?
Sonra deruni sevgi tomurcukları oluştu içinde savunan adama
karşı.

***

Orada, sanık sandalyesindeki silüetini çizmeye çalıştı içinde.
Orada tek bir kişi yoktu. Sürekli değişen, milyonlarca değişen insan
silüetleri vardı. Sanki savunmanın her kelimesini bir başka kişi
seslendiriyordu. Sanki hiç bitmemiş bir duruşmadan kesitlerdi gözlediği.
Sanki bu görüntü hiç değişmemişti. Sanki gözü kendisine aitti savunan
adamın, yüreği dedesine, elleri babasına, tebessümü çocuğuna... Bu,
benim dedi. Hiç şüphesiz bu benim.

***

Her şey bitecekti bu dünyada. Tarihe düşülen notlar kalacaktı.
Onlar gidecekti ebediyet alemine. Her yapılanın yazıldığı bir tarih
kütüğü vardı, o taşınacaktı en yüce mahkemeye. Yargı adamlarının da
yargılandığı bir mahkeme daha kurulacaktı. Önemli olan oraya taşınan
zabıttı. Onun için savunan adam adına hiçbir şeye üzülmek doğru
olmazdı. Dünyevi üzüntü ve sevinçler, dünyevi zafer ve mağlubiyetler hep
geçici idi. Önemli olan dünyada "ebediyyen kalıcı" olanın sırrını
yakalamaktı. Savunan adam, belki en kalıcı eylemini, orada dururken
gerçekleştirmiş olmaktaydı.

***

Saadet çağından bir serinlik doldu yüreğine.
Arada örümcek ağı vardı, birde güvercin yuvası. Öte tarafta
dişine kadar silahlı adamlar vardı. İki kişiydiler. Biri kendisi için
değil, diğeri için, ebediyet muştucusu için endişeleniyordu. Diğeri
"Hüzne kapılma, Allah bizimledir" diye teskin etti dostunu. Allah
kalbine sekine verdi. Onlara çağları aşan bir ömür verdi. Onları onurun
simgesi yaptı.

***

"Allahım ümmeti Muhammed’e merhamet et" diye dua etti, sonra
"Allahım ümmeti Muhammed’e yardım et, koru. Allahım ümmeti Muhammed’e
mağfiret et".
Sonra "Seni seviyoruz savunan adam" diye seslendi.

Ahmet Taşgetiren
(20 Kasım 1997, Yeni Şafak)

26 Şubat 2011 Cumartesi

zaman günü

Ensar, çevremizde olup bitenleri bizden daha fazla merak ediyor. İlk zamanlarda her gördüğü şeyi ağzına götürerek tanımaya çalışıyordu. Artık eşya ile temasını tüm duyuları ile sağlıyor. Evde bulunan her şey hakkında bilgi sahibi olmak istiyor sanki. İlginçtir, en fazla duvarda asılı saati merak ediyor. Ne zaman aldığımı bile zor hatırladığım o eski siyah kadranlı saatte ne varsa, kucağıma gelir gelmez hemen ona yöneliyor. Saat başını ve dakikayı gösterenden çok, saniye sayan o ince tel ilgisini çekiyor. (oldum olası hep karıştırırım akrep hangisi, yelkovan hangisi!) Parmaklarımızı onun üzerine denk getiriyoruz. Anında parmaklarımızdan kurtuluşunu, tik-tak, tik-tak ses çıkararak dönüşünü dikkatle izliyor. Bir nevi oyun oynuyoruz saatle ve de saatin gösterdiği "zaman"la...

- dedeciğim bu ne?
- buna saat diyoruz, canımın içi.
- niye böyle dönüp duruyor?
- çünkü zaman akıyor, bu saat de zamanı ölçmek için dönüp duruyor öyle.
- dedeciğim zaman nedir?
- dedesinin ciğer paresi, zamanın ne olduğunu ben de bilmiyorum ki! Doğdumuzda içine girdiğimiz tünel gibi bir şey herhalde. Ya da akıp giderken bizi de taşıyan bir ırmak!

Zaman bir hızdır ve yıldızdır akan,
Esneyen günler ve gece üstünden
(Mehmet Akif İnan- Zaman şiirinden)

24 Şubat 2011 Perşembe

esfele safilin günü

Âdetim(iz) olmadığı halde bir önceki yazıya o resimleri koymak durumunda kaldım. Son günlerdeki zihinsel savruluşlarımızı hesaba katıp, bana hak vereceğinizi umuyorum. Yoksa biz Müslüman Türklerde ölmüş insanı böyle teşhir etmek yoktur biliyorsunuz. Sünnet-i Seniyye'ye uyarak cenaze acilen ait olacağı yere defnedilir. Mümkün olduğu kadar yüzü açılmaz ve yakınlarının vedası dışında kimseye gösterilmez diye biliyorum. Ama burası başka bir coğrafya. Filistin'deki şehid cenazesi merasimlerinden aşina olduğumuz bu tür görüntüler Libya'da da varmış demek ki. Ben bu resimleri Arapça yayın yapan bir siteden aldım. Orada tahammül sınırlarını zorlayan daha bir sürü resim var. Bir zalimin kendi vatandaşlarına yaptıklarına bakar mısınız? Gerçekten de bakamıyoruz, hemen gözümüzü resimden kaçırmak istiyoruz. Ama bu vahşetin de bir şekilde belgelenmesi lazım. "Bunu yapan insan olamaz" deyip duruyordum ki, bugün ajanslara daha beterinin haberleri düşmeye başladı. Arkada bu tür deliller kalmasın diye caniler artık cesetleri yakmaya başlamışlar. Bunun daha ilerisi var mı? Sözün bittiği yere geldik.
Biz susalım, Alemlerin Rabbi Allah (c.c.) bizi tarif buyursun:

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ ﴿١﴾ وَطُورِ سِينِينَ ﴿٢﴾ وَهَـٰذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ ﴿٣﴾ لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ﴿٤﴾ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ ﴿٥﴾ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ ﴿٦﴾ فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدِّينِ ﴿٧﴾ أَلَيْسَ اللَّـهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ (٨

: Et-Tîn Suresi :

(Suat Yıldırım Meali)
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla:
1. İncir ve zeytin hakkı için!
2. Sina dağı, hakkı için!
3. Bu emin belde hakkı için ki:
4. Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık.
5. Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.
6. Ancak iman edip güzel ve makbul işler yapanlar müstesnadır. Onlara ise hiç eksilmeyen bir mükâfat vardır.
7. Bütün bunlardan sonra ey insan, senin mahşere ve hesaba inanmana hangi engel kalabilir?
8. Allah hakimlerin hâkimi değil midir?

Belâ ve ene alâ zalike mineş'şâhidîn. (Evet, ben buna şâhidim)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu sûrenin sonunda böyle buyururdu (Ebu Davud, İmam Ahmed).

23 Şubat 2011 Çarşamba

şehid günü

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı,hatta boğarım!...
-Boğamazsın ki!
-Hiçolmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördümmü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?
(Mehmet Akif Ersoy)
Mağribin şanlı evlatlarına selam olsun. Şehadetleri ile kirlenmiş topraklara can verenleri, kan verenleri rahmetle yad ediyoruz. Ekmek parası için, çocuklarının rızkı için ve Libya'nın imarı için taa Anadolu'dan kalkıp giden 25 bin vatan evladı arasında bulunan Yunus Emre isimli kardeşimizin de katledildiğini öğrendik. Yunus Emre Hazretlerinin yaşadığı topraklardan Libya'ya giden, Afrika toprağını kanı ile mayalayan Yunus Emre Çelik'i Rabbim şehadet mertebesi ile taltif etmiştir inşaallah.
Ey zalim, ey katil, ey cani! Nasıl kıydın Çöl Aslanlarına. Sana diyecek sözüm kalmadı. El Kahhâr olan Allah (c.c.) seni en kısa zamanda kahr-u perişan etsin.
Rabbim bizleri ve tüm Ümmet-i Muhammed'i (s.a.v) esirgesin...
Yâ Rabbî, biz kendimize zulmettik. Bizi bağışla.
Yâ Rabbî, bizi bize bırakma. Yâ Rabbî, Celalinden Cemaline iltica ediyoruz. Bize Cemalinle muamele eyle. Yâ Rabbî, Mağrib'in şanlı şehidlerini bizlere şahid eyle. Onların şefaatine bizleri nail eyle. Yâ Rabbî, bizlere de said olarak yaşamayı, ve şehid olarak ölmeyi nasib eyle. Amîn, amîn, amîn Ya Muîn...

