29 Aralık 2011 Perşembe

sefer faslı

Bismillahirrahmânirrahîm,
Elhamdülillâhi Rabb'il Alemîn,
Ves'Salâtu ves' Selâmu alâ Resûlünâ Muhammedin ve Âlihî ve Sahbihî ecmaîn.

Hatırlarsanız birkaç gün önce "Memlekete doğru bir sefere mi çıksak acaba?" diye sormuştuk. Bugün "haydi çık o zaman" diye bir nida geldi adeta. Demek ki konuşmalara dikkat etmek lazımmış. Her an gerçekleşme durumu olabiliyormuş. Akşam üzeri yola çıkıyoruz. Karayolu ile 20 saati bulan bir sefer. Haydi hayırlısı. Gördüğümüz "Güzel"i de, yediğimizi içtiğimizi de, gezdiğimizi gördüğümüzü de müsâde edildiği kadar size aktaracağımdan emin olabilirsiniz. 2 Mayıs 2009 tarihinde "durak" başlığı altında  yazdığımı bir kez daha okudum. Etkileme/etkilenme sürecine devam edeceğiz inşaallah. Fazla bir şey yazamıyorum. Hem zaman sıkışık, hem çıkmadan yapacak işlerim var. Yolculuk içinde yolculuğa çıkma vakti yaklaşıyor. Eğer varsa herkese hakkımı helal ettim. Herkesten de helallik talep ediyorum. Sağlık ve mutluluklar niyaz ediyorum. 
Allâhümme Yâ Müfettihal ebvâb. İftah lenâ hayr'el bâb. (Amin. Bi hurmeti Tâhâ ve Yâsîn.)  

27 Aralık 2011 Salı

tevafuk faslı



Rahmân Rahîm ALLAH adıyla
189. Göklerin ve yerin hakimiyeti Allah'ındır ve Allah her şeye kâdirdir. 
190. Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin uzayıp kısalmasında, düşünen insanlar için elbette birçok dersler vardır.
191. Onlar ki Allah'ı kâh ayakta divan durarak, kâh oturarak, kâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve derler ki: “Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!”
192. “Ey Yüce Rabbimiz! Sen kimi ateşe koyarsan, muhakkak onu rezil edersin. Zalimlerin hiç bir yardımcısı yoktur!”
193. “Rabbenâ! Biz, imana çağıran ve 'Rabbinize inanın!' diye tevhide dâvet eden bir Zat'ı duyduk ve icabet ettik. Artık Sen bizi affet, kusurlarımızı bağışla ve iyilerle birlikte bizim canımızı al.”
194. “Rabbenâ! Resullerin vasıtasıyla vaad ettiğin mükâfatları bize lütfet, bizi kıyamet günü rezil ve perişan eyleme. Sen asla sözünden dönmezsin!”


195. Onların Rabbi de dualarına şöyle icabet buyurdu: “Sizden gerek erkek, gerek kadın, hayır işleyen hiçbir kimsenin çalışmasını zâyî etmem. Çünkü siz birbirinizdensiniz, birbirinizden farkınız yoktur. Benim rızam için hicret edenlerin, vatanlarından sürülenlerin, Benim yolumda işkenceye, zarara uğrayanların, Benim yolumda savaşanların ve öldürülenlerin, elbette kusurlarını örtecek ve elbette onları Allah tarafından mükâfat olarak içinden ırmaklar akan cenetlere yerleştireceğim. En güzel ödüller Allah'ın yanındadır.
(Sadakallâhül Azîm) (Suat Yıldırım Meali)

Bizleri, Hicrî 1433 yılının Safer ayına kavuşturan Rabb'ül Âlemîn'e (c.c.) hamd olsun. Zamanın devrânında yeni bir ay başlarken, bizim acizâne ara vermeden okumaya çalıştığımız Hatm-i Kur'an devrânımızda Âl-i İmran suresi bugün hitama erdi. Kurban olduğumuz Kur'an Kalesine Fâtiha kapısından girdikten sonra ikinci sırada bizi karşılayan Âl-i İmran burcu ile bu seferki karşılaşmamız Kamerî ayların ikinci sırasında bulunan Safer'in başlangıcına tevafuk etti. Teberrüken 189-195. ayetler blogumuza teşrif buyurdular. Haydi okuyalım, ezberleyelim, mânâsını idrak etmeye çalışalım.
Rabbim bizleri Kur'an'dan ayırmasın. Amin.   

sükût faslı

ve sükût


tefekküre duran derviş gibi narin
sızı ince yara derin

25 Aralık 2011 Pazar

kış faslı

Uzun süredir fırsat bulup da dertleşemediğim sevgili günlüğümle nihayet dün karşılaştık. Ayak üstü ona memleketimden kar manzaralarını anlattım. Bazı arkadaşlar kulak misafiri olmuş bu sohbete. Haberimiz olsaydı, muhabbete onları da dahil ederdik. 
Ama onların niyeti başka! Bizim açığımızı aramaya çalışıyor keratalar(!) Sonra arkamızdan konuşmaya başlamışlar. "Atma hocam, din kardeşiz! İnsan boyunu aşan kar mı olur?"  Falan filan, bir sürü tezvirat. Lafı uzatmayalım, epey günahımızı almışlar. Yahu biz belgesiz konuşur muyuz? Eh, biraz zor oldu ama sonunda bir sürü resim ve video arasından beni yalancı çıkarmayacak bir video buldum.
Bundan yaklaşık 3 yıl öncesi. 2009 Mart ayının son günlerinde, 29 Mart'ta, yerel seçimler vardı ülkemizde. Bendeniz, Köy Muhtarlığı'na bir kez daha aday olan kardeşim Mehmet'e destek olmak için memlekete gitmiştim. Nisan ayına üç gün kala, bizim köydeki hava durumunu hakem heyetinin bilgisine delil olarak sunuyorum. Buyurun size kar manzarası. Ankara-Sivas karayolu üzerinde yolcu beklerken çekmişiz bu kısacık görüntüyü.

video

Mart karı böyle olan memleketin Karakış'ını, Zemheri'sini ve Gücük'ünü varın siz hayal edin. Nece konuştuğumu soranlar için geçmiş olsun. 
Hadi bugün de böyle olsun. Şaka yapma hakkımızı kullanmış olduk kırk yılda bir. Şaka maka kışı özledik be hocam!
Ne yapsak acaba? Kışın sırtında memlekete doğru bir sefere mi çıksak? 

24 Aralık 2011 Cumartesi

kar faslı

Sevgili Günlük,
Bugün İstanbul'a kar yağdı. Kar dediysem, öyle lapa lapa yağış değil tabii ki! Sabah işe gelirken yüksek kesimlerde yağmur damlalarının arasına saklanan birkaç beyaz leke gördüm, o kadar. Yokuş çıkarken dizlerinin dermanı kesilen ihtiyarlar gibi mecalsiz mecalsiz süzülüyorlardı boşlukta. Hiç biri yeryüzüne inmeyi başaramadı maalesef. Halbuki dört gözle bekliyorum toprağın kar örtüsü ile kaplanmasını. Zira annemin "ortalık hastalığı" dediği grip kol geziyor ortalıkta. 15-20 gün önce bize de uğradı. Eskiden bir haftada atlattığım bu hastalık bir türlü gitmiyor. "Kar yağsa da tüm mikroplar ölse" diye ümid ediyorum ama yağmıyor işte.
Toprak eski toprak değil: Isındı, kar tutmuyor.
Zaman da öyle: Kışlar yaz, yazlar kışa döndü. 
İnsanlar desen bir alem: "Beyaz kabus" geri döndü diye haber yaparlar kar yağsa. O da yağmıyor işte.   

"Nerede o eski karlar" deyip maziye bir geçiş yapalım da bit pazarına nur yağsın bari. Anadolu'da, insan boyunu aşan kar kalınlığına şahit oldu bu gözler. Sabah bir kalkarsınız evin kapısı açılmıyor. Kar kapatmış. Gözün gördüğü her yer bembeyaz. Büyükler, evlerin üzerindeki karları kürümekle meşgulken biz çocuklar babamızın ağaçtan yaptığı küçük kızakları alıp köyün yamacına çıkardık. Ayakta lastik ayakkabılar. Üstümüzde başımızda fazla bir şey yok. Artık öğleye kadar mı olur, acıkana kadar mı olur? Aşağıya kadar sen kızağın üstünde, yukarıya kadar kızak senin sırtında. Kiminin başı yarılır, kiminin kolu kırılır...
Bir de avcılar peyda olurdu her kar yağışından sonra. Onlar sıkı giyinmiş bir vaziyette çıkarlardı ava. Dize kadar pantolonun üstüne çekilmiş yün çoraplar. Kar maskesine benzeyen yün başlık, kalın kabanlar vesaire. Yanlarında bezgin tazıları, omuzlarında çakaralmaz tüfekleri ile toplanırlardı köyün meydanında. Zavallı tavşanların artık hiç şansı yok. Tazıdan kaçsa tüfek saçmaları ile yuvarlanır beyaz karın üzerine. Sonuç malum. Akşama her birinin yedeğinde birkaç tavşan ve bol atmasyonlu avcı hikayeleri. Yatsı vakti tavşan köftesi hazır. Komşu hakkı bize de gelirse ne ala. Gelmezse avucumuzu yalamaktan başka çaremiz yok. Çünkü bizim aileden ava çıkan kimse yoktu. (Babam gençliğinde yaman avcı imiş o başka) Hayatımda hiç hayvan avına çıkmadım. Bir kere ırmakta balık avlayanların yanına takılmıştım. Bana acıyıp birkaç balığı söğüt çubuğuna dizip vermişlerdi. Eve getirdiğim tek "av" budur. 
Sevgili günlük, gördüğün gibi kar deyince bir sürü beyaz anı hayalimi işgal ediverdi. Şimdi bunları yazmaya kalkışsam pehlivan tefrikasına döner burası. En iyisi tadında bırakalım. İstanbul'a doğru dürüst kar yağmadığı müddetçe, her sene bu anılarla yetineceğiz nasıl olsa. "Arkası seneye" deyip, kapatalım bu konuyu en iyisi. Vesselam... 

