15 Ekim 2011 Cumartesi

17. Son

4o Mektup'u okuyup buraya her gün not düşme planımız bugün itibari ile sona erdi. Böyle bir düşüncenin yanlış olduğunu yaşayarak öğrenmiş oldum. Zahirî ve deruni yönleri olan bir durum bu. "Anlatılmaz yaşanır" derler ya, öyle oldu. Bu ana kadar yazdıklarımı ne yapsam diye düşündüm. Önce yayından kaldırdım. Silmeyi düşündüm sonra. Ama en iyisinin bu kötü ve ders çıkarılası tecrübenin burada kalmasının en uygun olduğunu düşünüp tekrar yayına koydum. Aslında farkına varmadan cahil cesareti ile hareket ettiğimi anlamış durumdayım. Ehil olmak lazım, izin almak lazım, kâlini hâline uydurmak lazım. Bunların hiç biri bizde yok. Sonunda bir duvara tosladık. Buna da şükür. Ya densizliğimiz sonuna kadar devam etseydi Allah (c.c.) korusun daha vahim olurdu. Bize bu tecrübeyi yaşatana hamd olsun. Hakkınızı helal edin. Sizi de gereksiz beklentiye sokmuş oldum. Vesselam...

11 Ekim 2011 Salı

16. Beş Esas

İslamın beş şartının önemini ve bu farzların aynı zamanda nefis terbiyesinin, kalp temizliğinin de şartları olduğunu beyan ediyor bu mektupta. Şehadet'ten başlayarak oruç, hac, zekat ve namaz ibadetlerinin tarikat ehli için deruni manalarını uzun uzun izah ediyor. Bu mektup da hem açık hem sırlı. Anlatılması, aktarılması hem kolay hem zor. Geçen sene Kasım ayında da bu mektubu okumuşum. Namaz bölümüne dikkat çekmek için buraya almışım. "Namaz Günü" başlığı ile yayınlamışım. Bugün de Şehadet bölümü ile taçlandıralım yazımızı. Kitabı alıp bu mektubu ve diğer tüm mektupları güzelce okumak en âlâsı tabii ki. Vesselam...

Bu beş esasın ilki şehâdettir. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûluhû… Yani şehâdet ederiz. Ne deriz, “Yâ Rabbi, ben kendi benliğim vehmindeydim. Amma ruhlar âlemindeki sözümü hatırladım ve bu nefis benliğinden sıyrıldım. Bu zevk ile Senin birliğini müşahede ettim. Ben yokum Sen varsın Allah’ım. Buna şahidim ve benim kendi şeraitim, kendi aklım ve fikrim Sana kulluk etmek üzere kurban olsun. Ben bu zevk ile Senin gönderdiğin Resûlünü tasdik ettim. Kendi yoluma değil, kendi nefsimin çektiği yere değil, Resûlünün yoluna gitmek zevkine eriştim ve ona tâbi oldum. Benliğimi Muhammed’in yolunda sarfettim, hakîkî kulluğu onda müşahede ettim, diyerek şehâdet etmez miyiz? Bak gördün mü, şehâdet bizlere tezkiye-i nefsi ve tasfiye-i kalbi nasıl işaret ediyor. Cenâb-ı Hakk son kelâmlarımızı kelime-i tevhîd, son nefeslerimizdeki müşahedemizi de o kelime-i şehâdetin şehâdet mertebesinde eylesin. Âmin.

10 Ekim 2011 Pazartesi

15. Hizmet

İlm-i İlâhî’sindeki muhabbeti rahmetiyle ihâta edip bu rahmeti dahî ilmiyle setr eyleyen, şerîatını, rıza-yı şerîfini tahsile muhkembir kal’a eyleyen, kendisine tâlib olanlara cemâlini ikram edeceğini va’d eyleyen,âlemlerin Rabbi Hak Allah-u Teâlâ’ya sonsuz hamd ü senâ olsun.
Muhabbet-iezelînin muhatabı, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş, sırat-ı müstakiminbizzat kendisi, sıratullah, sâdık, musaddık, gelişi sıdk, kıyâmı sıdk, oturuşusıdk, kelâmı sıdk, gidişi sıdk, sâdıku’l-va’d Efendimiz Hazretleri’ne sonsuzsalât ü selâm olsun.
Cenâb-ı Hakk’ın dergâh-ı mecd-i ulûhiyetinde kabulolunan salât ü selâmlardan, âline, ezvâcına, ashabına, etba’ına ve onu tasdikeden cümle ehl-i îmâna dahî va’d edilen ecr-i nâmütenahîden taksîm-i sübhânîile ikram olunsun.