22 Şubat 2011 Salı

kar günü

İçinden "meçhule giden yalnız adam" geçen bir şiir yazılmalı bu resmin altına. Her harfi kar tanelerinin yalnızlığını anlatan, her hecesi "gökyüzünde yalnız gezen" yıldızlara götüren, her kelimesi kara trenin bir katarını oluşturan, 'yalnızlık' temalı beyitler yazılmalı buraya. İyi de, ben şiir yazmasını bilmem ki Roza! Kâlu Belâ'da ruhlar kendi payına düşen şiirleri toplarken benim ruhum gökten düşen elmaları mı topluyordu acaba? Ben masal anlatmayı da beceremiyorum Sevgili. Elest bezminde duyduğum o ses aklımı ziyan etti, gözüm görmez, kulağım duymaz oldu.

Artık serhoşem, bîhoşem, berdoşem. Dünya gurbetinde sürgünem ve dahî yorgunam. Unuttum bütün bildiklerimi. Ten kafesine girdiğim günü dahi hatırlayamıyorum. Mutlu sonla biten masallara yer kalmadı kabımda. Doldukça boşaldım, bildikçe cahil kaldım, içim dışım "tamtakır, kuru bakır" hale geldi. Bu saçmalamalarımın nereden kaynaklandığını zannediyordun ki?

Oysa kar yağışına hasret kalmış 2011 kışı çıkarken bu fotoğrafın ehemmiyetine binaen neler "döktürülmezdi" ki? Yazamıyoruz işte, dilimiz tutuldu dedik ya!

Yazacaklarımız kuru bilgiden ibaret: Seksenli yılların sonuna doğru bir kış mevsiminde yolumuz Anadolu'ya uğramıştı. Yanılmıyorsam Konya-Ankara yolu üzerinde bir yer burası. Muhtemelen arabadan iner inmez önce boşluğa uzun uzun bakmışımdır. Sonsuzluk hissi uyandıran bu beyaz düzlük kimbilir bende neler çağrıştırmıştır?

Sonra Sezai'ye "Ben şöyle gideyim, birkaç adım attıktan sonra deklanşöre basarsın" deyivermişimdir herhalde. Bu garip yolcunun ruh hali bugün nasıl ise, resimde görüldüğü gibi dün de öyle idi. Zira "denizi uslu gösteren kartpostalları" ne zaman yaktığımı da hatırlamıyorum. Vesselam...

........
geç bi yol nazlı, güleryüzlü şiirler yazamam ben
esenlik şölenleri bitti vakt-i çerağanda
vakt-i kahırda hüzün fasılları demidir bu dem
gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta
ama ne raks’ı ne ağıt’ı ben Endülüs’ü evetliyorum

artık bol kahkahalı çokşükürleri bıraktım
esenlik bildirilerini harcıalem mutlulukları
denizi uslu gösteren kartpostalları yaktım
fakat şeydam bir avuç külü yakamadığım için
ben oyumu felakete veriyorum

(M.İslamoğlu-Raks ve Ağıt'tan)

21 Şubat 2011 Pazartesi

isyan günü

Gelecek zamanlarda tarih kitaplarına konu olacak günlerin içinden geçtiğimiz kesin. Tunus'ta başlayan çalkantı tüm coğrafyayı sarmış durumda. "Son Firavun" olarak adlandırılan ismi Mübarek, cismi mendebur adamın devrilişine şahid olduk geçen haftalarda. Şimdi sıra hangi ülkede diye tahminler yürütülürken en zayıf ihtimal gibi görülen Libya karıştı. Bu ülkenin başındaki kişiye de pekala "son psikopat" diyebiliriz. Adamın en son marifeti paralı katiller tutup kalabalığa rastgele ateş açtırmak; daha vahimi, savaş uçakları ile kendi şehirlerine bomba yağdırmak. Bu tür bir sapıklık tarihte hiç görüldü mü acaba? Muhtemelen çıkmıştır böyleleri ama adı sanı unutulup gitmiştir. Bu psikopat ruhlu zalim de unutulacak bir gün. Bugün kalıbımız burada, kalbimiz Trablus sokaklarındaki kardeşlerimizin yanında. Bu haftaki Cuma günü bizler için çifte bayram olur inşaallah.
Allah-u a'lem, insanoğlunun dünyadaki yolculuğu devam ettiği müddetçe iyilerle kötülerin mücadelesi devam edecek. Bunda şaşılacak bir şey yok da, aynı zaman diliminde bulunmamız nedeniyle zulme uğrayan kardeşlerimiz için üzülüyoruz. Bu da normal, insanî bir davranış olsa gerek. Bir şeyler yapamamanın çaresizliği içinde televizyon haberlerini izlemek bizi mahvediyor. Rabbim tüm mazlumların yâr ve yardımcısı olsun. Tunus'ta yanan isyan ateşi dalga dalga tüm coğrafyayı kaplayıp taşları yerinden oynatacak, artık bu kesin. Devrilemez denen tiranlar, şahlar, padişahlar bir bir devrilecek inşaallah. Amma ve lakin bir adım sonra ne olacak, bu konuda kafalar karışık. Sömürü sisteminin düzenbazları ani bir hokuspokus yapıp zavallı insanların başına yeni çoraplar örecekler diye korkmuyor değiliz. Zira bu coğrafya insanı yıllar süren baskıcı rejimlerin etkisi ile sağduyusunu kaybetmiş görünüyor. İsyanların yağmaya dönüşmesi, sokaklara kaosun hakim olması, bir türlü asgari müşterekte buluşulamaması gibi emareler bu görüşü kuvvetlendiriyor. Bir şeyler yıkılıyor yıkılmasına da yerine nasıl bir şey yapılacağı konusunu düşünen yok. Acaba bu da mı bir plan yoksa? Allah korusun.
Biz "vaki olanda hayır vardır" deyip büyük plana teslim olacağız. O öyle bir plandır ki, ne bir saniye gecikme, ne de bir derece sapma olur. Ne güzel buyurmuş İbrahim Hakkı hazretleri: "Mevlâ görelim neyler/Neylerse güzel eyler" Selam olsun arap şehirlerinin sokaklarında göğsünü siper eden yiğitlere, delikanlılara. Onlar bir zulüm devrini caddelere, sokaklara akıttıkları kanları ile sonlandırıyorlar. Sırça saraylarında saltanat sürenlerin korkulu rüyası oldular. Dualarımız onlarla beraber. Rabbim yollarını açık etsin. Vesselam...

19 Şubat 2011 Cumartesi

tekâsür günü

بِسْمِ اللَّـهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ * أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ * حَتَّىٰ زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ
: Et- Tekâsür Suresi 1-2 Ayetler :
Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.
(Diyanet İşleri Meali)
* * *
Bu dünyada üç beş arşın bezin var
Tüm bedestan senin olsa ne fayda?

Bugün radyoda dinlediğim ve sözlerinden etkilendiğim bir türküyü sizinle de paylaşmak istedim. Derken "tamamına gerek yok, tek kıt'asını yazmam yeterlidir" diye fikir değiştirdim. Nihayet bilgisayarın başına oturduğumda türkü iyice kısaldı. Yukarıdaki iki satırcık her şeyi çok güzel özetliyor. Fazla söze ne hacet?

Ser-levha olarak Tekâsür* Suresi'nin ilk iki ayetini yazımızın baş tarafına ve en önemlisi kalbimizin baş köşesine yerleştirdiğimiz anda maksadımız hasıl olur inşallah. Bugünkü dersimiz çoğalma, çoğaltma ve çoklukla övünme hırsının afetleri üzerine oldu. Rabbim bizleri dünya gurbetinde gafletten muhafaza etsin.

Vesselam...

* Tekâsür terimi, “çoğaltma için ihtirasla çırpınma”, yani taşınır veya taşınmaz, gerçek veya hayalî kazançları arttırma ihtirası anlamına gelir. Yukarıdaki bağlamda bu terim, insanın, daha çok konfor, daha fazla maddî servet, insanlar veya tabiat üzerinde daha güçlü otorite ve kesintisiz bir teknolojik ilerleme için çırpınma saplantısını ifade eder. Bu çabaların, başka her şeyi dışlayan bir şekilde aşırı bir tutku ile sürdürülmesi, insanı her türlü ruhî kavrayıştan ve dolayısıyla tamamiyle manevî/ahlakî değerler üstüne kurulmuş herhangi bir sınırlama ve kısıtlamayı kabullenmekten alıkoyar -ve sonuçta yalnız bireyler değil, bütün bir toplum iç tutarlılığını ve dengesini ve böylece her türlü mutluluk şansını yavaş yavaş yitirir. (M. Esed açıklaması)