23 Aralık 2011 Cuma

Salât-ü Selâm faslı

 بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
 إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ ۚ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

:El Ahzâb Suresi 56. Ayet:
Muhakkak ki Allah ve Melekleri, Peygambere hep salât (rahmet ve senâ) ederler. Ey iman edenler! Siz de O'na salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin. 
(Suat Yıldırım Meali)
"Bir aceb nûr kîm güneş pervânesî"

Allah (c.c.) indinde yegâne din olan İslâm'ı bizlere tebliğ eyleyen, her hâli ile güzel ahlâkı tekmil eyleyen, mübârek fiiliyâtı ve sırrıyâtı ile kulluğun zirvesine çıkan, insanlığın hem mükemmeli, hem mükemmili, benî Adem'in medâr-ı iftihârı, Ekmel-i Mahlûkat, Seyyidü's Saadât, Hâce-i Kainât, Fahr-i Âlem, Rasûl'üs Sakaleyn, İmâm'ül Kıbleteyn, Cedd'ül Hasaneyn,  Serdefter-i Mahlûkât, Mahbûb'ül Âşıkîn, Sirâc-ı Münîr, Nur-i Evvel, Şems'üd Duhâ, Bedr'ud Dücâ, Müctebâ, Mürtezâ, Muktedâ, Sâdullah, Nîmetullah, Resûlallah, Ahmed, Mahmud, Hâmid, Muhammed Mustafâ Sallallâhu Telâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz'e Mahlukât-ı İlâhiyye adedince ve İlmullâh-ı Tealâ'nın mânâsınca salât ve selâm olsun. 
Cenâb-ı Allah (c.c.); Âl-i Muhammed'e, Ashâb-ı Muhammed'e, Ezvâc-ı Muhammed'e, Etba'-ı Muhammed'e (Radıyallâhu anhüm ecmaîn) salavât-i şerîfelerin ecrinden ihsân eylesin. 
İhsân olunan bu mânânın feyziyle kalplerimiz pür nûr olsun, hallerimiz iyi hâle tahvil olunsun. Cenâb-ı Hakk kendisine, Habîbine ve sevdiklerine yakınlığı bizlere nâil buyursun. 
Salât-ü selâmı ve duayı yapmaktan aciz kalbimizin ve ağzımızın hâline bakılmaksızın niyazlarımız Taraf-ı Sübhâniye'den reddolunmasın. Erham'ür Rahimîn, Raûf'ur Rahim olan Mevlamız salât-u selâmımızı ve dualarımızı kabul buyursun. 
Amin. Bi hurmet-i Tâhâ ve Yâsîn.

20 Aralık 2011 Salı

mmh8 faslı

O gün, Meskun Mahal Hikayeleri'nin anlatıldığı meydanda in cin top oynuyordu. Bir müddet seyretti. Derken, aslı yok yaylasından gelen koyunları sayarak uykuya daldığını farkedemedi. Maç rüyasında da devam ettiği için, gerçekle hayal arasında asılı kalan ruhunu orada bırakıp uzun bir yolculuğa çıkmak üzere boyundan büyük kapıya yöneldi. Düştüğü boşluk insanlar tarafından hıncahınç doldurulmuştu. Herkes kendi halinde bir şeylerle uğraşıyordu. Kanının çektiği tarafa doğru yöneldi. O kadar insanın arasından Döndü Ebe'sini buldu. Kadıncağız oturmuş simsiyah saçlarını tararken, bir yandan da kendi kendine konuşuyordu: "Eskiler, 'Saç, yürekten sulanırmış' derlerdi. Bende yürek mi kaldı ki bu soyha saçlar habire uzayıp duruyor" Sorunun muhatabı olmamak için ihtiyarın yüzüne mahcup bir eda ile boş boş baktı. Karşılıklı bakıştılar. Sessizce oturdular. Meskun mahalde hiç görmediği babaannesinin elini öpüp yanından ayrıldı. 

19 Aralık 2011 Pazartesi

Hz. Mevlânâ faslı

Ey hazinenin üzerinde oturduğu halde dilencilikten ölen!
Bu dünya bir ağaç; biz de, bu âlemde yarı ham, yarı olmuş meyvelere benzeriz. Ham meyveler dala iyice yapışır. Oradan kolay kolay kopmazlar. Çünkü ham meyve, köşke, saraya lâyık değildir. Bu dünyadan başka bir hayat tanımayanlar da o ham meyve gibidirler. Dünyadan ayrılmak istemezler. Çünkü, Sultan'ın sarayına, yani yüce Allah'ın (c.c.) cennetine çıkacak ne yüzleri, ne de olgunlukları vardır. 

Ey Hak âşığı!
Sen güzellik Yûsufusun. Bu dünya da bir kuyu gibidir. Allah'ın (c.c.) takdirine şikâyet etmeden boyun eğmek, sabretmek ise seni kuyudan çıkaracak, kurtaracak iptir. Ey dünya kuyusuna düşmüş olan Yûsuf! İp uzandı, onu iki elinle sıkıca tut. İpten gâfil olma ve yakalamışken bırakma; çünkü ömür tükendi, akşam oldu. 


Hazret-i Mevlânâ, Muhammed Celâleddîn-i Rûmî (k.s.) Efendimizin 738. Vuslatını hakkı ile idrak edebilenlere selam olsun. Hakkı ile diyorum; gerçekten de, aziz hatırasına yanlış yaptığımızı düşünmeye başladım. Her sene aynı şeyler oluyor. Vuslat törenleri artık "görsel" bir malzemeye dönüşmüş durumda. Hep aynı kişiler, aynı seramoniler, aynı kuru nutuklar. Kabukla uğraşmaktan bir türlü öze gelemiyoruz.  Edebe, âdâba mugâyir bir sürü uygulama tekrarlanıp duruyor. Turistik bir malzeme, kâr getiren bir sekör haline geldi bu törenler. "Arkadaşlar bir durun! bu işte bir yanlışlık var. Mevlânâ'yı Mevlânâ yapan sözlerini, kitaplarını hiç konuşmuyoruz. Sema' bir gösteri aracına dönüştü. İşin özünü unuttuk" diyebilen bir "Babayiğit" çıkmadı henüz. Vâ veylâ, vâ esefâ... 
Tuğrul Efendi'den öğrendiğimize göre, Hazret-i Mevlânâ celalli ve asabi bir mizaca sahip imiş. Diyorum ki, mübarek kabrinden çıksa, ilk önce kendisi adına tören düzenleyen zevatı kızılcık sopası ile kovalardı herhalde.
Neyse, biz Hazret-i Mevlana'nın dünya hayatını tasvir ettiği kelam-ı kibarını yazımızın başına ser levha yapalım. Umalım ki, bu küçük adımımız büyük hayrlara vesile olur İnşâallah. Vesselam...

18 Aralık 2011 Pazar

karınca faslı

Şu İstanbul'un son yıllardaki en ilginç buluşu kuşkusuz Metrobüs'tür. İnşaatı başladığında hayli mesafeli olduğum bu "nev'i şahsına münhasır" ulaşım aracı, şimdi İstanbul için vazgeçilmez bir konuma geldi. Acaba Metrobüsten önce bu insanlar nasıl gidip geliyordu diye düşünüyor insan. 
Geçen Perşembe akşamı karşıda bir toplantıya katılmam gerekiyordu. En seri ulaşım aracı olarak akla ilk gelen Metrobüs oluyor. Uzunçayır durağından Zincirlikuyu'ya, oradan da Halıcıoğlu'na varmam yarım saati bulmadı. Üstelik akşamın en sıkıntılı saatinde. Zincirlikuyu'da aşırı izdiham vardı. Ben son anda ön kapıdan kendimi içeri attım. Neredeyse ön cama yapışık bir vaziyette yolculuk yaptım. Bu biraz ürkütücü bir durum. İnsan her an dışarı fırlayacakmış gibi hissediyor kendini. Tam Mecidiyeköy Viyadüğü üzerinde bir "delilik" yaptım. Şoförden fırça yemeyi göze alarak cep telefonumu çıkarıp video çektim. İstanbul'da yaşamayanlara göstermek için Metrobüsün içinden dışarıyı çektim. Bu kısa görüntü onlara bir fikir verir, diye düşünüyorum. 

video

Karınca yollarını bilirsiniz. Hani hayvancıklar yuvaya yiyecek bir şeyler taşırken hep aynı yoldan gidip gelirler ve hiç birbirine çarpmadan hızlı hızlı yol alırlar ya? Bu Metrobüsler bana karınca yollarını hatırlattı o akşam. O kadar yakından teğet geçiyorlar ki her seferinde insanın yüreği ağzına geliyor. Vesselam...