HİZMET

1. Hizmet Hakk içindir. Hakk'ın kaim olması içindir.
2. Hizmet ehli meşakkat ve sıkıntılara, insanlardan gelecek eza ve cafaya razı olmalıdır.
3. Hizmette gaye Allah rızası olduğu zaman Cenab-ı Hakk hizmet ehline mahsus bazı tadlar, kokular ikram eder.
4. Bu tada eren sofi her ne sebeple olursa olsun hizmet yolundan geri durmaz. Bilakis hizmet aşkı artarak devam eder.
5. Kendini hizmete adayan dervişin kınayanı çok olur. Hakkında su-i zanda bulunan nâdâna vereceği en iyi cevap yine hizmet ile olmalıdır.
6. Hizmet "hizmet" olmalıdır. Hizmet ediyorum davası ile ilimden, zikirden, ibadetten uzak, bid'at üzere meşgul olmak hizmet değildir.
7. Hizmet ederken gösterişten uzak durmak esastır. Hakk için olan hizmetin karşılığını da Hakk'tan beklenmelidir.
Vesselam...

9 Ekim 2011 Pazar

14. Tezkiye

Tezkiye-i Nefs yolculuğun her anında lazımdır. Hayat devam ettikçe nefsi kötü sıfatlardan arındırma da devam edecektir. Fakat her menzilde bu mücadele farklılık arz eder:
Başlangıçta günahları terk etmek, isyandan uzak durmak, Allah ve Resulü'nün sevmediği fiilleri terk etmektir, Tezkiye-i Nefs. Bu ibadetten bile önde gelir. Önce kötülüğü terk edeceksin. Şehadet kelimesinde de böyle değil midir? Önce temizlik yapıyoruz. Sonra"illAllah" diyoruz. Bu çok önemli.
İkinci aşamaya gelindiğinde kötülük fiiliyattan kalkmış oluyor. Bu aşamada mücadele mekanı kalb oluyor. Kalpte kötülük ve günaha olan meyli kaldırmak için çabalamaktır, Tezkiye-i Nefs. Kötülüğe meyli kalpten temizlerken onun yerine hayırlar konulur ve hayr yapmakta acele edilir. Bu aşamada nefse yüz vermemek lazım. "Ne olacak canım, sadece kalbimden geçti, davranışıma yansımadı" diye hileli yollara başvurur, buna aldanmamak lazım. Kalpten kötülüğü hepten çıkarmaya uğraşmalıdır. Zira onun kalbe girmesi demek, Allah (c.c.) korusun bir gün fiiliyata geçme ihtimalinin olması demektir. Kalbi bu tür menhiyatla [Allah'ın (c.c.) yasakladığı şeyler] meşgul olmasını önlemek için sürekli zikir halinde olmalı. Sohbet mecislerine gitmeli ve rahatı terk etmelidir.
Şeyh Efendi bir üçüncü mertebeden de bahsediyor ama bizim çapımızı aşıyor bu aşama. O bölümü burada izah etme kapasitemiz yok. Sadece bu bölümde geçen İnşirah Sure-i Celilesinin son iki ayetinin şerhini buraya alıp aradan çekilelim. Vesselam...

Habîb-i Edîbi'nin nezdinde cümle âleme beyân ettiği âyet-i Kerime'de bu âlemdeki insana da hitab vardır:

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
فَإِذَا فَرَغْتَ فَانصَبْ * وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ

"Allah Teâlâ'nın rızasına muvafıkbir ameli işleyip tamam ettikten sonra hemen rızası bulunan başka bir iştesebat ederek doğrul, yeni bir işe koyul. Rağbetin ve niyetin Rabb'ineolsun"

8 Ekim 2011 Cumartesi

13 Şöhret

"Şöhret Afettir" sözünün manasını iyi kavramak gerekir. Yalancı, içi boş şöhretler tabi ki afetin içindedir. Ama kendini geri çekip insanlara hiç bir faydası dokunmamak da o kadar tehlikelidir. Haddini bilmek lazım. Haddini bilen salik haddi hududu nispetince insanlara hizmet etmek lazım imiş.
İnsanları hayır yoluna sevk ederken kendiliğinden oluşan bir tanınma, ünlenme Allah'ın lüfudur. Bu durum saliki kibire sevk etmez, aksine ön planda olduğu için hal ve hareketlerine daha fazla dikkat eder. İmamın cemaatle namaz kıldırırken titizlenmesi, adaba riayet etmesi ucubdan sayılmaz.
Hasılı kelam, şöhreti sen istemediğin halde şöhret nasib olmuşsa bu bir ihsandır. Bu da nefse muhalefet sayılmıştır.
Vesselam...