17 Şubat 2011 Perşembe

teşhir günü

Teşhirciliğin dindarcası
"Bir lokma, bir hırka felsefesine inanmam. Bu bize yutturulmuş bir zokadır."
.....
Dikkatle tartışılması ve değerlendirilmesi gereken bir açıklama.
Çok iddialı. Özgüveni yüksek. Bilgiççe. Kontrolsüz çünkü.
— "Bir lokma, bir hırka felsefesine inanmam."
Olabilir.
En nihayet beyefendinin kişisel kanaati, kişisel inancı. Kim ne diyebilir? Nitekim kendisi de mahalle baskısına karşı olduğunu söylüyor.
Ya açıklamanın ikinci kısmı:
— "Bu bize yutturulmuş bir zokadır."
Bize?..
Sormazlar mı adama: Peki ama 'siz' kimsiniz?
Zurnanın zırt dediği yer de işte burası: 'biz'.
'İnanmam' diyen 'ben'in cılızlığı ile, güya zokayı yutmuş şu 'biz'in heybetini bir mukayese eder misiniz lütfen!
Ben'e işlerlik kazandırmanın yolu, Türkiye'de işin içine biz'i sokmaktır!
Hoşunuza gider veya gitmez ama gerçek şu ki bu ülkede 'biz' yoksa, 'ben' de yoktur!
* * *
'Biz' sayesinde varolabilmeyi başaran 'ben'ler, şayet —şu veya bu nedenle— istiklâllerini ilân edecek mertebeye geldiklerine inanırlarsa, ilk yapacakları iş, 'biz'le aralarına mesafe koymaktır. Tabii olan da budur.
Osmanlı modernleşmesi, gerçekte, böyle bir mesafenin hikâyesidir. Cumhuriyet ideolojisi de bu hikayenin bir bölümü.
İstiklâl, kıllet'ten gelir, azlık'tan yani. İstikâl, "azalmayı istemek" demektir. Bir bütünden kopmak. Bağımsızlık. Yani az da olsa, küçük de olsa, bir parçadan yeni bir bütün(cük) yaratmak demektir.
Müstakil işadamlarının kopmayı istedikleri bütün, acep hangi bütündür?
Bilen konuşsun!
* * *
'Biz' bilinci taşıyor olmadıkça, güçlü 'ben'lerin varolması imkânsızdır bu yüzden. Önce biz, sonra ben!
Evet, bazen 'biz'e rağmen 'ben'!
Biz'le de çatışan bir ben!
Ama her halukârda 'biz'e, yani geçmiş'e hürmeti elden bırakmayan bir 'ben'.
Mahalle baskısından kaçma çabaları, gerçekte, bir geçmişten kurtulmaya çalışmakla eşanlamlıdır.
Dindar ben artık özgür olmak istiyor, çünkü toplumsal bağlantıları (vicdanı) kendisine ağır geliyor.
Yeni bir hayat, yeni bir yorum demektir. Dindarlar, yeni hayatlarını özgürce yaşamak istiyorlar. Geçmişten bağımsız bir hayat.
* * *
Hem o kadar para kazanacaksın, hem de "bir lokma, bir hırka" deyû kazandıklarını harcayamayacaksın, hiç olur mu?
Kapitalizm öncesi oluşmuş bir biz'le kapitalizm sonrası oluşan bir ben'in çatışması, işte İslâmcılığın bugünkü sefaletinin gerçek sebebi.
Ne istenilen hızda biz ben'e uyuyor, ne de 'ben' —bunca kazanımdan sonra— 'biz'in sözümona köhne felsefeleriyle zarara uğramak istiyor.
Ne büyük bir ıstırap değil mi?
— "Allah verdiği nimetleri kullarının üzerinde görmek ister. Osmanlı padişahının giyimi Karacaoğlan gibi değil. Ölçü minumum giyinmekse İmamı Azam'ın giyimini nasıl izah edeceğiz? Evi Bağdat'ın en güzel eviydi. Zekatımı veriyorsam İslam'da kimse niye böyle yapıyorsun deme hakkına sahip olmuyor. Malının tümünü infak etmeyi Allah'ın Resulü de izin vermiyor. Zannediyoruz ki adam zenginleştiği halde fakir hayatı yaşayacak. Öyle bir şey yok."
Bir tarafta Osmanlı padişahı, diğer tarafta Karacaoğlan!
Şimdi 'benchmark'ımız bu mudur yani?
Zavallı nefsin savunma dili kendini nasıl da ele veriyor.
(İstim arkadan gelince, hep böyle olur.)
* * *
— "Zekâtımı veriyorsam İslâm'da kimse niye böyle yapıyorsun deme hakkına sahip olmuyor."
.... hatırlatmak gerekir, dinî yükümlülüklerin sadece ahkâmı olmaz, ayrıca âdabı da olur. (İşadamlarının irfanî felsefelere karınları tok olduğu için, ibadetlerin bir de esrarı vardır bile demiyorum.)
Hâsılı, dindarlığın kıvamı hükümle değil, edebledir. Nefis ahkâm'dan çok âdabla terbiye olur. İlim'den çok irfanla. Haram'dan çok mekruh'la.
Düşünce ve sanatın inceliklerinin kıvamına katılmadığı bir dindarlık, hukuk'un ve siyasetin oyuncağı olur. Dörtköşe olur. Dümdüz olur. Kaskatı olur. Nezaket ve nezahetten mahrum olur.
.......
Dücane Cündioğlu ( http://yenisafak.com.tr/yazarlar/default.aspx?i=17854&y=DucaneCundioglu)

16 Şubat 2011 Çarşamba

Ankara günü

Meğer dünkü yiyeceğimiz ekmek, içeceğimiz su Ankara'da imiş. Kuşkusuz günübirlik yolculuğumuzun görünen başka sebepleri vardı. Ama asıl sebep dünya üzerine dağıtılmış rızıkları toplama telaşıdır. İşle ilgili bazı görüşmeler için sabah namazından sonra çıktık yola. Bolu'dan itibaren dağlarda-tepelerde beyaz benekler halinde gördük karı. Mevsimler bizi şaşırtmaya devam ediyor. Nerede o eski kışlar? Dağların beyazlara büründüğü, yolların kardan geçit vermediği zamanlar beyaz atlara binip gittiler sanki. Şimdiki zamanda kış gelip geçiyor da henüz şöyle her tarafı kaplayacak kadar kar yağdığını göremedik. Ankara da İstanbul gibi kupkuru. Sadece o meşhur ayazı karşıladı bizi. Bürokrasi'nin buzdan çehresi ile bu ayaz birleşince çekilmez bir şehir oluyor Ankara. Büyük büyük insanlar evcilik oyunu için hiçbir masraftan kaçınmamışlar, gerçek ortamlar hazırlayıp başlamışlar oynamaya. Herkes rolünün hakkını öyle güzel veriyor ki! "Al gülüm, ver gülüm" Kim, nerede, ne zaman, nasıl davranacağını çok iyi biliyor. Tiyatro sahnesi gibi. Kanunlar, yönetmelikler, maddeler, bentler, fıkralar ezberlenmiş. Hiç takılma yok: "şu kanunun şu maddesine aykırı" veya "senin durumun şu maddeye uyuyor" Ağzınız açık dinlemekten başka yapacak bir şey yok. "Uyacak"sınız, "aykırı" olmayacaksınız. Devlet denen mekanizma insanları maskaraya çevirmiş. Mekanlar ve şahıslar değişse de evcilik oyununun kesintiye uğramadığını görmek insanı bunaltıyor. Bir nefeslik boşluğun nerede olduğunu biliyordum ama ona da fırsat bulamadım maalesef. Restorasyonu tamamlanıp Mevlid Kandilinde yeniden ibadete açılan Hacı Bayram Camii'ne gitmekti niyetim, ama olmadı. Bir dahaki sefere inşaallah. Hacı Bayram Camii demişken aklıma her geldiğinde bende huzursuzluğa sebep olan bir konuyu paylaşarak yazıyı bitirelim: Malum, Selçuklu ve Osmanlı zamanında yapılıp günümüze kadar dimdik ayakta kalan camilerimiz var, elhamdülillah. Ecdadımızı hayır dualarla anmamıza vesile olan muhteşem mabetler bunlar. Zarif mimarileri ve manevi atmosferleri ile ibadetlerimize huşu ve huzur katıyorlar. Amma ve lakin, bazı camilerin kıble yönlerinde problem olduğunu (bugünün bilgi ve teknolojisi ile) gördüğümüzde ne yapacağımızı bilemiyoruz. Hadi, İstanbul'daki Osmanlı Camilerindeki sapma çok az olduğu için söz konusu bile etmeyelim. Ama Hacı Bayram Camii'nde öyle böyle değil 45 derece civarında bir eğrilik var. Gel de çık işin içinden. Bu konuda yetkili olan Diyanet İşleri Başkanlığının da işi zor. Fitneye mahal vermemek için görmezden gelmek bana biraz problemli geliyor. Bu kadar hassas ölçüm ve kesin bilgi olmadan öncesi için bir şey söylemiyoruz. Problem modern zamanda başlıyor. Şimdi yetkililer ne yapmalı, tek tek oraya ibadete giden kişiler (bu konuyu bilen kişiler) nasıl davranmalı? Doğru yöne dönseniz yanınızda namaz kılanla neredeyse sırt sırta geleceksiniz. Dönmeseniz bile bile kıbleyi ıskalamış(!) oluyorsunuz. Velhasıl sıkıntılı bir durumla karşı karşıyayız. Restorasyonda bu durumu göz önüne alırlar mı diye boş bir düşünceye kapıldım ama beyhude olduğunu ben de biliyordum. Gideceğim inşaallah Hacı Bayram'a, kimsenin fark etmeyeceği bir yer bulup kıble yönü olarak kırmızı çizginin gösterdiği tarafa doğru dönüp kılacağım namazımı. Aksi takdirde "maarif" e sırtımızı dönmüş oluruz ki bu ârifâne bir davranış olmaz. "Sübhâneke ma arafnâke hakka ma'rifetike yâ Ma'rûf" Doğrusu'nu Allah (C.C.) bilir. Vesselam...