17 Aralık 2011 Cumartesi

sınıf faslı

Oğulcuğum,
Bugün sana, İdris Özyol'un "Lanetli Sınıf"ı henüz yazmadığı yılları anlatmak istiyorum. Rüyada dahî görmeni istemediğim karabasan günlerini.
Aah, Oğul ah!
Köylü doğmuştuk bir kere ve belki bu yüzden "Köy Enstitüsü" binalarında kapana kısırmışlardı bizi. "Faşist" diye damgalanmıştık taa baştan, ama bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyorduk. Kominist'in ne anlama geldiğini bilmediğimiz gibi. Bir onlar avantajlıydı kavgada, bir biz. Hükumet değişimlerine denk geliyordu bu devir teslim. Kimse kimseyi anlamıyordu, kimse bizi anlamıyordu, kimse beni anlamıyordu...
Efkarımızla birlikte dolaşırdık yeryüzünü ve Ferdi Tayfur'un yanık sesi en iyi arkadaşımızdı. "Durdurun dünyayı başım dönüyor" diye bir şarkısı vardı mesela. Biz, o zamanki dünyayı durdurmayı başaramadık maalesef.
Neyse, derin konular bunlar. Açmadan kapatalım en iyisi bu meseleyi...
Durduk yerde dipsiz bir kuyuya düşer gibi 32 yıl öncesine gitmeme aşağıda gördüğün siyah beyaz fotoğraf sebep oldu. 1979 yılına ait olduğunu söyledi, resmi gönderen arkadaşım. Ne yalan söyleyim, hepsinin adını bir çırpıda sayamadım. "Lanetli Sınıf"ın bir öğle arasında Üçler Bakkaliyesi cıvarında toplanıp dertleştiği bir günde çekilmiş belli ki. Ben kapşonlu parkamla, kalın kemerimle, kumaş olmayan pantolonumla ve vücut dilimle durmuşum sol başa. Yanımdaki Osman'ın gözünü kör ettiler bir kavgada, okulu terketti gitti. Onun yanında Hacı Ali var. Aramızdaki en gözü kara delikanlı idi O. Nuri ise adeta cengaver kesilirdi olaylarda. Üzerimize çullanan "kominist" çocukların korkulu rüyası idi. Sağ baştaki Ramazan Yozgat'lıların arasındaki tek Kırşehir'li. Benim önümde çömelen Faruk'un öyle göründüğüne bakma, uzun boylu yakışıklı bir arkadaşımızdı. Bu resmi bana gönderen sevgili kardeşim Memiş onun yanına ilişmiş. Sağ baştakinin adı Kemal idi yanlış hatırlamıyorsam.
Ezmeye çalıştılar bizi oğul! Ürkektir bakışlarımız o yüzden. Mahcup davranışlarımız ele verir bizi. Bir ceylan yavrusunun tedirginliği sindi bedenimize. Şimdi her birimiz bir yere savrulmuş olsak da kaybolmayan masumiyetimiz buluşur arada bir, aynı yerde.
İdris Özyol bizi ve kaderi bize benzeyenleri anlattı yıllar sonra. Lanetli Sınıf'ta bulabilirsin izlerimizi.
Şimdi anladın mı trafikte ufak bir ağız dalaşından bile neden huzursuz olduğumu? 


Bizi yıkıyorlar, eski bir binayı yıkar gibi, kadim bir bilmeceyi çözemeyip kenara atar gibi, bir çiçeği kopartıp koklamadan ezer gibi yıkıyorlar bizi. Ve dilsiz ve bütün kelimeleri elinden alınmış ve yenik bir şehir gibi duruyoruz "onların tarihi"nin önünde. 
Daha fazla ölmemizi istiyorlar, daha fazla yenilmemizi, daha fazla unutmamızı. Ölmeye ve yenilmeye eyvallah belki, ama unutmak asla. Unutamıyoruz. Zihnimizden kovduğumuz şeyler, bir bakıyorsun çocuklarımızda yeşeriyor. Biz bıraksak onlar alıyor savaş meydanının kenarına yığılmış mızrakları. Mızraklı ilmihal gibi yaşıyoruz ve mızraklar üstümüze yıkılıyor. Bir ilmihâl kalıyor geriye, ama "hâl"imizi "ilim" yapamıyoruz.
......
Sorularımızın, yenilgilerimizin ve suçlarımızın içine klitliyorlar. Demirin, ihanetin ve yıkılan gecekonduların içine. Kavuşamdığımız "Lelya"ların ve ihanet ettiğimiz "Mecnun"ların içine. Bizi kilitliyorlar oğlum ve tarih en büyük kilididir insanlığın. Bizi tarihin içine kilitliyorlar. Sana bir şey sorduklarında asla konuşma oğlum, ağzını açıp bir şey söyleme. Çünkü her cevap ihanetin kapılarını aralıyor. Her cevap biraz daha öldürüyor bizi ve yâdellerin oluyoruz konuştuça. Yâdeller, hepsi bu ve yıkılıyor üstümüze sıla, yıkılıyor üstümüze memleket, yıkılıyor üstümüze bir türkü. Geriye bir Leyla kalıyor hiç görülmemiş, bir "Mecnun" yüreğim. Ve belki de son yıkım onların güllesiyle geliyor. 
Sen bekleme ama!"

16 Aralık 2011 Cuma

Selam faslı

Resul-i Kibiryâ, Aleyhi Ekmelu't Tahiyyâ, Hazret-i Eba'l Kasım Muhammed Mustafâ'ya mahlukat adedince salât ve selâm olsun. 


                         Es Salâtu Ve's-Selâmu Aleyke Yâ Resûlallah
                         Es Salâtu Ve's-Selâmu Aleyke Yâ  Habîballah
                         Es Salâtu Ve's-Selâmu Aleyke Yâ  Nebiyyallah
                         Es Salâtu Ve's-Selâmu Aleyke Yâ Halilallah
                         Es Salâtu Ve's-Selâmu Aleyke Yâ  Safiyyallah
                         Es Salâtu Ve's-Selâmu Aleyke Yâ  Veliyyallah
                         Es Salâtu Ve's-Selâmu Aleyke Yâ Seyyid'el Evveline ve'l Ahırîn
                         Es Salâtu Ve's-Selâmu Aleyke Yâ  Şefî'al Müznibîn 
                         Es Salâtu Ve's-Selâmu Aleyke Yâ  Hâtem'en Nebiyyîn
                         Es Salâtu Ve's-Selâmu Aleyke Yâ  Rahmeten li'l Âlemîn
                         Es Salâtu Ve's-Selâmu Aleyke Yâ  İmam'el Müttekîn
                         Es Salâtu Ve's-Selâmu Aleyke Yâ  Resule Rabb'il Alemîn

/.../ faslı

.............
/ aç çıplak ve susuzdum. anama söylemedim. yorgun ve uykusuzdum, bunu da. vurulup düşerdim bir devin kalkışı gibi.../
...............
/ devasa bir masalın ortasında kelebeğim, ateşle sınanan. sonrası eylüldür, eylülse hüzün... konuşamam. vişne çürüğü bir akşamdı vuruldum. ölüm ilanıyla girdim adresini yitirdiğim şehre; talan edilmiş panayırda herkes figüran, börtü böcek, ıvır zıvır.../
...............
/ ben ki çırılçıplak bir yürek kesilmiş ellerimle umutsuzluğun gırtlağına sarılıp unutturduğunuz isimlerden geliyorum. yüreğimi kınından çıkarıp size adıyorum. ben ki sizin için okudum ezberledim içimi.../
...............
/ yüreğim habire toprağın damarlarını zorluyor. saçlarıma kar yağsa da ben bu yürekle ısınırım./ 


ahmet usta (YOLCU-7. sayı 1999)

14 Aralık 2011 Çarşamba

masal faslı

Bir varmııış, BİR varmış. Şimdiki zaman içinde, kalbur saman içinde, dünyanın yer yüzünde, Türkiye diye bir ülke ve İstanbul adında bir şehir var imiş. Bu şehrin "Şehremîni" (belediye başkanı) mimar imiş. Hatta ve hatta ülkenin başındaki zat dahi Şehremâneti'nden terfi ederek gitmiş pâyitahta. "Kudretlû"ların dediği dedik, çaldığı düdük imiş. İstanbul şehrinin talan edildiğinden, gecekondu işgaline uğradığından, çarpık yapılaşma olduğundan dem vurarak göreve başlamışlar. Bu çarpıklığa son vereceklerini, daha estetik ve "çağdaş" planlı programlı bir şehir kuracaklarını vaad eylemişler taa baştan. 
Az gitmişler, uz gitmişler; arkalarına dönüp arpanın boyunu ölçmeye tenezzül bile etmeden, dere tepe düz gitmişler. Aradan yıllar geçmiş "sapan olumsuz iz bırakmış toprakta" Onlar bunu görmezden gelmişler. Vaad ettikleri ile icraatları arasındaki uçurumu hatırlatanlara kraldan çok kralcılar karşı çıkmış. "Usta"lık dönemine bakmak lazımmış eleştirmeden önce...
Bakılan yerde bir kürsü, kürsüde bir başbakan, televizyonlar canlı yayında, tüm ülke izliyor: "Buna bir dur demenin zamanı gelmiştir, gerekirse zorla yıkacağız, depreme dayanıklı sağlam evler yapacağız, yeşil alanlar, parklar, bahçeler olacak. Çarpık yapılaşmaya geçit vermeyeceğiz. Yapanın elektiriğini, suyunu keserim, asarım, yıkarım. Site site sitelere taşınacak bu insanlar. Yok öyle yağma! Biz köklü bir medeniyetin devamıyız. Bu medeniyete uygun; yaşanılabilir, zarif, güzel şehirler kuracağız!" 
Ardından şehrin belediye başkanı boy göstermiş ekranlarda. Bir bölü bilmem kaç ölçekli master planları göstererek ahkâma devam etmiş. Belediyenin internet sitesinde de bu planların bir örneği bulunabiliyormuş.



Nispeten planlı yerleşim denilebilecek bir mahallenin "Esenler" isimli bir sokağı varmış. Sokak, düz sayılabilecek bir şekilde planlanmış ve evler de ona göre yapılmış. 16 numaralı arsaya da bahçe nizamlı 2-3 katlı bir ev yapılmış zamanında.   


Sokağın uzaydan görünüşü de böyle imiş. 16 numaralı evin önünde ağaçlar bile yetişmiş. İnsanlar rahat rahat dümdüz sokaktan geçerek evden işe, işten eve gidip gelirlermiş.
Gel zaman git zaman bir hareketlenme başlamış o noktada. Önce ev boşaltılmış, sonra kocaman bir kepçe yerle yeksan etmiş koca apartmanı. Sarı renkli hafriyat kamyonlarının biri gelmiş, biri gitmiş. Bir iki gün içinde evin yerinde yeller esmiş. Sonra kazmaya başlamış başka bir makina. Çaktırmadan yolun altını da oyduğunu kimseler farkedememiş. Çünkü yüksek panellerle çevirmişler arsanın etrafını. Günlerden bir gün yol çökmüş. Adamlar panelleri yolu da içine alacak şekilde genişletmişler. O andan itibaren her şey çok hızlanmış. Birkaç gün içinde kocaman bir apartmanın kaba inşaatı bitivermiş. Resmi, gayri resmi herkesin bakışları altında sokağın yarıdan fazlasını içine alan bir ucube mantar gibi bitivermiş oracıkta. 