7 Ekim 2011 Cuma

12. Ahlak

Tevazu', Cömertlik ve Kanaat. 
Bu üç sıfatı izah eden uzun bir mektup yazmış Şeyh Efendi. Nefsin Mülhime makamının sıfatlarını açıklarken bahsettiği bu sıfatların aslında tüm mü'minlerin sıfatı olması gerektiğini tenbihliyor ve herkese bu sıfatların anlatılmasını istiyor. Her biri için uzun uzun izahat ve örnekler var mektupta. Özetlemeye çalışsam haddimi aşarım. Metin o kadar akıcı ki ya olduğu gibi buraya almam lazım ya da hiç girmemem lazım. Nasıl yapacağımı bilemiyorum. Kitap önümde, altı çizilmiş sayfalar bana bakıyor ben onlara bakıyorum. 
Tamam buldum! Altını çizdiğim birkaç cümleyi yazayım en iyisi:  

- Tevazu'un menşe'i edebin ve imanın menşe'i olan kalbdir... Fazla tevazu' kibirdendir.

- Hazret-i Fahr-i Alem (s.a.v.) [Sahî kişi (cömert insan) muhakkak cennete girecektir. Velev ki hasbelbeşer günah işlemiş olsun] buyurmuştur... Cömertlik ayıpları örter.... Cömertliğin en önemlisi nefsinden cömertlik etmektir.... Mahlukatın en cömertleri Peygamberlerdir. (a.s.) O'nlardan sonra sırası ile Sıddık'lar, Şehitler, Salih'ler ve Veli'ler gelir.... Allah Teâlâ'nın (c.c.) cennetine ve Cemâl'ine mazhar olacak kişiler arasında bir tane bile nekes ve cimri yoktur.

- Kanaat halk nazarında ayrı mânâya, Hakk katında ayrı mânâya sahibdir.... [buna da şükür]  deyip kazandığı ile yetinmek veya çoğu istemeyip [bana bu kadar yeter, elhamdülillah.] demek büyüklerimize göre kanaat değildir... Sen kanaatini göstermek istiyorsan kazan, kazan da başkasına sarfet... Cömertliğin tadını alan kişi kanaatın zevkine de erişir.
.
Böylece devam edip gidiyor. Size tavsiyem bu onikinci mektubu şöyle sindire sindire okumanızdır. Aciz ve fakir kardeşinizi daha fazla çabalatmayın ne olur. Bizim araya girmemiz abes kaçıyor. Zaten kaç gündür ne kadar zorlandığımı tahmin edemezsiniz. Baştaki niyetimi sorgulamaya başladım. "Acaba böyle bir yola girmekle hata mı ettim" diye sürekli sorguluyorum kendimi. Pişmanık duymak da seyrini önemli cilvelerinden biri demek ki. Her şeye rağmen yılgınlığa düşmemek de lazım. "Görelim Mevlâ neyler" diyerek devam edelim en iyisi. Her mektuba dair bir iz bırakarak devam edelim seyrimize.
.
Onikinci Mektuptan aldığım teselli armağanı:
Çok sevdiğim evlâdım, gözlerinden akan yaşlar senin gözlerinin cilasıdır; gözü yaşaran, kalbi titreyen, yüzü kızaran kimselere “derviş” denir. Mahşerde ağlatılmadan evvel burada ağlamayı meşk edenler orada Cenâb-ı Hakk’ın cemâliyle ve cennetiyle güleceklerdir.