Hacı Bayram Camiinde kıble yönü kırmızı çizgi doğrultusundadır. Kıyaslama olsun diye Ankara'daki diğer büyük cami olan Kocatepe Camii'nin resmini de aşağıda arz ediyorum. Görüldüğü gibi Kocatepe'de kıble yönü doğrudur.


Not: Kıble yönü tayininde http://www.qiblalocator.com adresi ziyaret edilebilir. Bu fotoğraflar da söz konusu siteden yararlanılarak üretilmiştir.

14 Şubat 2011 Pazartesi

En Sevgili günü




اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلىٰ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ طِبِّ ٱلْقُلُوبِ وَدَوَا ئِهَا

وَعَافِيَةِ ٱ ْلاَبْدَانِ وَشِفَائِهَا وَنُورِٱ ْلاَبْصَارِوَضِيَائِهَا

وَعَلَىۤ اۤلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

Ey Allah’ım! Kalplerin tabibi ve ilacı, bedenlerin afiyeti ve şifası, gözlerin nûru ve ziyası olan Efendimiz Hz. Muhammed’e ve O’nun âl ve ashâbına, salât ve selam eyle!


Velâdet-i Ahmediyye (S.A.V.) cümlemize kutlu olsun. Cilve-i Rabbânî'nin tecellisi, bu seneki Mevlid Kandili bir tevafuka vesile oldu. Sevgi ırmağının alt kollarında seyr edenlerin "Sevgililer Günü" diye adlandırdıkları 14 Şubat günü, En Sevgili'nin dünyayı şereflendirdiği 12 Rabi'ul Evvel'e denk geldi. Olayın bizi ilgilendirmeyen boyutunu söz konusu bile etmeyeceğiz. Çünkü başkalarının ne yaptığı değil, bizim ne yaptığımız önemli. Evvela nefsimin ve tüm kardeşlerimizin, sevginin mecazi olanından hakikisine doğru yol almamız için bu mübarek gün ve gecelerde dua edelim. Bizim Sevgili'miz, en Sevgili'miz, tek Sevgili'miz belli. Sonsuz salât ve selam olsun O'na. Ne mutlu O'nun yolundan, O'nun izinden ayrılmayan bahtiyarlara. Ne mutlu şu ahir zamanda Ümmet-i Muhammed defterine yazılanlara. "Ben Muhammed ümmetindenim" iddiasında bulunanlar için bu iddianın ispatı Efendimiz'i sevmek ve O'na uymaktır. Ne mutlu O'na kayıtsız şartsız tabii olanlara. Vesselam...

13 Şubat 2011 Pazar

vuslat günü

Bir ölüm hikayesi: (Mahmut Ruşen kardeşimin eşinin amcası Fahri Bey'in vuslatı 11.02.2011)
Hacı Fahri amcamız uzun süredir (halk arasında "kötü hastalık" tabir edilen hastalıkla) imtihan halinde idi. Takatinin yettiği yere kadar sabretti. İmtihanı yüzünün akı ile başarmak için gayret sarfetti. Geçtiğimiz Cuma, onun için karne günü idi. Bir telaş, bir telaş ki sormayın. O'nun için tatlı, yakınları için acı verici bir telaş. Yataktan kalkması bile müşkül iken "bana abdest aldırın, Cuma namazına gideceğim" diye israr ediyor. Evlatları onu kırmamak için epey bir gayret sarf ediyor; derken bir ara uykuya dalıyor. İkindiye doğru uyanır uyanmaz ısrarına devam ediyor. "Bana abdest aldırın, bugün benim için önemli" diyor. Biraz zahmetli de olsa güzelce bir abdest aldırıyorlar. Elbiselerini getirtiyor, sanki uzun bir yola gidecekmiş gibi giyiyor tüm elbisesini. İkindi vakti yola çıkacağını, gideceğini söylemeye başlıyor. Son söyleyeceklerini aktarmak için bir gayret toparlıyor kendini. 5 adet bardak getirmelerini istiyor 5 evladını temsil etmesi için. Bardakların her biri için çocuklarının adlarını anıyor. "Şu bardak şu oğlum, şu bardak şu kızım" diyerek tek tek sayıyor. Her bardağın içinde de gelinlerin, damatların ve torunlarının olduğunu söylüyor. Hepsini çok sevdiğini, hayır dualar ettiğini ve hakkını helal ettiğini söylüyor. Cüzdanındaki birkaç lirayı oradaki torununa ve kendisine bakan gelinine veriyor. Tespihini oğluna teslim ediyor. Sonra evin diğer odalarını gezdirmelerini istiyor. Her oda ile konuşuyor. "Ey Salon, ben gidiyorum, hoşçakal, hakkını helal et" diye vedalaşıyor. İkindi vaktinde öksürmeye başlayınca "tamam, artık benim vaktim geldi, Allah'a ısmarladık" diyerek hane halkı ile de vedalaşıyor. Son olarak 15 sene önce vefat eden eşine "Raziye hanım, geliyorum, yerimi hazır et" diye seslendiği duyuluyor. Allah rahmet eylesin.

بِسْمِ اللَّـهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ * إِنَّا لِلَّـهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
İnna lillâhi ve innâ ileyhi râciûn
( Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz)
(Bakara 156-Diyanet Vakfı Meali)

12 Şubat 2011 Cumartesi

Bodrumi Ömer Lütfi Efendi günü

Bugün yolumuz gene karşıya düştü. İstanbul'da oturmayanlar için belki bu "karşı" kelimesi bir anlam ifade etmeyebilir. İzah edeyim. Efendim boğazın her iki yakasında oturan İstanbul'lu için suyun öbür tarafına "karşı" denir. Bizim gibi Harem-i Şerif topraklarının devamı olduğu için Osmanlı'nın "Harem" adını verdiği Anadolu yakasında oturanlar için "karşı" demek Avrupa yakası demektir. Aslına bakarsanız eskiden bu yakada oturanlar "İstanbul'a gidiyorum" dermiş. Akşam namazını son zamanlarda ismini sıkça duyduğumuz Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan Camii'nde kıldım. Yatsıda ise Şehzadebaşı Camii'nde idim. Her ikisi de Koca Sinan'ın zarif eserleri. Birincisi Sultan Süleyman'ın kızı adına, ikincisi oğlu adına bina edilmiş. "Muhteşem Yüzyıl" diye ne idüğü belirsiz dizi çekip göz boyamaya çalışan gafillere inat, biz bu "eylem"lerimize devam edeceğiz. Diziyi ademe mahkum etmenin yolu bu olsa gerek. Muhteşem Yüzyıl'dan günümüze kadar gelen bu muhteşem eserlerin yanından bile geçmeyenlerin diziden öğrendiği yalan yanlış bilgileri bize satmasına müsade etmeyelim. Gidip ziyaret edelim, ibadet edelim. Sevgili okuyucularım benden bu camilerle ilgili izlenim istemezler umarım. "Çapımız yetmez hocam" deyip biz konumuza dönelim:
Çarşamba günü dar vakitte uğradığımız Bodrumî Camii ile ilgili fotoğraf çekememiştik. Sanal alemde de resimlerine rastlayamamıştık. İçimize dert mi oldu nedir, bugün karşıya giderken enterasan bir şekilde yolumuz gene aynı sokağa kıvrıldı. "Hayırdır İnşaallah, bunda da var bir hayır" deyip girdik içeri. Dua edip, fotoğraflar çektim. Dilerseniz yazmayı bırakalım, biz susalım fotoğraflar konuşsun:



Yeni yapılan Caminin ve Mescidin sokaktan görünüşü. Sağ taraftaki beşik çatılı yapı Mescit. Herhalde sonradan sokak dolgusu yapıldığı için birkaç basamak merdivenle iniliyor. Yeni Cami 4 katlı. Alt katlarda inşaat hâlâ bitmemiş.