Artık Esenler sokaktan geçip gidenlerin dikkat etmesi gereken bir durum var imiş. Dümdüz yürürken önüne birden sarı bir duvar ve "modern" bir apartman çıkıyormuş. Mecburen hafiften sola dönmek lazımmış. Dönmek yetmez, araçlara da dikkat etmek lazımmış. Aç gözlü müteahhit kaldırımı bile işgal ettiği için mecburen araç yolundan yürümek zorunda kalınıyormuş... 


Sokağın şimdiki zamanda uzaydan görünüşü de bu hale dönüşmüş. Bütün bunlar birkaç metre toprak parçasına tamah eden insanların eseri imiş. En can yakıcı olan ise bu şehrin belediye başkanı mimar imiş. Kendisi gün aşırı televizyona çıkıp estetikten, güzellikten, plandan, projeden, medeniyetten, zarafetten bahsediyormuş.
Sayın "seyirci"ler, büyüklere masallar programımız burada sona ermiştir. Anlattıklarımız hayal mahsulüdür. Gerçek hayatla, gerçek ve tüzel kişilerle hiç bir ilgisi yoktur.
İyi geceler, rahat uykular diliyoruz. Haaa, unutmadan söyleyelim: Üstünüzü bir örtü ile kapatmayı unutmayın. Ama alıcılarınızı asla kapatmayın. Rüyalarınıza dikkat edin. Kimbilir, belki rüyalardır gerçeğin taa kendisi... Vesselam... 

zihniyet faslı

Zeytinburnu'daki gökdelenler belki bardağı taşıran damla oldu. İstanbul'un tarihsel silüeti uzun zamandan beri bozuluyor; kimsenin de sesi sedası çıkmıyordu. Hatta bu bozulmadan rant açısından istifade eden büyük kesimler vardı. Toplumun bütün kesimlerine bunu teşmil edebiliriz. Öyle bir ortam; dolaysı ile bizim gibi düşünen insanların içini sızlatan, gönlünü yakan, uzun yıllardır devam eden bu hadisenin belki bir hâtimesidir. Bana göre, Zeytinburnu'daki gökdelenler özgün İstanbul'un artık son çırpınışlarıdır. Bu "çok önemli" veya "çok önemli değil" Çünkü  bu gökdeleni yapan bir zihniyettir. Bu zihniyete bütün Türkiye şu anda kapılmış vaziyettedir. Bu zihniyetle mecluptur ve meczuptur. Celbedilmiştir ve cezbedilmiştir. Bugün o gökdeleni belki durdurursunuz, yarın öbür gün başka bir "gökdelen" çıkar veya gökdelmeyen "yürekdelen" çıkar. Böyle bir şeydir. Ciddi bir zihniyet meselesiyle karşı karşıyayız. İstanbul'daki bu büyük imar târumârı bu zihniyetin hayata yansıyan boyutudur. Diğer sanatlarımıza da yansıyan boyutları vardır: Şiirimize, mûsikimize, muaşeretimize, hukukumuza... Biz yitik bir medeniyetin garip çocuklarıyız. Bu gurbetimiz, dünya ile temasımız arttıkça katlanarak ve bizi de kendi içine -girdaplarına- çekerek sürecektir. Dolayısı ile ben biraz müstehzî yani gülerek, içimden de kan ağlayarak "yahu biz bu konuları elli yıldır konuşuyoruz" diyorum.... Genel olarak biz, Osmanlı medeniyet yorumunun İstanbul'daki izdüşümünün ne olduğunu anlamadığımız için, bugün gökdeleni yıkarız bir başka taraftan bir başka şey yaparız, şehrin altını oyarız üstünden çıkarız, surların kenarından otoyol geçiririz, nisbeti bozarız, ölçek diye bir şey kalmaz orta yerde, mezarlıklar târumâr olur. Sonra, "biz bu şehri imar ettik" deriz. Doyasıyı ile böye bir karmaşa içinde çok da fazla söylenecek bir şey yok. Çünkü mesele köklü bir meseledir....  (Prof. Sadettin Ökten- Burç FM konuşması)

12 Aralık 2011 Pazartesi

Yıldız Camii faslı

Geçenlerde yolumuz Yıldız Teknik Üniversitesi'ne düştü. Yayıncılıkla ilgili bir konferansa katılmamız gerekiyordu. Tarihi yapılarla yeni binaların yan yana bulunduğu bu kampüse ömrümde ilk defa gittim. Konferansın ayrıntılarını anlatmak değil meramım. Saat 12'ye yaklaştıkça bende bir huzursuzluk başladı. Cuma namazını böylesine dünyevi bir meşgale uğruna kaçırmak, bizim için affedilemeyecek bir durum. Arkadaşım "Abi bu yakında güzel bir cami var, 10 dakika kala çıksak bile yetişiriz" deyince rahatladım. Neyse; vakit geldi, biz çaktırmadan terkettik salonu. Gerçekten de çıkış kapısının hemen karşısında saat kulesi ve tarihi bir cami bizi karşıladı. İlginç olan yirmi yıldır İstanbul'da ikamet ettiğim halde bu camiye de ilk defa girecektim. Avludaki şadırvanda abdesti hızla alıp, caminin içinde yer bulma telaşı başladı bende. Merak etmeye başlamıştım çünkü. Acaba dıştan görüntüsüne pek bir mânâ veremediğim bu mâbedin içi nasıldı? İçerde yer bulmam zor olmadı. Cemaat, aralarda boşluklar bırakarak oturmuş. Fırsattan istifade en öne doğru yöneldim, mimberin sağ tarafında üçüncü safta yer buldum kendime. Oturur oturmaz şöyle etrafa göz gezdirmeye başladım. İlk izlenimim hayli karışık. Hayranlık desem değil, tersi desem hiç değil. Güzel mi? Güzel olmasına güzel de, ne bileyim bir sıkıntı var. Rengarenk bir cami burası. İlk bakışta "ne muhteşem bir cami" diyesiniz geliyor ama kalbinizin itirazı ile bu sözünüz havada asılı kalıyor. Bir kere burası gördüğüm hiç bir camiye benzemiyor ki! Sanki, başka bir amaçla inşaa edilmiş de sonradan camiye çevrilmiş gibi. Şatafatlı bir Osmanlı konağının büyükçe salonundaymış gibi hissediyor insan kendini. Ortada dört direk var ama diğer camilerdeki direklere hiç benzemiyor. Renkler de öyle. Kırmızıya yakın bir kahverengi ile koyu mavi birlikte eziyor bakışlarınızı. Desenler, yazılar, işlemeler, nakışlar, girintiler, çıkıntılar... Üff yoruldum. Ruhum sıkılmaya başladı. Ezân-ı Muhammedî okunması ile birlikte tüm renkler kayboldu çok şükür. Cuma vaktinin bereketini kaçırmamak için bakışlarımı secde yerine, kulağımı imam efendinin sesine  sabitledim.


Namaz'dan sonra konferansın öğleden sonraki bölümüne katılmak için tekrar Üniversite kampüsüne girdik. Bu cami hakkındaki bilgisizliğimi en kısa zamanda gidermem gerektiği kanaati ile başbaşa idim artık. 

Bugün itibari ile küçük araştırmam bitti. Kendi açımdan hayret verici bilgilere ulaştım. "Bir yaşıma daha değdim" derler ya? Aynen öyle oldu:
Efendim bu caminin mimarı Nikolaidis Jelpuylo adında bir Rum mimar. İnşaası 1881-1885 yılları arasında gerçekleşmiş. 1885 yılında ibadete açılmış. Veee, Yıldız Camii diye bilinen bu Camii Şerifin asıl ismi Hamîdiye Camii imiş. Adından da anlaşılacağı üzere bânisi Sultan İkinci Abdülhamit Han imiş. Şimdi işler biraz daha karıştı. Yıllarca yere göğe sığdıramadığımız Cennetmekan Abülhamid Han konusunda değişik bir durumla karşı karşıyayız. Ne yazalım şimdi? Zülfü yâre dokunmamak için, geçen cuma hissettiğimiz her şeyi silelim mi kafamızdan? Ama ortada bir gerçek var ki bu cami bizim medeniyetimizden değil de başka diyarlardan izler taşıyor. Pirincin hatırına içindeki taşları da mı ağzımıza atalım? Kırılan dişlerin parasını kimden tahsil edeceğiz? Peki taşları ayıklamaya kalkışsak altından kalkabilir miyiz bu kıt bilgimizle? Pek mümkün görünmüyor. Bir şey hakkında fikir yürütmek için bilgi sahibi olmak lazım. Yetmez; tarihi şartları göz önünde bulundurmak da lazım. En iyisi bilimsel konulara girmeyelim. 
Bu tavrımız gözlerimizle gördüğümüz, kalbimizle hissettiğimiz, dimağımızla aklettiğimiz gerçeği ortadan kaldıramaz. Bu eser ceddimizin kokusunu, rengini, neşesini, ahengini yansıtmıyor arkadaş! Bânisinin Abdülhamit olması bu gerçeği değiştiremez. Şu plana bakar mısınız?   
Cami planına benzer bir hali var mı? Bizim ibadethanelerimiz "saf" esasına göre olduğu için enlemesine daha uzundur. Bu plan diklemesine uzun tasarlanmış. Camiyi hiç görmeyenler bile, bu plana bakarak bir fikir sahibi olurlar diye düşünüyorum. Karma karışık bir durum var ortada. 
Mesleği marangozluk olan bir padişahın yaptırdığı cami böyle olmamalıydı. Nasıl olmuşsa olmuş, insanın içine sıkıntı veren bir yapı çıkmış ortaya. 