6 Ekim 2011 Perşembe

11. Sır

Beklenen işaret alındı Elhamdülillâh. Mahzun bir ruh hali ile okumalarıma devam ettim. Onbirinci mektubu okuduktan sonra "zaten geride kaldım" diye ara vermeden onikinci mektuba devam ettim. İşte işaret de bu mektupta zuhur ediverdi. Şeyh Efendi 12. mektubun ortalarında bir yerde: 

"Bu nasihatimi sadece bu nefis derecesinde olan kişilere anlatmakla iktifa etme. Bu hususları halka, insanlara sohbetle, va'z-u nasihatle yaymaya ve onları irşad etmeye gayret et."

buyuruyor. Buradan acizane şöyle bir netice çıkardım. Yolun erkanını ve dervişlerin özel hallerini tarif eden konuları geçeceğiz. Bunlar ehlinin anlayacağı haller. Öyle ulu orta konuşulacak mevzular değil. Belki şöyle bir iki cümle ile özetleyip geçeceğiz. Amma hepimizi ilgilendiren ve özünde İslam ahlakını tarif eden konuları önce kendimizin güzelce okuyup anlamamız ve hayatımıza tatbik etmemiz için yazılmış bu kitaplar. Sonra da anlayabildiğimiz kadarını buraya not etmemizde de bir sakınca olmaz inşaallah. 
Onbirinci mektup bahsettiğim sırlı mektuplardan birisi. Birkaç kez okudum. Vird olarak verilen esma'ın artırılmasının adabı izah edildikten sonra dış görünüşün şekli ve giyilen kisvelerle ilgili malumat veriliyor. Enbiya'nın ve Evliyanın cesetlerinin durumunu sormuş derviş. Bu konudaki hükmü izah ediyor. Son olarak da zikir esna'ında zuhur eden bazı hallerde nasıl davranılması gerektiğini tenbihliyor. 
Bizim bu sırlı mektubun orta yerinde seçebildiğimiz bir ışıklı levha var, onu aktararak nihayetlendirelim yazımızı, Vesselam...

"Allah için ta'zim eden ve yine Cenab-ı Hakk'ın rızası için hürmet eden kişiler dâima kârdadır. Asla zarar etmezler. İnsanın başına ne gelirse rızadan uzaklaşmaktan gelir. Rızadan uzaklaşmanın en bâriz alâmeti saygısızlık ve edebsizliğin artmasıdır."

4 Ekim 2011 Salı

10 Esrâr

Onuncu mektupta, yüzmeyi yeni öğrenmiş birinin farkına varmadan boyundan derin yere geldiğinde hissettiği paniği hissettim. Derinleştikçe derinleşiyor. İnsan nefes almaya korkuyor. Bir pişmanık mı desem, heyecan mı desem, korku mu desem, ne desem? Çıktık bir kere bu yola. Daha yarıya gelmeden yorgunluk belirtisi hiç de hayra alamet değil. Mektubu dün okudum, anlamaya çalıştım, hem anladım hem anlayamadım. Yazmaya yeltendim ama bir türlü yazamadım. Mektubun daha başında Şeyh Efendi bizim gibi avam takımı ile alakalı çok önemli ikazda bulunuyor: 

Muhabbetli ve pek gayetli İhsan Efendi oğlum, vahdet-i vücûd, cüzz, küll, vahdet-i şühud gibi mevzu'lar sizin de naklettiğiniz gibi sadece ham sofuların ağzında dolaşan sözler olmaktan çıktı. Artık avâm dahî bu gibi mevzu'larda fikir beyân etmeye başladı. Allah sonumuzu hayreyleye. Evvelâ size lazım olan tedbir şudur ki: İlmi olmayan, hâl yoluna sülûk etmeyen, öğrenmek için değil iddia için soru soran kişilerden uzak durunuz. Lâkin yanlış konuşmalarına da müsaade etmeyiniz. 

Biz şimdi ne yazacağız? Buna müsâde var mıdır? Gördüklerimize, okuduklarımıza bakarak bir hükme varmak doğru mu? Görünen alemin künhüne ermeden batın olanı nasıl anlayacağız?

Eşyanın zâhirini bilmeden bâtınını bildiğini iddia etmek, meyvenin daha kabuğunu görmeden tattığını söylemeye benzer. Birazcık zikretmekle, birazcık da kitap okumakla kendini “oldum, maksudumu buldum” iddiasında bulunanların hali aynen böyledir. 

Bu cümleleri okuduktan sonra en azından bu yazıyı sonlandırmam lazım. Bir işaret, bir izin bekleyelim. Kuşkusuz kitabın devamını gene gün be gün okuyacağım ama anlayabildiklerimi buraya yazma kararımı gözden geçirmem gerektiğini hissediyorum. Vesselam...