Mescidin giriş kapısının hemen önünde gerçekten zarif görünümlü bu sandukada Sultan Abdülhamid'in Şeyhülislamlarından Bodrumî Ömer Lütfi Efendi yatıyor. Allah rahmet eylesin.



Burası da mescidin içi. Duvar kalınlığına ve pencerelerin küçüklüğüne dikkat. Burası çamlıca tepesinde deniz manzaralı bir yamaç. Hazret ibadet ederken dünya güzelliğine takılmak istemedi demek ki!



Mescidin sokak cephesindeki duvara sabitlenmiş kitabesi. Mermer sonradan boyanmış gibi geldi bana.



Bu da kurnanın, -pardon- zurnanın zırt dediği yer: Az gittik uz gittik. Dere tepe düz gittik. Eski(!) devleti beğenmedik, yeni bir devlet kurduk. "Çağdaş Uygarlık" için epey mesafeler aldık. Milli gelirimizi katladıkça katladık. Yurdumuzu önce demir ağlarla, sonra duble yollarla ördük. Geliştik(?), çoğaldık, bilgimiz-görgümüz arttı. Mescidin yanına kat kat cami yaptık. Altına modern helâ yaptık. Cemaat abdest alsın diye krom musluklu güzel abdesthane yaptık. Bir de baktık, musluklar çalınıyor. Allah Allah, hani bizim insanımız kültürlü, eğitimli idi? Bir musluğa kim tenezzül eder ki! "Öyle deme hocam, hırlısı var hırsızı var, sen tedbirini al da takdir Allah'tan" Ne yapalım, en iyisi biz bu muslukları kilitleyelim(!) Biraz çirkin mi göründü ne? "Eee hocam o kadar kusur kadı kızında da olur" Musluk akarken su kilide çarpıp sıçratıyor, kir pas oluyor ama ne yapalım. Hiç olmamasından daha iyi!
Allah sonumuzu hayr eylesin. "İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helâk eder misin, Allah'ım?" (A'râf 155)
Hey gidi koca Şeyhülislam Efendi hey! Sabırlı adammışsın,
vesselam.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Bu resmi 2012 yılının Kasım ayının dördünde çektim. Görüldüğü gibi musluklar esaretten kurtulmuş. Üstelik sıcak su takviyesi yapılmış. Vesile olanlardan Allah (C.C.) razı olsun. Şimdi eski resmi kaldırırsak yazının bütünlüğü kaybolur. Böylece kalsın en iyisi. Vesselam

11 Şubat 2011 Cuma

nasihat günü

Bir âlimi ziyarete giden adamın birisi, ziyaretten sonra âlime, “Efendim, nasihatlerinize ihtiyacım var. Doğru yolu bulmak, o yolda yürüyüp Rızayı İlâhî’yi tahsil etmek için bana öğüt verir, nasihat eder misiniz?” diye ricada bulunur.
Âlim cevap olarak: “Olur evlâdım, sana nasihat ederim ama, daha evvel soracağım iki suale cevap vermelisin” der. Gelen ziyaretçi “Peki Efendim, buyurun, sorun. Sorularınızı cevaplandırmaya hazırım” der. Âlim sorusuna başlar: “Rabbû’l-Âlemîn dünyayı mı âhiretten üstün tutmuş, yoksa âhireti mi dünyadan üstün tutmuştur?”
Ziyaretçi, “Efendim, Rabbû’l-Âlemîn, âhireti dünyaya tercih etmiş, âhireti dünyadan üstün kılmıştır” diye cevap verir.
Âlim, “Peki senin yanında durum nasıl?” diye sorusuna devam eder. "Sen dünyayı mı tercih etmektesin, yoksa âhireti mi? Senin yanında üstün tutulan hangisidir?" Ziyaretçi bu soruya da şöyle cevap verir: “Efendim, doğrusunu söylemek lâzım gelirse, benim tercihim hep dünyaya olmuştur. Dünyaya olan sevgim âhirete galip gelmektedir."
Âlim ikinci soru olarak da şunu sorar: “Peygamber Efendimiz (s.a.v) fakirleri mi daha çok severdi, yoksa zenginleri mi? Hangisine daha fazla iltifat ederdi?” Ziyaretçi, “Efendim, Peygamber Efendimiz (s.a.v) fakirleri severdi, onları zenginlere tercih ederdi” diye cevap verince, âlim “Peki senin durumun nasıl sen hangisini tercih etmekte, hangisine daha fazla muhabbet beslemektesin?” diye sorusuna devam eder ve şu cevabı alır: “Efendim doğrusu şu ki, ben zenginleri fakirlere tercih etmekte, zengini fakirden daha fazla sevmekteyim.” Ziyaretçiden bu cevapları alan âlim, nasihat etmez. Fakat şu sözleri söyler: “Evlâdım, görüyorum ki sende hem Allah’a hem de Peygamber’e muhalefet var. Onların arzusunun hilafına hareket etmektesin. Sen de Allah ve Peygamberine muhalefet oldukça ne söylesem boşuna olur, ne nasihat etsem heba olur. Çünkü Allah âhireti dünyaya tercih etmiştir. Sen bunu bildiğin halde, dünyayı tercih etmektesin. Peygamberin (s.a.v) fakirleri zenginlere tercih ettiğini bildiğin halde, sen zenginleri fakirlere tercih ediyorsun, hal böyle olunca, daha ne nasihat edeyim sana. Ne söyleyecek olursam boşuna gider. Çünkü tesiri olmaz.
Seyyid Abdulhakîm El Hüseynî (K.S.)

10 Şubat 2011 Perşembe

Bodrumi günü

Dün akşam bir toplantı vesilesi ile Avurpa yakasına geçmem icap etti. Ulaşımda yeni trendimiz Metrobüs. Bu "nev-i şahsına münhasır" toplu taşım aracı konusunda karışık fikirlere sahibim. Bazen beğeniyorum, bazen de "hay bu metrobüsü icad eden" diye söyleniyorum. Neyse konumuz bu değil. Anadolu yakasında aracınızla metrobüse kadar gitmek istiyorsanız, en uygunu Acıbadem durağı. Belediye, yolun hemen yanına park alanı yaptı. Aracınızı güzelce park edip birkaç adımla durağa iniyorsunuz. Sonrası malum. İstanbul'lu özel araç sürücüleri adım adım ilerleyip saç baş yolarken siz Metrobüs denen icatla her iki tarafta da kilitlenmiş trafiğin ortasından hızla ilerliyorsunuz. İşte ben dahî, bu hızla ilerleyenlerden olmak için akşam namazı vaktine yakın çıktım şirketten. Yolda bir cami buluruz, bakalım bu akşam nerede kılmak nasip olacak diye düşünerek çıktım. Trafiğe yakalanmamak için Küçük Çamlıca'nın ara sokaklarına uğrattım yolumu. Akşamın alaca karanlığında "Bodrumi Ömer Lütfi Efendi Camii" ile karşılaşmamız da işte bu vesile ile oldu. İnerken solda minareyi gördüm, durdum. Issızlık hakim sokakta, cami desen daha da ıssız. Ne bir hareket var, ne ışık yanıyor. Sanki bu cami tamamen kapatılmış gibi. Oracıkta dikilen ve bana bakan beyefendiye "bu cami kapalı mı?" diye sordum. "Abi namazları yandaki mescitte kılıyoruz, şuradan inin, sağdaki kapı" dedi. Gerçekten de ismi ile müsemma bir mescit. Fazla penceresi yok, karanlık. Yapılışında kıble yönü tam tutturulamadığı için midir nedir, halıları hafif çapraz serilmiş. Sade görünüşlü bir mekan ama manevi yönden bir ağırlık olduğunu hissettim. İşim acele olduğu için etrafı incelemeden namazı kılıp çıktım. Karanlık olduğu için fotoğraf da çekemedim. Tabelasından ismini okudum. Bulunduğu sokağın da aynı adı taşıdığını farkettim. Sonra bir kez daha yolum düşerse fotoğrafını çeker, buraya eklerim inşaallah. Bugün internette şöyle bir araştırma yapayım dedim. Fazla bilgi yok. Fotoğrafına rastlayamadım. (Bu arada 12 Ağustos 2007 'de yazdığım Üryanizade mescidinin denizden çekilmiş güzel bir fotoğrafını bulup ilgili yazıya ekledim.) Değişik isimler yazıp tekrar arayınca Bodrumi mescidi ile ilgili bir sitede ayrıntılı bilgiye ulaştım nihayet. Paylaşalım:
Bu mescidin bânisi, Abdülhamid Han'ın Şeyhülislamlarından Bodrumi Ömer Lütfi Efendi imiş. 1892 yılında 795 m2 arsa üzerine 70 m2'lik alana yığma taştan bina edilmiş. Duvar kalınlığı 1 metre, çatısı ve mimberi ahşap imiş. Tahta minaresi 1970 yılında yıkılmış. 4 adet penceresi varmış. Sonra arsa üzerine Ömer Lütfi Efendi'nin eşi Fatma Hanım tarafından Sıbyan Mektebi yaptırılmış. Ömer Lütfi Efendinin lahdi de avlu içinde imiş ama ben farkedemedim. Zamanla mescidin yetersiz kalması nedeniyle 1999 yılında bu yere büyük bir camii yapılmış. Benim kapalı gördüğüm, betonarme tek minareli cami işte burası. Demek ki büyük camiyi Cuma günleri veya kalabalık cemaat olduğunda açıyorlar. Diğer vakitlerde namazı bu şirin mescitte kılıyorlar Allah-u A'lem. Ben vakitsiz gittiğim için cemaat yapısı hakkında bilgi veremeyeceğim. Çamlıca tepesinin yamacında huzurlu bir ibadet etmek isteyenlere çilehane'yi andıran bu mescit tavsiye olunur. Rabbim, cümle Sahib'ül Hayrât v'el Hasenât'a rahmet eylesin. Cennetmekan Abdülhamid Han ve Âli Osman'ın tüm padişahlarını minnet ve rahmetle anıyoruz. Ruhları şâd olsun. Vesselam...