Bir rivayette Padişah, Bursa Ulu Camii'nin mimberinin tarzında ahşap mimber istemiş ama ne hikmetse bu arzusu yerine getirilmemiş. Mimber de mihrap da mermerden yapılmış.

Sultan Abdülhamid'e Ermeni Komitacılar tarafından planlanan başarısız suikast girişiminin de bu caminin avlusunda vukû bulduğunu öğrenince hafiften irkildim. Meğer geçen cuma ayak bastığım o mermerler bir zamanlar kan gölüne dönmüşmüş. Bu suikastten Allah'ın inayeti ile Padişah yara almadan kurtulmuş ama 26 kişi ölmüş, onlarca kişi de yaralanmış. İşte İstanbul'da yaşamanın bir cilvesi. Kendinizi tarihte önemli bir olayın cereyan ettiği mekanda bulunuveriyorsunuz farkına varmadan. Hey gidi günler hey. Şu gök kubbenin altında neler olmuş neler? 
Caminin içini merak edenler ve henüz gitmeyenler için seçtiğim üç fotoğrafı alt alta yorumsuz arz ediyorum.


Hitam-ı Misk olması niyeti ile Caminin en tepe noktasına, kubbeye sevk edelim tüm dikkatimizi. Sure-i Necm'in ilk üç ayeti yazıyor dikkatli bakarsanız:


 Bismillâhirrahmânirrahîm
(Rahmân Rahîm ALLAH adına)
1
Battığı zaman yıldıza and olsun ki; 
Vahyin aşama aşama inişi şahit olsun! 
2
Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve batıla inanmadı. 
Arkadaşınız ne sapmıştır, ne kanmıştır, 
3
O arzusuna göre de konuşmaz. 
ne de kendi keyfinden konuşmaktadır. 
***
(Diyanet Vakfı Meali)
(Hayat Kitabı Kur'an -Gerekçeli Meal Tefsir / Mustafa İslamoğlu) 



10 Aralık 2011 Cumartesi

kabus faslı

Bugünkü konumuz biraz farklı. Son zamanlarda ısrarla girmek istemediğim güncel politik konulardaki duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Aynı havayı soluduğumuz, aynı havuzun içinde bulunduğumuz toplumun sıkıntıları şöye veya böyle hepimizi etkiliyor. Mümkün olduğu kadar uzak durmak bir noktaya kadar etkili olsa da tamamen izole olmak mümkün değil.
Önce bundan 15-20 yıl öncesine gidelim. Şimdi 50 ye merdiven dayayan Zihni'nin son gençlik dönemine rastlayan yıllar. Ama maalesef hayatımızın en sıkıntılı günlerini de o yıllarda yaşadık. Koalisyon hükümetleri ile yönetilen ülkemiz bir darboğaza girmişti adeta. Bizim okulu bitirip hayatın gerçekleri ile yüzyüze geldiğimiz yıllar. Bir enflasyon canavarımız vardı. Aylık enflasyon rakamları çift haneli çıkıyordu. Bir kısır döngüye girmiştik. Nasıl oluyorsa birileri doların fiyatı ile oynuyordu. Bir gecede yüzde şu kadar dolar değerleniyordu. Sonra petrol fiyatları artırılıyor. Ve nihayet cebimizi ilgilendiren iğneden ipliğe her şeye zam geliyordu. Zaten üç kuruş maaşla ev geçindirmeye çalışan ben ve benim gibi milyonlarca insan artık çıldırma noktasına gelmişti. Aldığınız herhangi bir ürünün fiyatı bir dahaki sefere kesin zamlanıyordu. Kabus gibi. Ben bir aralar ülkemizin bu sarmaldan çıkamayacağını, bunun sonunun çöküş olduğuna kanaat getirmiştim. Gerçekten de tünelin ucundan iğne deliği kadar ışık görünmüyordu. Hükumetler yıkılıyor, seçim yapılıyor ama hiçbir şey değişmiyordu. Sonradan anladık ki meğer birileri bu işten rant sağlıyormuş ve yıllarca sürmesi bu yüzdenmiş.
Çok şükür bir şekilde o günlerden çıktık. Artık enflasyon rakamları sıradan insanları fazla alakadar etmiyor. Hayat pahalılığı gene var tabi ki. Ama o yıllardaki gibi ümitsizlik yok. Amma ve lakin karabasanlar peşimizi bırakmıyor. Şimdilerde ülkem adına taşıdığım kabus, enflasyon belasından aşağı kalır değil. 
Toplumsal bir çürümüşlüğün içine düştük maalesef. Hemen hemen her kesimde, habis bir ur gibi yayılan bu kokuşma ümitsizlik girdabına tekrar çekiverdi bizi.
Önce Ergenekon diye bir "canavar" keşfedildi. Pandorra kutusunun kapağı bir açıldı, "pir" açıldı. Ülke sathı  pis kokulardan nefes alınamaz hale geldi. Tutuklama furyası "ergenekon" denilen hayali örgütle yakından uzaktan ilintili herkesi cezaevlerine tıktı. Özel mahkeme kuruldu, yüzlerce insanı yargılamak için kolları sıvadılar. Derken Balyoz diye bir plandan söz edilmeye başlandı. Valizler dolusu delil mahkemeye taşındı. Askeriye cenahından gelen kokular burnumuzun direğini sızlattı. "Peygamber Ocağı" sönmek üzere imiş meğer. Ardı arkası kesilmeyen bir sürü operasyon, planlar, suikastler, yer altına gömülen silahlar, casusluk, savaş, katliam, ne bileyim aklınıza ne gelirse her türlü pis işlere bulaştığı iddia olunan generaller, subaylar, astsubaylar. Hepsi dalga dalga içeri alındı. Cezaevleri doldu taştı. Günlerce iddianame beklendi. Sonra mahkeme aşaması. Hepsi aynı mahkemede yargılanma sırasını bekliyor. Sonra, bir yaz günü futbol camiasının kutusu açıldı. Aman Allah'ım, bu ne rezalet. İnsanların gözü önünde oynanan maçların bir kurmacadan ibaret olduğunu öğrendik. Maç alanlar, maç satanlar, mafya, şike, prim, şantaj, tehdit, nitelikli suç örgütü, şifreli konuşmalar, daha neler neler. Kulüp başkanından tutun da konuyla uzak yakın herkes içeri alındı. Onlar da yargılanma sırasını bekleyecek artık. Yahu bu toplumda şöyle eli yüzü düzgün bir kesim kalmamış. Korkmaya başladım derken bugün zurnanın zırt dediği yere geldik. İsminin başında "cübbe" sonunda "hoca" kelimeleri olan "saygın" bir "din alimi" ve etrafındaki herkes tutuklanmış bugün. Ya Rabbi sen aklıma mukayyet ol, delirmek üzereyim. Bu "hoca" ya isnad edilen suçlar da öyle yenilir yutulur cinsten değil. Şimdi buraya yazmak istemiyorum. "Benim oğlum bina okur döner döner yine okur" misali ruhen aynı noktaya gelmiş durumdayım. Bu darboğazdan çıkış yolu yok gibi geliyor bana. Allah (c.c.) sonumuzu hayr eylesin.
Bir; Milletimiz gerçekten de bu kadar içten içe çürümüş müdür? Buna kimler sebep olmuştur? "Bu da olmaz artık" diyebileceğimiz hiç bir olay kalmadı. Tuz koktu. Peki bu ne anlama geliyor?
İki; "Kuru"nun yanında yanmak zorunda kalan bir tane bile "yaş" varsa, onun vebali kime ait olacak? Bu insanlar içerde yıllarca yatacak mı? Suçlu veya suçsuz olduğunuz yıllar sonra verilecek bir mahkeme kararı ile anlaşılacaksa bu adalet midir? 
Benim kafam karıştı. Dünya üzerime üzerime geliyor son günlerde. İşin cılkı çıktı. Vesselam...

9 Aralık 2011 Cuma

Salavât faslı

Allâhümme salli alâ Muhammedin ve Âl-i Muhammed.


Bu cismim âteş-i aşkınla yansın Yâ Rasûlallah
Dü çeşmim hâb-ı gafletten uyansın Yâ Rasûlallah

8 Aralık 2011 Perşembe

Kays faslı

33. Mektup'tan:
......
Mecnun'un esas ismi Kays'tır, baksana adamın ismi bile unutulmuş. Sadece Leylâ'sı ve onun iştiyakı anılır hâle gelmiş, esamesi bile okunmamıştır. Dünyevî aşk, kişiyi tamamen ihata ettiğinde bile onun benliğinden eser bırakmıyorsa Bâkî aşkın insanı nasıl bir hâle sokabileceğini artık gel de insaf ile sen düşün. Bizler Cenâb-ı Hakk'ın mestânesiyiz, yolunun kurbânıyız, ruhumuz dahî o aşka kurbân olsun. Yeter ki bizi kendisinden dûr eylemesin. İsterse niyâzımız, duamız, haykırışlarımız, feryâdımız bile O'na fedâ olsun. İsterse hiçbiri duyulmasın. O nasıl isterse öyle olsun. Maksûdumuz O'dur, matlubûmuz O'nun rızasıdır. O emir buyursun bizler gayret edelim. Gayret ederken bile bizi bize bırakmasın, şu kısacık ömrümüz O'nun muhabbeti, Zevk-i İlâhi'siyle geçiverip gitsin, vuslata mâni olan günler birer birer takvim yapraklarından düşüversin. İşte daima Allah'ın dergahında ve O'nun kurbiyet kapısının eşiğinde başımızı secdeye koyup bekleyen kişileriz. O'na muhtaç olarak yaşarız, O'nsuz ganî olmayı istemeyiz. O'na muhtaç olduktan sonra O'nun fakîri olmaya razıyız. Kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç hissettirmeksizin Hakk Teâlâ gönlümüzü muhabbeti ile doldursun. Efendimiz (s.a.v.) başı aşk, sonu aşk olan Sırât-ı Mustakîm'inde dâima rehberimiz olsun. Efendimiz'in ruhâniyetine ve nazar-ı iltifatına erişebilmek için o nura erenlerin ve o huzurda bulunanların himmetleri ve nazarları ve arkadaşlıkları daima üzerimize olsun.  
......