2 Ekim 2011 Pazar

9. Hamdele-Salvele


Beşeriyyeti zulmetten nûra çıkaran “Mü’min” ismini vererek, “kerremnâ” tâcı giydirerek “ahsen-i takvîm” üzere yaratan ve onu “esfel-i sâfilîn”e düşmekten inayeti ile muhafaza eden Celâl, Cemâl ve Kemal sahibi Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd ü senâ olsun.

Hem beşeriyyetin efendisi hem de efendilerin efendisi, yeryüzüne ve bütün âlemlere Rahmet, Şâhid, Beşîr ve Nezîr olarak gönderilen Resûlullah, Habibullah, Şefiullah Efendimiz’e en güzel salat ü selamlar tarafımızdan arz olunsun. 

1. Her mektubun başında önce Allah'a (c.c.) hamd ediliyor. Sonra da Efendimiz Muhammed Mustafâ'ya (s.a.v.) salât-ü selam getiriliyor. Biz de bundan sonra bu usûlü takip etmeliyiz. Hamdele ve Salvele'den sonra başlamalı söz
2. Şeyh Efendi bu mektubunda nefsin mertebelerini izah ediyor. Bu, bizim haddimizi aşıyor hali ile. Hal ehlinin anlatacağı mevzularda bizim gibi kâl ehlinin susup dinlemesi ve yazılanı okuması gerekir diye düşünüyorum. 
3. Bir büyüğün muhabbetine nail olmak, O'nun gönlüne girmek çok büyük bir bahtiyarlık imiş. Vesselam...

1 Ekim 2011 Cumartesi

8. Fitne

Dervişlik miskinlik değildir. Say-u gayret göstermek, cemiyetin meseleleri ile ilgilenmek gerekir. Bu yolu kendi hevâ ve hevesine uydurmaya çalışan gafillerden uzak durmalı. Emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmamız, uyanık olmamız lazım. Ortalığın fitnesinden uzak durmak en iyisi.  Ehl-i fitne ile uğraşmak yerine fakir fukaranın hâli ile hemhâl olmak, dertlerine çareler aramak daha efdaldir. Ve tabii ki bunda da gurur ve kibire kapılmamak, benlik davası gütmemek şartı ile. 

Fitne mes'elesine gelince... Güzel evlâdım, şunu unutmayasın ki başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün peygamberler ve bütün evliyâullah ve hatta ümmete hizmet edenler buna ma'rûz kalmışlardır. Dervişlik yolunda şuna dikkat et; bu sana vereceğim mühim sırlardandır: Sendeki ahlâkı bilmeden, sendeki ahvâli bilmeden sana çok iltifat eden insandan uzak dur! Zîrâ bunu yapan kişi, yarın aynı şekilde senin ahlakını ve ahvalini hiç bilmeden aleyhinde bulunabilir. Bu nev’i mürailerden uzak dur. Amam onlara karşı bir muhabbetin varsa, ille de yakın olmak istersen bâri hakkı ve sabrı tavsiye ederek onları itidal yoluna davet et. Cenab-ı Ali efendimize nisbet edilen bir söz vardır; demişlerdir ki: Ya imâm, ona dikakt et; falanca sana tuzak kurmak, kötülük yapmak ister! O Zât-ı Âli de buna binaen şöyle cevap vermiş: O kişiden böyle bir şey beklemem, zirâ ona hizmetim dokunmadı ki..."

En iyisi bu tür bozguncular hakkında İlâhî hükmün kazâ etmesini sabırla beklemektir. Hakk sillesinin devâsı da da'vâsı da olmaz. Sabır, sabır, sabır... Büyüklerimiz çevresinde bulunan bu tür insanların cibilliyetini, huyunu bildikleri halde sabrederler. Bir ihanete maruz kalmadıkça o kimseleri dahi kanatlarının altında barındırırlar.
Gerçek derviş odur ki insanların övgüsü de sövgüsü de muhabbetini etkilemez, gönlünün safâsını bozmaz. Cenâb-ı Hakk'a: "Yâ Rabbî, benim şerrimden insanları ve cümle mahlukatı muhafaza eyle; insanların ve cümle mahlukatın şerrinden de benin hıfz-ü emîn eyle" diye dua eder. Vesselam...