Mescidin sokağa bakan cephesindeki kitabesi:
Hüdavend-i mu’azzam Hazreti Abdülhamid Han’ı
Serîr-i saltanatda dâ’im itsün Hazreti Mevlâ
O şâh-ı zıll-i Yezdân’ın atâ-yı bî-şümariyle
Ömer Lütfi Efendi eyledi bu mescidi inşa
Düşer binde bir ancak Re’fetâ böyle güher tarih
Yapıldı ravza-i Cennet gibi bir ma’bed-i zîba 1309

9 Şubat 2011 Çarşamba

giz günü

Hayırdır inşaallah. Bu sabah Aşık Veysel'den bir türkü mırıldanarak uyandım. Gördüğüm rüyaları hatırlayamadığım için bir bağlantı kurmam imkansız. Nereden takıldı bu "gizlendi" türküsü dilime? "boynum eğri seme serhoş gezerken/aklımı başımdan aldı gizlendi" Bu türkü ağlatacak beni sabah sabah. Zaten kapı gıcırtısı bile bahane oluyor son zamanlarda. Neydi bu "giz"? Kendimizi Kahire'nin Giza semtinden kurtaralım artık, diye söz vermiştim ama bu sefer de Anadolu Mayasının yoğurduğu bir gizem "gizlendi" ile esir edecek bu gidişle. Bu türküyü daha önceki bir-iki yazıma konu etmiştim hatırlarsanız. Dünyanın binbir türlü halinin suyu mu çıktı ki "giz" halinde takılıyoruz? Bu sorunun cevabını ufak bir araştırma neticesinde buldum. Meğer daha önceki yazılarda Veysel'in bu muhteşem eserinin bir kıtasını yazmamışım. İşin püf noktasını da bu kıtada söylemiş meğer. "sevda derler bir sahile ulaştım/aşkın deryasına daldı gizlendi" Şu derinliğe bakar mısınız? Ciltlerce kitabın anlatmaya çalıştığını Aşık Veysel 9 kelime ile izah etmiş. Aşkı deryaya benzetmek, sevda denen şeyin aşk deryasının sahili olduğunu söylemek, öyle pat diye çıkacak şeyler değil. Bunu söyleyen kişinin beden gözleri ne deniz gördü, ne sahil gördü. Kalp gözü açık bir âşığın gönlünden dökülen inci taneleri bunlar. Allah bizi eşyanın hakikatını gösterdiği kullarından eylesin. Vesselam...

Bir seher vaktinde gençlik çağımda, sevdası kalbime geldi gizlendi, boynum eğri seme serhoş gezerken, aklımı başımdan aldı gizlendi...
Bu sevda başından ırılmaz dedi, aşkın deryaları durulmaz dedi, her güzele meyil verilmez dedi, bir baktı yüzüme güldü gizlendi...

Hayal midir, rüya mıdır ben şaştım,
Çok aradım köşe köşe dolaştım,
Sevda derler bir sahile ulaştım,
Aşkın deryasına daldı gizlendi...

Huri miydi melek miydi peri mi, bir güzele benziyordu duru mu, dedi Veysel fâş eyleme sırrımı, bilmem nere gitti noldu gizlendi...


7 Şubat 2011 Pazartesi

A'raf günü

بِسْمِ اللَّـهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ .
وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ .
وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ وَلَا تَكُن مِّنَ الْغَافِلِين


:El A'raf Suresi 204-205 Ayetler:

204. Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.

205. Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.
(Diyanet Vakfı Meali)
Kurban olduğumuz Kur'an-ı Hakîm her yerde yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor elhamdülillah. İmtihan dünyasının oyalayıcı ve aldatıcı yönlerini görmemiz için ayetler her gün yeniden nazil oluyor hayatımıza. Haydi biraz soluklanalım, dinlenelim ve DİNLEyelim. Etrafı hiç merak etmeye gerek yok, El Hâk, her şey yolundadır biiznillâh. Şu gök kubbenin altında cereyan eden hâdisatın mutlaka bir hikmeti var. Kevn ve fesat, oluş ve bozuluş biteviye devam ediyor. Hasılı azizim, "Her şeyin bir yeri vardır ve her şey yerindedir" deyip susalım. Ser levha yaptığımız ayette susmamız emrediliyor, o halde dinleyelim ve susalım. Bugün Kur'an'dan konuşalım, Kur'an'ı açalım, Kur'an'a gönlümüzü açalım. "raslantı günü" başlıklı yazımızda sözü dönüp dolaştırıp getirmek istediğimiz ama bir türlü getiremediğimiz "tevafuk"u anlatalım. Bu vesile ile istikamet kontrolü yapmış oluruz.
Daha önceleri de bahsettiğim gibi Kur'an tilavetimi kesintiye uğratmamak için gayret sarfediyorum senelerdir. Her seferinde bir hitamı diğer başlangıca bağlıyorum elhamdülillah. Mushaf'la her buluşmamızda nerede kaldığımı istişare ediyoruz ve oradan devam ediyoruz. Çoğunlukla sure başlarında mola verdiğim için hatırlama problemi olmuyor. Kısacık Mısır seyahatimizde de bir ara tüm sıkıntıları arkaya atıp Kur'an'ın önünde diz çöktüm. Nerede kaldığımı siz de biliyorsunuz. En'am suresini bitirdiğimi paylaşmıştım hatırlarsanız.
-Estaizubillah- "Elif Lam Mim Sâd" ayeti ile insanı şah damarından yakalayan El A'raf suresi karşıladı bizi gurbette. (114 burçlu Kur'an ülkesinin 7. burcuna hoş geldin ey okuyucu.) Mısır ülkesinde Kur'an okumayı nasib edene hamd ederek başlayalım. El Fettah olan Allah(c.c), bakalım hangi kapıları açacak bize. Yüzondört oluklu hikmet pınarlarının yedinci oluğundan kısmetimize düşeni kana kana içmek niyeti ile kabımızı altına tutup, kalbimizi açtık. Açıkçası, bir taraftan da surelerin baş ve son ayetleri ile ilgili düşüncelerimden dolayı önüme açılacak sürprizi beklemeye başladım. Ama bu sefer daha surenin ortalarına doğru kendini göstermeye başladı kurban olduğum. Önce Hz. Adem atamızın şeytan ile imtihanını beyan eden ayetler. Sonra sırası ile Hz. Nuh ve Nuh kavmi, Hz. Hud ve Ad kavmi, Hz. Salih ve Semud kavmi, Hz. Lut ve Lut kavmi, Hz. Şuayb ve Medyen halkı arasında geçen kıssalar bu fakirin dudaklarından dökülürken kalb atışlarım gittikçe hızlanmaya başladı. Cilve-i Rabbânî, adım adım yaklaşıyordu sanki. Layık olmadığım halde Rabbim Kahire'nin Giza semtinde Hz Musa ile Firavunun kıssasını okumayı nasip ediyordu işte. Fe Sübhanallâh. Ya Rabbî sen ne büyüksün, Ya Rabbî sen en büyüksün, Ya Rabbî sen tek büyüksün: ALLAH-U EKBER. Gönülden taşanların göze hücum etmesi yanımda oturan Dilaver hocamı rahatsız etmişse de benim yapacak bir şeyim yoktu artık. Zira bu benden değildi. Ayarlayan ayarlamıştı. Bizi bu karışık günlerde Mısır'a getirmiş, Firavun piramitlerinin hemen yakınındaki Giza semtinde bir apartman dairesine yerleştirmişti. Şimdi, bir kez de bizim ağzımızdan Hak ile batılın kıyamete kadar sürecek mücadelesini okutuyordu bu topraklarda. Firavunun ve onun takipçilerinin düçar olduğu/olacağı akıbeti beyan ediyordu açık açık. Gözyaşımı zaptetmeye çalışarak sureyi sonuna kadar okudum. Son ayete saklanan hediyemizi öpüp başımıza koyduk. Ardından üzerimize vacip olduğu için anlımızı secdeye götürdük. Zira Kur'an'ımızdaki 14 secde ayetinin ilki ile taltif edilmiştik şükürler olsun. Mısır ülkesinde bize tilavet secdesi yapmayı nasib eden Hâlık-ı Zülcelâl'e hamd olsun.
"Türkiye'ye döner dönmez bu surenin mealini okumak üzerimize vacib oldu" diye düşündüm. Rabb'imin tüm zamanları kuşatan ayetlerinin bana ve bize ne buyurduğunu bir de kendi lisanımızdan okumalıydım. Tane tane okuyup Murad-ı İlahi'yi anlamaya çalıştım. Tafsilatını ve tefsirini yapmaya kalkışıp haddimi aşmaktan ve edebe aykırı kelam etmekten Allah'a sığınırım. Sizlerin beni yanlış anlamayacağınızı umuyorum. Her zaman söylediğim gibi parmağa değil, parmağın işaret ettiğine dikkat kesilmenizi, O'nu takib etmenizi istirham ediyorum. Bizimki cahillik işte, bağışlayın efendim. Yunus Emre ne güzel buyurmuş:

Gördüm diyen değil, gören,
Bildim diyen değil, bilen.
Bilen O'dur, gösteren O,
Aşka esir olan benim.

6 Şubat 2011 Pazar

slumdog günü

Adımız "kerameti kendinden menkul" yeniyetme (=nevzuhur) film eleştirmenine çıksa da az önce izlediğim "Slumdog Millionaire" hakkında bir iki kelam edeceğim: Ekranda "tv'de ilk kez" yazmadığına göre demek ki bu film daha önce televizyonda yayınlanmış. Eskiden Oscar'lı filmler yıllar sonra Televizyon'a düşerdi. Bu film 2009 yılında 8 Oscar birden almasına rağmen 3 sene sonunda eskimiş demek ki. Yanlış hatırlamıyorsam aynı yıl "Benjamin Button'un Tuhaf Hikayesi" adlı film de yarışmaya girmişti. Ve daha fazla sükse yapmıştı. Ödüller açıklanınca Slumdog Millionaire, tuhaf hikayeyi ezip geçmişti. O sene tuhaf hikayeyi izleyip bu filmi es geçmemi neye yoracağız? Medyadan pompalanan kampanyaya ve oluşturulan trende kapılıyoruz demek ki. Şu an itibari ile iki filmi karşılaştırmaya gerek yok. Elin oğlu Benjamin'in tuhaf hikayesini değil, Cemal'in gerçeğe yakın hikayesini tercih edip 8 heykelcik birden vermiş. İşin tuhaf yanı ben bu filmi izlerken hikaye konusunda "şerefsizim daha önce benim aklıma gelmişti" şeklinde geyik sürüsü geçti önümden. Daha da tuhafı bu filmin çekildiği Bombay şehrinin 17 yıl önce hafızama kazıdığı izler silinmek üzereyken karşıma çıktı Slumdog fırlaması! Başından sonuna kadar fonda arz-ı endam eden "Mumbai" kenti, bir aya yakın misafir etmişti bizi. Ne yalan söyleyim içim burkuldu, bir garip oldum seyrederken. Hindistan bambaşka bir dünya, Bombay ise Hindistan'ın kapısı. Bu şehri bir seyyah gözü ile ince ince anlatabilirsiniz, yazabilirsiniz ama o kokuyu nasıl tarif edeceksiniz? Daha havaalanına ayak basar basmaz sizi karşılayan kokuyu anlatmak mümkün değil. Sadece şunu söyleyebilirim: Filmde ufaklığın atlamak zorunda kaldığı çukurdan çıkıp o haliyle resim imzalatmak için sanatçının yanına koştuğu sahne bir nebze ne demek istediğimi tarif ediyor. Allah'tan kokulu film henüz icad edilmedi. Yoksa 8 oscarlı filme yazık olurdu. Zira izleyicinin tamamına yakını bu sahneden sonra terkederdi mekanı. O teneke barakalar, tıkış tıkış trenler, o paçalardan akan sefalet, sokak ortası berberleri, umumi çamaşırhaneler, o kaos ortamı, vs. çok güzel belgelenmiş. Aynen gördüğüm gibi. Belgesel niyetine bile izlenebilir. Zaten oscarlardan biri "en iyi görüntü" dalında verildi hatırlarsanız. Kurgu desen bir harika. kahramanın hayatının tam ortasında bir yerden giriyoruz konuya. Geriye ve ileriye doğru yaşananlar ve yaşanacaklar işlenirken sizi rahatsız eden bir kare dahi göremiyorsunuz. Şiir gibi bir kurgusal anlatım. "Adamlar yapmış abi" Yani şimdi, geçenlerde izlediğim Hür Adam, resmen müsamere seviyesine düşüyor bu açıdan bakınca. "Neden, neden?" diye hayıflanmamak elde değil. Basit bir hikayeyi öyle güzel allayıp pullamışlar ki en sonunda ortaya bir "Başyapıt" çıkmış. Bizde de muhteşem bir hayat var, onu filme çekeceğiz diye karikatürize etmişiz.
Madem bu yazı bir pazar keyfi kıvamında gelişti, geyiğe devam edelim bari. A. Dumas usta kusura bakmasın, ben bu silahşörlerden üçüncüsünün ismini beğenmedim arkadaş. 20 Milyon Rupi kaybedeceğimi bilsem de "Dartaynan" seçeneğini işaretlerdim anasını satayım. Atos ve Portos'un yanına Aramis'i uygun görmesine saygı dumakla birlikte ben Dartanyan'dan vazgeçmem abi. Onu hiç bir zaman dördüncülüğe layık göremem kimse kusura bakmasın. Athos-Porthos-Dartagnan. Şu güzelliğe bakar mısınız? Beynimin hangi kıvrımından çıkıp geldi bilmem ama bu Dartaynan ismi çok hoşuma gitti birden. Cemal, Aramis'i seçtikten sonra filmden soğudum birden. Allah'tan filmin sonunda Hint Filmlerinin vazgeçilmezi olan müzikli dans gösterisi karizmayı düzeltti. "Konumuzla hiçbir alakası olmayan bu sahne niye konmuş?" diyor çok bilmiş eleştirmenler. Hocam ne yapsak yaranamıyoruz size. Bir Türk olarak bunu evvela sizin anlamanız lazım. Hani, de derlerdi sizin oralarda? "Her şey boş, Süper Efem'le coş!" Bırakalım da ünlü yönetmenimiz ufaktan da olsa bir mesaj versin. Vesselam...

5 Şubat 2011 Cumartesi

dücane günü

Üstad Dücane'nin veda yazısı diyorlar,
Hiç olacak iş mi?
Su yatak değiştiriyor, o kadar.

Oldum olası sınırlarda gezen "cins kafa" lara saygıda kusur etmemişimdir. Rastladığım her mecrâda ilgi ile takip ettiğim Dücane Usta'nın peşini bırakmayacağımı buradan ilan ediyorum. İlk eylem olarak "son günahım"ın baş tarafını okuyalım birlikte. Vesselam...