6 Aralık 2011 Salı

İstanbul faslı

Dünya hayatını göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısacık bir nefes arasına da, dert ve çilelerle dolu, bitmek bilmeyen uzunca bir ızdırap yoluna da benzetebiliriz. Bendeniz Veysel misali "bilmiyorum ne haldeyim / gidiyorum gündüz gece" ruh hali ile garip bir yolcu olarak adeta yuvarlanıyorum geçen günlerin içinde. İnişler-çıkışlar, çalkantılar-durgunluklar iç içe. Bazen sevinç, bazen üzüntü; bazen sağlık, bazen hastalık fonda meşgul etse de yol ve yolculuk hiç durmadan devam ediyor. Soluklanmak yok. Gün doğmadan hayat başlıyor, gece yarısına doğru pestilimiz çıkmış vaziyette yatay duruma geçiyoruz. Türkiye'nin, hatta Dünya'nın en kalabalık şehirlerinden birinde, İstanbul'da yaşamak varmış kaderde. Hicretten 1433 yıl sonra, yetmiş iki buçuk milletten onbeş milyon (15.000.000) insanla aynı şehirde yaşarken birtakım kaygılar taşımak... Hicretin ruhuna uygun davranmaya çalışmak... Bizim gibi acizler için zor bir yolculuk bu. Gün be gün, Dünya hayatının tüm aldatıcılığı ile üzerime üzerime ağdığını düşünüyorum. Bu bir darboğaz ise, acaba en dar yeri bu günler mi? Yoksa beterin beteri mi var? Her neyse, herkes kendi kıyametini bekliyor. Biz, arada bir içinden geçtiğimiz günlerden örnekler toplayalım da belki ilerde birilerine lazım olur. Bugün benim için rutin bir iş günü değildi. Anadolu yakasından kalkıp Avrupa yakasındaki Çapa Hastahanesine gitmemiz gerekiyordu. Birkaç kare fotoğraf eşliğinde size bugünümü özetleyim:


Sahuru sehere takdim eyledim bu sabah. Muharrem ayında tuttuğumuz oruçlarımız yolculuğumuzun bu günlerine şahid olsun diye niyet ettik. 1433 Muharrem ayı Aralık ayı ile eşleşti. 6 Aralık 2011 seherinde evin balkonundan dünya böyle görünüyor. Arı kovanını andıran evlerden henüz ses soluk çıkmıyor. Uykunun en derin yerindeler mi acaba? Birazdan çoluk-çocuk, genç-ihtiyar çıkacak sokaklara acayip bir telaş ve uğultu başlayacak. 



İstanbul ülkesinin can damarı sayılan E5 yolunda hareketlenme başlamış bile. Gerçi hiç durmuyor da, lafın gelişi söyledim işte. Saat 7 den sonra her iki yön de yoğunlaşıyor. Neredeyse trafik durma noktasına geliyor. Biz erken kalkmanın dünyadaki nimetlerinden faydalanalım. Trafik açıkken yol alalım. 
Başka hiç bir yerde örneği olmayan bir vasıtaya binelim. Gebze-Harem minübüsleri. Bu bir İstanbul klasiğidir. Kocaeli Büyükşehir Belediyesine bağlı bir ilçe olan Gebze'den kalkıp taaa İstanbul'un Harem'ine kadar doldur boşalt yolcu taşıyan bu dolmuşlar ayrı bir dünyadır. Bilenler bilir. Harem'e iner inmez arabalı vapurun kalkmakta olduğunu görüp tabanları yağladık. "Suhulet" adlı yeni yapım arabalı ile eskiye nazaran konforlu bir yolculukla karşıya geçtik. Vapurda üzerimize sinen mahmurluk, insan seline girer girmez kaybolup gitti. Artık kalabalığın kaos kuralları geçerli. Tarihi yarımadanın daracık sokaklarından yılan gibi kıvrıla kıvrıla yol alan cadde tramvayı tıklım tıklım. Geç kaldık, binmek zorundayız. Kalabalığı kafaya takmadan huzurlu(!) bir yolculuk için ineceğimiz yere kadar olan durak isimlerini zikredip ceddimizi hayır dualarla yâd edelim: Sirkeci-Gülhane-Sultanahmet-Çemberlitaş-Beyazıt-Laleli-Aksaray-Yusufpaşa-Haseki-Fındıkzade-Şehremini. Şu isimlerin güzelliğine bakar mısınız? Tarihin sayfalarında dolaşıyor gibi oluyorsunuz. Her birinin ayrı çağrışımı var. Laf aramızda gönül ülkemde "Gülhane" ve "Şehremini" isimleri ön plana çıkıyor. "Gül" ve "Hane" kelimeleri yan yana gelip bir şerbete dönüşüyor adeta. Bir kelime değil, bir şiir sanki: "Gülhâne..." Şehremini ise medeniyetimizin tüm şifrelerini içinde bulunduran bir kutu gibi. Şehremaneti neree, Belediye Başkanlığı nere? 
Ve nihayet ömür törpüm Çapa Tıp Fakültesi Hastahanesi. Bayır bir alana serpiştirilmiş eciş bücüş binalar. Saçma sapan bir yerleşim. Deli danalar gibi dolan dur artık. Asık suratlı personelin kaprisleri de cabası. Her halimize "elhamdüllilah" diyerek, şikayetten geçip hikayete devam edelim:

Fotoğraf: Fatih Müftülüğü
Yolunuz bu civara düşmüşse Vakıf Gureba ile Çapa arasında şirin bir cami var. Sultan II. Mahmud'un eşi, Sultan Mecid'in annesi Bezmi Alem Valide Sultan tarafından 1845 tarihnide yaptırılan "Bezmi Alem Valide Sultan Camii.


İçi sade ve ferah. Mimber ve kürsü bir gerdanlık gibi  bu sadeliğe güzellik katıyor. Alttan ısıtmalı halıları da bulunca sonuçların çıkacağı saate kadar oturup kitap okudum.


Şehr-i İstanbul o kadar büyüdü ki iki havaalanı yetmiyor. Avrupa yakasındaki havaalanına neredeyse her dakika bir uçak iniyor. Rüzgar durumundan dolayı inişleri bu tarafa vermişler, vızır vızır üstümüzden tekerlekleri açılmış irili ufaklı uçaklar geçiyor. Gıcık olduğum Çapa Hastahanesi'ne çarpacak gibi bir açı yakalayıp çektim bu fotoğrafı. Allah korusun böyle bir kaza olmasını istediğim gibi bir anlam çıkmasın sakın. Bir türkücünün Cerrahpaşa'ya "vay seni cerrahpaşa / içmem suyundan içmem / bir dahaki seneye / yolcu da gelip geçmem" diye sitem etmesi gibi bir şey bu.


Dönüşte martılar uzun süre bize eşlik ettiler. Vapurun balkonunda onlara simit ziyafeti çeken birileri vardı herhalde. Resimde görüldüğü gibi Boğaz klasik kış görüntüsüne büründü bile. Kurşuni tonlar ve bir türlü sakinleşmeyen deniz.


İstanbul'da bir günü daha evine gönderirken benim de pilim bitti. Ama birileri için hayat yeni başlıyor. E5 şehre gidiş yönünde kilitlenmiş vaziyette. Akıl erecek bir durum değil. Bu insanlar nereden gelirler, nereye giderler? Bu ve benzeri soruların cevabını bilene aşk olsun. Biz hâdisatı akışına bırakalım en iyisi. "Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler" vesselam...

5 Aralık 2011 Pazartesi

Muharrem faslı

Muharrem'dir gönül, feryâda gel âh ile efgân kıl
Dem-a dem çeşmini mazlumlar yâdıyla giryân kıl 
Yâ Rab, bizi dûr eyleme Evlâd- Alî'den
Nusret bulayım dem be dem imdâdı Alî'den
Meydân-ı muhabbetteki feryâdı Alî'den



4 Aralık 2011 Pazar

hind faslı


Yûsuf-i gün geçti bâzâ yedbî Ken'ân gam mahûr
Kulbiyî ahzân şevad rûz-i gülistân gam mahûr

Şenlenir Yûsuf'la bir gün Arz-ı Ken'an, gam yeme!
Gam evinden dur olur feryâd ü efgân, gam yeme!

Torunu Yusuf'un bu resmi Yolcu'ya tarifsiz duygular yaşattı. Birkaç dakika içinde zaman ve mekan bağından koptu adeta. Gözleri uzaklara daldı, fotoğraf silikleşti, sonunda bir çift siyah zeytini andıran kömür gözler kaldı geriye. Yusuf'un gözleri ötelere bağlanan bir çift dipsiz kuyuya dönüştü ve dedesinin ruhunu birinden, bedenini diğerinden çekti içine. 