Ey talib!
Son seslenişim bu sana
Son küstahlığım
Son günahım
Son günahın
* * *
Herkes kendine verilen en değerli armağanı kullanırmış yolu bulmak için
Sözcüklerimden başka değerli bir şey yoktu yanımda, onları sundum sana
Kabir taşlarına kazınmış küflü sözcükler... kefen bezlerine işlenmiş belli belirsiz kanlı heceler...
Gönlümce en değerlilerini seçip fısıldadım kulaklarına... en eskilerini...
Belki en doğrularını değil ama inan ki en güzellerini...
Bazen ulu dağların zirvelerinden, bazen engin ummanların derinliklerinden
Mecnunun âhını duyasın diye
Ölüler diyarından... çölden... daima dostların yanından
Meczub iniltilerini işitesin diye
Kuytu kûşelerde âşıklar mushafından şiirler okudum sana
Kur'an'dan
İki damla gözyaşı uğruna
Yanmazsam yanmazsın sandım da
Yandım.
Yanmadın.
......
Yazının tamamını (http://www.yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=05.02.2011&y=DucaneCundioglu) adresinden okuyabilirsiniz

3 Şubat 2011 Perşembe

hür adam günü

Bir adam, "Hür Adam" filmine gitmeyi arzuluyordu uzun zamandır. Hepimizi kuşatan dünya meşgalesi onun da başında olduğu için bir türlü fırsat bulup gidemiyordu. Dün akşam ani bir kararla "son seans da olsa mutlaka gideceğim" dedi. Kafaya koyduğunu ne pahasına olursa olsun yapan adamımız filmin başlamasına beş dakika kala gişe görevlisinin karşısında olmayı başardı. Bilet kesilirken oluşan tereddüte bir anlam veremedi. Zira oradaki görevliler önce gözgöze gelip birşeyler konuştuktan sonra bileti kestiler. Bu çekimserliğin nedeni yaşlı makinistin acelesinden ve salona girdiğinde karşılaştığı manzaradan anlaşıldı. Hür adam filminin bu seansını "bir" adam izleyecekti. Koskoca denilmez ama küçük de olsa o sinema salonunda sadece tek seyirci vardı. Bediüzzaman'ın karşısına tek başına çıkmanın ürpertisi ile söndü dahili ışıklar. Üstadın risalelerini bilinen ve bilinmeyen sebeplerden dolayı okuma fırsatı bulamamıştı. Her seferinde şöyle başından veya ortasından okumaya başlamış ama sonunu getirememişti. Bu açıdan bakılınca sorguya çekilecekmiş gibi bir hisse kapıldı. Bereket ki bu bir filmdi, karşısındaki de Üstadı canlandıran bir sanatçı idi.
Son yüzyılın "yüz akı" bu muhteşem şahsiyetin hayatını anlatan filmi böyle tek başına izlemek nasip olmuştu işte. Birilerinin "salon kapatmak" dediği şey kendiliğinden oluşmuştu. İlgisizlikten mi, hafta içi olduğundan mı, son seans olduğundan mı, kenar semti olduğundan mı bomboş bir salona gösteriliyordu bu film? Her neyse... Bir ara yorgunluktan göz kapakları dikkatini zorlasa da mümkün olduğu kadar dikkatle izlemeye çalıştı. Filmin sonunda izlenimlerini şöyle özetledi:

- Geçenlerde okuduğum Sadık Yalsızuçanlar'ın Dem adlı kitabındaki Said ile filmdeki Said aynı mı diye tereddüte düştüm. Filmde tuhaf bir yavanlık, ne bileyim rahatsız edici bir yüzeysellik vardı sanki. Romandaki derinlemesine tahlilleri ve iç alemiyle ilgili detayları filmde bulamadım. Gönül telimin sadece bir iki sahnede titrediğini hissettim.

- Filmde çevresel zenginlik ve tabiilik oyuncularda yoktu. Oyunculuk, replik tekrarlayan tiyatro oyunculuğunun ötesine geçemiyor. Aynı şekilde oyuncuların elbiseleri de "ben kostümüm" diye bağırıyor adeta. Kırklı yılların perişanlığını evlerde, odalarda görebiliyoruz ama kahramanlar sanki oraya uzaydan düşmüş gibi tertemiz ve düzgün giyimli. Özellikle üstadın yakın talebeleri filinta gibi giyinmiş. Yönetmen Üstada ve talebelerine saygısını bu şekilde göstermiş ise kanaatimce yanlış yapmış.

- Sinema dili olarak yer yer kafa karışıklığına sebep olan "flash-back" ler var. Olayın geçtiği zamanı algılayana kadar sahne bitiyor. Üstadın hayatından hiç bilgisi olmayanlar için zor bir seyir.

- Her şeye rağmen güzel bir başlangıç. Gelecekte bu muhteşem hayatın her safhası ayrı film konusu olur inşaallah. Önünde saygı ile eğilinesi bir hayat. Parmağa değil de parmağın gösterdiğine bakıldığında her şey siliniyor, Üstadın günümüze ışık tutacak muhteşem mücadelesi anıt gibi dikiliyor karşımıza.

- Herkesin eline, emeğine sağlık.

...Vesselam.

2 Şubat 2011 Çarşamba

"raslantı" günü

Bugünkü yazımıza Twitter denen mecradan bahsederek başlayalım, ne dersiniz? (pardon bir an twitter'dayım zannetim. soruma cevap veremezsiniz ki!) Son günlerde anlık haber akışı ve paylaşımlar için bu ağın küçümsenemeyecek faydaları oldu. Ne getirdi, ne götürdü? sorularına cevabı başka bahara bırakalım şimdilik. Habercilik açısından müthiş bir gelişme olduğunu düşünyorum. Şöyle ki;
Eskiden, insanlar haberleri gazetelerden öğreniyordu. Hâliyle bir gün öncesinin "havadisi" idi gazetelerde yazılanlar. Hatta Anadolu'da merkeze uzak yerleşim yerlerine bir gün öncesinin gazetesi geliyordu. Biz Pazarören'de okurken gazeteler çoğunlukla ikindi vakti yetişebiliyordu. Bazen de bir gün öncesinin gazeteleri gelirdi. Sonra radyodan "acansları" dinler oldu, yurdum insanı. Yüzyılın başında icat edilen radyonun memlekette yaygınlaşması seksenli yıllarda gerçekleşti. Hiç unutmuyorum 74 Kıbrıs harekatında köyümüzde 1-2 radyo vardı, herkes onların başında ordumuzun zaferlerini dinlerdi haber saatinde. Sonra siyah-beyaz televizyon, sonra renkli tv, sonra özel televizyonlar... derken internet girdi hayatımıza. Haber siteleri televizyon haberciliğinin pabucunu dama attı adeta. Adamlar ağzım gözüm diyene kadar son dakika haberi hemen internete düşüyor. Tüfek icat oldu bir kere, mertliği soran kim? Şimdilerde ise "sosyal paylaşım ağı" denilen siteler hız konusunda hepsini geride bıraktı. Bir olaya şahit olan kişi, anında cep telefonu ile tüm dünyaya yayabiliyor o bilgiyi. Müthiş bir şey bu. En azından benim gibi süreci başından sonuna yaşayanlar için oldukça etkileyici bir gelişme. Genç nesil "ne var bunda" deyip çıkıyor işin içinden. "Evlat, biz talebeyken köye bir mektup gönderirdik, bazen gönderdiğimiz mektuptan önce varırdık memlekete" desem hikaye anlatıyorum zanneder. Gerçekten de mektubun ele geçmesi aylar sürerdi. Hey gidi günler hey.
Hay Allah, ne anlatacaktım nereye geldim?... Efendim, Mısır'daki olayları takip etmek için Twitter'e sık girmeye başladım bir haftadır. Bir ara, ismi lazım değil ünlü bir gazetecimiz "hayatta tesadüflerin yeri şaşırtıcı derecede büyük" diye bir "twit" girdi. Ben de gayrı ihtiyari "biz tesadüfe tevafuk diyoruz" diye "cıvıldadım" Cevap yazacağını hiç tahmin etmiyordum, yanılmışım. Biraz sonra "ben 'kedi'ye 'kedi', tesadüfe de tesadüf veya raslantı derim :)" diye gülümsemeyle biten cevap verdi. (devamında, karşılıklı saygı ifadeleri ile konuyu kapattık.) İşte bu; "zurnanın zırt dediği yer" derler ya, tam oradayız sayın twitdaşlar. Türkiye'de insanların ayrışma noktaları konusunda güzel bir örnek değil mi bu? O, beni tanımadığı halde ne demek istediğimi, kim olduğumu hemen anladı. Rahatsız oldu ve hemen cevap yazdı. Hem de iğneli bir cevap. Çünkü "raslantı" kelimesini sokuşturdu dikkat ederseniz. İş nereye gidiyor? Taa zamanın başlangıcına kadar götürebiliriz bu kadim mevzuyu. Bunlara göre her şey raslantıdan ibaret. Uzay boşluğunda zerreler raslantı eseri yıldızları ve gezegenleri oluşturmuşlar, mavi gezegenimizde hava, su, toprak raslantı ile oluşmuş. Bir takım cansız hücreler raslantı ile bir araya gelerek ilk canlı organizmaya dönüşmüşler. Sonra bu muazzam tabiat raslantılar zinciri ile hayat bulmuş, vs, vs... En basit bir sanat eserinin sanatçısını merak eden bu gafiller, insan gibi mükemmel bir eserin kendiliğinden raslantı ile ortaya çıktığını iddia ediyorlar. İnsan "kör" olunca böyle oluyormuş demek ki. Ne diyelim, Allah hidayet nasib etsin. En büyük gerçeği bilmedikten sonra neyleyim ben o aklı, neyleyim o gözü, kulağı?
Aslında lafı döndürüp dolaştırıp ömrümde ilk defa gittiğim ve belki de bir daha hiç gidemeyeceğim Mısır'da başıma gelen bir "tevafuk"a getirecektim ama bu yazı uzadı. En iyisi sonraki bir yazıda devam edelim. Vesselam...