Adını coğrafya kitaplarından hatırladığı çok uzak bir diyara düştü. Ne hayal, ne rüya! Burası Hindistan. Burası dünyanın en kalabalık şehirlerinden Bombay. Yolcu uçaktan inerken etrafa boş boş bakmaya başladı. Dünyanın tüm ağır kokuları ateş gibi bir hava ile bulamaç olmuş, Yolcu'yu uçağın merdivenlerinde törenle karşıladı. Burası Hindistan, garip insanların memleketi. Halkın sınıf sınıf kastlara ayrıldığı, neredeyse metrekareye bir kişinin düştüğü kalabalık diyar. İnsanların hayvanları ilah edindiği, caddeleri dört ayaklı "tanrı"(!)'ların işgal ettiği tuhaf ülke. Yoksulluğun dibe vurduğu, buna karşılık dünyanın altınının ziynet diye saklandığı çelişkiler ülkesi. "Bunlar cebinde 100 dolar olan  yabancıyı gözünü kırpmadan öldürür" söylentisinin dilden dile dolaştığı bir yer.  Hemen hemen her şeyden, irili-ufaklı heykeciklerin yapılıp önünde her daim saygı ile eğilen insanların ülkesi. Dağların, taşların oyularak dev tanrı heykellerinin boy gösterdiği cüce insanların ülkesi.
İyi de, Yolcu'nun burada işi ne? 1994 senesinin Kasım ayında, henüz gençlik çağında, Hinduların arasında bu Garip Yolcu ne arıyordu?
Hemen cevap verelim: Allah (c.c.) dert vermişti, kuluna  derman aratıyordu. Şimdi bir anı olarak anlatıverdiği  o sıkıntılı günler, Yolcu'nun dipsiz bir kuyuya düştüğü günler olarak tarihe geçti. Yusuf Aleyhisselam'ın kuyudaki çaresizliğini yaşamıştı kendi çapında. Anlatılması imkansız bir çaresizlik bu. Tek başına kaldığı otel odasında, özellikle güneş Hint Okyanusundan kaybolunca bir hüzün kaplıyordu her tarafını. Türkiye'den götürdüğü seccadesini batı tarafa doğru serip akşam namazını kıldıktan sonra içinden geçenleri  dil ile ifade etmesi ne mümkün? O anlarda dili devreden çıkıyor, hali ile yalvarıyordu:

"Ya Rabbi, aciz ve çaresiz bir kulun olarak huzuruna geldim. Çaresiz kaldım, ilimi, yolumu, yurdumu kaybettim. Dilini bilmediğim, adını duymadığım insanların içindeyim şimdi. Bana yardım et. Sen Malikül Mülk'sün, burası da Sen'in mülkün, Sana misafir olmaya geldim Ya Rabbi. Başıma gelenleri de gelecekleri de sadece Sen bilirsin. Yine de halimi Sana arz ediyorum Rabbim:
Daha geçen sene bu vakitler, önümdeki en büyük engel olarak vehmettiğim askerliği bitirmenin sevincini yaşıyordum. "Artık ileriyi görmem daha rahat olacak" diye düşünüyordum. Bana emanet olarak verdiğin yavrularımı okutmanın planlarını yapıyordum. Nurhan'ımın, Fatih'imin ve Mahmut'umun üzerine titriyordum. Zor şartlarda borç dert aldığım eve yeni taşınmış, verdiğin rızıkla kıt kanaat geçinmeye çalışıyordum. Ya Rabbi hikmetinden sual olunmaz, bir anda hayatımızın orta yerine bir dert bıraktın. Beni imtihana tabi tuttuğunu daha başta anladım. İsyan etmedim, kendimi bırakmadım, etrafımı incitmedim. Bana ezelden yol arkadaşı olarak takdir ettiğin insana bir hastalık verdin. Bu Sen'in takdirin. Ya Rabbi, Sen'den gelene bir şey demedim/diyemedim/diyemem. Sadece sessiz sessiz ağladım ıssızlarda. Henüz çocuk yaştaki üç yavrumu bağrıma basıp uyudum geceleri. İstanbul'un kalabalığında yapayalnız, çaresiz hissettim kendimi. Evhamlara kapılıp olur olmaz şeylerden korkmaya başladım. Dünya'nın üstüme yıkıldığını zannettim kimi zaman. Acı tatlı her günümde tek sığınağım Sen oldun Allah'ım. Derde derman arama telaşında her vesileye sarıldım. Yüzümü yer edip yalvardım, yardım istedim tanıdığım tanımadığım insanlardan. Çok perişan bir yıl geçirdim, bin yıla bedel. Çareler tükendi, önüme duvar çıktı. Güvendiğim dağlara kar yağdı. Ummadığım bir yerden çare gönderdin, onu da ben kabul etmedim, affet Allah'ım: Hani bir genç gazeteye ilan vermişti, böbreğini satmak istiyordu. O da benim gibi yüzündeki dert dağları ile çıkmıştı karşıma. "Abi nişanlım amansız bir hastalığa yakalandı, iki ayda bir yurt dışından getirilen iğne ile yaşıyor. Çok pahalı, evimizi sattık, bu zamana kadar onun parası ile iğneyi getirttik İngiltere'den. Şimdi hiç param kalmadı,  birkaç ay daha yaşaması için böbreğimi satmaya karar verdim" dedi yaşlı gözlerle. Ben bu vesileyle hiç karşılaşmamış saydım kendimi. Delikanlının aşkı ruhumu dipsiz kuyulara sürükledi. Biraz nasihat biraz umut vererek uğurladım onu Küçükyalı'dan. Anladım ki bu derdin dermanı dışarda. Salgın hastalık nedeni ile insanların gelmekten korktuğu bu ülkeye gözümü kırpmadan geldik. Bana mihmandarık eden Ali Özdemir abimin kalbine bir yumuşaklık nasip ettin. O'nu acize vesile kıldın, bizi çok memnun etti. Ya Rabbi Sen de O'ndan razı oluver ne olur. Güzeller güzeli Yusuf Aleyhisselam'ı kuyudan kurtardığın gibi bizi buradan sağ salim kurtar. Ey cansız yumurtaya can veren Allah'ım, Yunus Aleyhisselam'ı balığın karnında muhafaza ettiğin gibi bizleri bu puta tapanların ülkesinde muhafaza eyle. Çare Sen'dendir Rabbim, bizim derdimizin çaresini en kısa zamanda halk eyle ve kurtar bizi bu zindandan. Sevgili Habibin Muhammed Mustafa (s.a.v.) hürmetine bize yardım eyle Allah'ım!" 

Yolcu'nun "bittim Ya Rabbi" çaresizliği ile hal dilinden ettiği dualara "Yettim ya kulum"  diye karşılık gelmiş olacak ki her şey rast gitti. Hayr kapıları ardına kadar açıldı. Zor gibi görünen bütün meseleler teker teker halloldu. Hatta "bu da olmaz ya gene de Rabbim'den isteyim" diye utana sıkıla içinden geçirdiği o duası da kalbul oldu:  Böbreğini verecek kişi Müslüman Hintli bir delikanlı olarak çıktı karşılarına. Kimsesizlerin Kimsesi olan Yüce Allah (c.c.) garib kulunu gurbet illerde mahcup bırakmadı. Elhamdülillah.
20 gün sonra  meşekkatli bir yolculukla İstanbul'a ulaştılar. Aradan yıllar geçti, hadiseler birbirini kovaladı. Şimdi Yolcu üçüncü torunu Yusuf'un en son çekilen fotoğrafına uzun uzun bakmakla geçirdi bu pazar gününü. Yusuf'un zeytin rengi gözlerinden ağız bölgesine kaydırdı bakışlarını. Cennet kokusunun geldiği küçücük ağzından iki dudağının arasından beliren dilinden bir şeyler söylüyordu sanki. Dedesinin gözüne bakarak Hafız Sadi Şirazi'nin "Gam Mahur" beyitlerini inci mercan gibi birer birer döküyordu Yusuf'çuk.
  
Ey Gönül! varlık evin tûfâna gark olsun, bırak
Sen ki bilmişsin ezelden Nûh'u kaptan, gam yeme! 

3 Aralık 2011 Cumartesi

şiir faslı

mıknatıssız pusula

ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum.
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum.
isa görüyor, şeyhim görüyor, ben görüyorum.
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.

yüzyıl şilisinden bir jazz javulcusu inliyor damarlarımda
hiç durmadan kentli mağlup kıyasıya mağrur ve mor
bir çocuğum şimdi pişman olmak için
birbiriyle bağlantılı yüzbinlerce yılım var.

seni sevmem
bu savaşı
kesintiye uğratmaz
ama ordan bakma!
bu, werther`in
leş kanını
gül kılar.

birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
otobüsler olacak, trenler, bütün öldürülmüş cumhuriyet şehirleri
saçlarım uzun olacak, bıyıklar, gözlükler, gideceğim
çığlıklarla düzülmüştür aşk şiirleri.
gideceğim en eski öykümde devlet denen şirk yazacağım
göz bebeklerimde kent gördükçe kırılan gıçlar,
ve bir dizeyi haklar gibi terli ellerim
bu çağın açısını dik tutacaklar.

bana bir öpücük verin yoksa galip döneceğim
ufka bir bakın ordum akıp gidecek
elimde çözülecek makina ve cinayet
marşlar yazıp halkımla söyleyeceğim yoksa.

inanmışım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmış bir vaşak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmuşum kaybediyorum.
birleşmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden
helvetius haklı, devlet şaşkın, piyanist kara
memleket sana rağmen ket vururken yarama
şu çıplak çocuk şu büyük türk şairi ben
-ve emir "kun" diyor; doğuruluyorum-
"bu ülke"den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.
bana bir öpücük verin yoksa şair öleceğim
ik dildar tohum ekecek sözüme yoksa
ve bir dizenin tan yerini ağartamsıysa
ellerini tutarım ki kudurtucudur.ellerin
bunun için gözlerinin meryem hali sevgilim
gözlerinin meryem hali gerçek yurdumdur
ki zuhrettiğinde ilk formuyla isa yeniden
ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorumdur.

ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim
lazım gelen gülleri göğsüme gömerek
birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
bunu daha çok küçükken bir film de görmüştüm!

ah laikse aşkımız biter elbet bir kış baharyaz günü
gözlerin uçurumlar kaydeder avuçlarıma
bir çınar gövdesini bir hamle daha yarar
üç içbükey komodin silah çeker vurulur
sen gidersin, denklem düşer, ben aşk olduğumu ağlarım
bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.
beynime düşer infilak eder

ben dünyaya karşı durmak ile meşhurum
olma. yokluğun bulunmaman bedenime larcivert lavlar akıtır.
nasıl çekip gitmiş bir şaman
çekip gitmiş, bir şaman değilse en çok
benim gibi sonsuz bir at
hiç koşmuyorken de attır.

biliyorum lir sızmıyor şakaklarımdan
ve yüzümde şeyh çıldırtan yarıklar da yok
annem beni hep çok sevdi, kız gördüm mü ağlıyorum
modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum
yeniden dünyaya gelsem yeniden seni severim

ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum
isa görüyor şeyhim görüyor ben görüyorum
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum
mıknatıssız bir pusula olarak


ah muhsin ünlü

2 Aralık 2011 Cuma

Hachiko Faslı

Yazıya nereden başlayacağımı bilemez bir vaziyette geçtim bilgisayarın karşısına. Kafam karışık, vücudum sıpır sıpır dökülüyor. Üzerinize afiyet ufaktan hastalandım. Sırada bekleyen bir sürü iş var ama tuhaf bir şekilde ben buraya yazı yazmayı önceliyorum. Bu davranışın altında yatan salik nedir acaba? Bu "derin" soruya cevap aramaya çalışarak işi iyice sarpa sardırmadan "Cuma Bayramımız hayr olsun, hayırlara vesile olsun" duası ile başlayalım yazıya. Bakalım bu karışıklıktan bahtımıza ne çıkacak.
"Ey Cemaati Müslimin, bugünkü hutbemizin konusu, 2009 yılı yapımı bir köpeğin hikayesini anlatan Hachiko adlı filmdir"
Buyurun işte! Daha baştan saçmalamaya başladım. Sabah sabah yapılır mı bu işkence? Kendine gel Ey Zihni! Büyüklerden duyduğun, kitaplardan okuduğun bir iki "kelam-ı kibar" aktar ve bitir bu yazıyı!

Efendim, Evliyaullah'dan bir büyüğümüzün kıssasını anlatmaya çalışalım öyleyse:
"Beni bir kedi irşad etti" diye başlamış sohbetine. "Bir seher vakti camiye giderken rastladım kediciğe. O günkü nasibi ulaşamayacağı bir yükseklikte, bir duvarın üstünde idi. Büyük bir gayretle zıplıyor, ancak yarı yola kadar varabiliyor, geri düşüyordu. Bir kere daha, bir kere daha, bir kere daha sürekli zıplıyordu ve düşüyordu. Bir müddet izledikten sonra camiye gittim. Namaz ve evrad-ı ezkar işrak vaktine kadar sürdü. İşrak namazını da kılıp çıktığımda kediyi amacına ulaşmış gördüm. Israrının ve sabrının mükafatını almıştı. Nasibine ulaşmış, bir güzel yemiş ve tatlı tatlı yalanıyordu. Bu kedinin halini kendime örnek edindim. Hakk'ın kapısında sabırla beklemeyi öğrendim kediden. O günden sonra göz açıp kapayıncaya kadar bir süre de olsa bu kapıdan ayrılmadım."
Sebepler dünyasında Allah (c.c.) her şeye bir vesile yaratmış. Bazen böyle bir hayvancık çok büyük bir güzelliğe sebep olabiliyor işte. Bu bakış açısı ile eşyayı temaşa edebilenler için her yer, her şey birer uyanış vesilesidir.
Bundan sonra anlatacaklarım geçen gün izlediğim "Hachiko: A Dog's Story" filminin konusu ile ilgilidir. Dolayısı ile henüz filmi izlemeyen dostların burada bir tercih yapmaları gerekebilir. Filmi mutlaka izlemek isteyenler aşağıdaki bölümü sonra da okuyabilir.
Filmin adını "Bir Sadakat Hikayesi" olarak değiştirelim en iyisi. Buna, -bir nevi- gözlük değiştirmek diyebiliriz. Bu bakış açısı ile izlediğinizde "bir film seyrettim, hayata bakışım değişti" deme ihtimaliniz çok yüksek. Gerçekten etkileyici bir başyapıt bu. Baştan sona duygu sağanağı. Filmin sonuna saklanan asıl haberi öğrenince zaten taşmakta olan göz pınarlarınız çağlayana dönüşüveriyor. Meğer hikayenin aslı, gerçek hayatta bizzat yaşanmış.
"Hollywood Hokkabazları"nın sona sakladığı gerçek hikayeyi biz başa alalım. Onların yamuk bakış açılarına bir nevi "dur" demiş olalım kendi çapımızda. Neredeyse her filmde çarpık zihniyetlerini allayıp pullayıp insanlara boca eden bu zihniyete mesafeli durmak, ihtiyatı elden bırakmamak lazım. Siz filme dalıp gitmişken çaktırmadan zehirlerini enjekte etmeleri an meselesi. Bunların yatacak yeri yok. Sapık ideolojileri uğruna yapmayacakları alavare dalavere yok. Amaç ulaşmak için her yolun mübah sayıldığı bir anlayışla karşı karşıyayız maalesef. Aman dikkat, "hollywood çıkabilir, taş düşebilir"
Hachiko ile ilgili malumatı Uludağ Sözlük'ten alıntıladım:

Bir hayvan. Bir köpek. 1924 yılında Tokyo Üniversitesi'nde görev yapan Japon profesör Hidesabura Ueno, küçük bir köpek yavrusu edindi kendine. Profesör Ueno, Japoncada "sekiz tane" anlamına gelen Hachiko adını koydu köpeğine.
Safkan Akita cinsi beyaz bir erkek olan Hachiko, her sabah üniversiteye gitmek için evden metroya yürüyen sahibine eşlik etti. Metronun dış kapısına kadar getirdiği sahibini uğurladıktan sonra da eve döndü. Çok geçmeden bir akşam üniversite dönüşünde metronunn çıkışında Hachiko'yu kendisini beklerken gördü profesör ve çok şaşırdı. Bu akıllı köpek sahibinin eve dönüş saatlerini hesaplayarak ve aynı yolu kullanacağını düşünerek metronun önüne gitmişti.
Ondan sonraki bir yıl boyunca her sabah sahibini metroya kadar götürdü, her akşam iş çıkışında da metronun önünde karşıladı Hachiko. Hiç saatini şaşırmadı.
Ama bir akşam metrodan çıkmadı profesör, gözleri metronun kapısında gece boyunca bekledi Hachiko.
Bir sonraki akşam yine yoktu profesör. Üçüncü akşam metrodan yine çıkmadı. Üniversitede kalp krizi geçirip ölmüştü profesör.
Hachiko her akşam "sahibim metrodan çıkar" diye inatla bekledi. Haftalar, aylar boyunca her akşam Tokyo metrosunun Shibuya istasyonunun kapısına gitti. Tam 10 yıl boyunca. 12 yaşındayken metronun kapısında öldü Hachiko.
Bugün Tokyo'ya gidenlerin Shibuya istasyonunun kapısında karşılaştığı köpek heykeli Hachiko'dur.
Japonlar, sadakat ve insan-hayvan ilişkisinin sembolü olarak ölümünden hemen sonra 10 yıl boyunca sahibini beklediği yere heykelini diktiler Hachiko'nun.



Hachiko'nun resmi ve heykeli. Etkileyici bir sadakat hikayesi. Japonların gösterdikleri vefa da ondan kalır değil hani. İkinci Dünya Savaşında hasar gören heykeli sonradan tamir etmişler.

Japonlar 1987 yılında filmini çekmişler bu dramatik hikayenin. Filmin adı "Hachiko Monogatari" Fragmanını seyrettim. En kısa zamanda tamamını seyretmeye karar verdim.

Aradan yıllar geçtikten sonra batı yakasından birileri göz dikmiş bu doğu "masalına" Öyle ya, her şeyin en iyisini onlar çeker, onlar bilir, onlar yapar. "Bakın film nasıl yapılır" demeye getirmişler. Hikayeyi Amerika'ya uyarlamak için küçük bir hileye başvurmuşlar. Japonya'dan kargoyla Amerika'ya postalıyor sahibi. Eee? kamyon kasasında, uçakta bagajında, tren vagonunda diğer yüklerin arasında kafes içinde bir köpek yavrusu! Olur mu? olmuş bile, yersen(!) tabii ki. Bu geçiş sahnelerinde bile Japon'lara saygısızlık edilmiş. Titizliği ile bilinen Japon insanı nasıl olur da Amerika'ya göndereceği kafesin ağzını öyle alelâde bağlar? Sıradan bir telle bağlıyor köpekçiğin kafesini, nasıl oluyorsa bir istasyonda pat diye düşüyor. Sonrası malum, kapak açılıyor. Hachiko, Richard Gere ile karşılaşıyor.  Her yol mübah dedik ya?
2009 yılının imkanları ile gerçekten güzel bir iş çıkarmışlar. Sinema eleştirmeni değilim. Teknik ayrıntılara girmem doğru olmaz ama köpeğin eniklik, yetişkinlik ve yaşlılık halini yansıtan hayvancıkların rollerini süper oynadıklarını söylemeden geçemeyeceğim.



Sözün burasında bir doğu masalı daha anlatalım:
Bir akreple zavallı kurbağanın hikayesi bu. Günlerden bir gün akrebin kurabağa'ya işi düşmüş. Zira ırmağın karşı yakasına geçmesi lazımmış. Tüm şirinliği ile "kurbağa kardeş, biz seninle arkadaşız, dostuz. Arkadaşlar birbirine yardım eder. Sana bir işim düştü, suyun karşısına geçmek istiyorum, yüzme bilmiyorum, ne olur sırtına bineyim de geçir beni karşıya" demiş. Kurbağa tereddütte kalmış "Akrep kardeş, senin yanına gelen zehirli kuyruğuna hedef oluyor. Ben seni nasıl sırtıma bindiririm, ya sokarsan?"  Akrep "olur mu canım, sen bana iyilik ederken ben sana nasıl kötülük düşünebilirim ki?" diye ikna etmiş saf kurbağacığı. Sonunda binmiş sırtına, atlamışlar ırmağa, başlamışlar yüzmeye. Tam orta yerde, akrebin zehirli kuyruğu ok gibi saplanmış kurbağacığın ince derisine. "Hani sokmayacaktın, şimdi hem sen hem ben suda boğlup gideceğiz" diye son sözlerini mırıldanmış kurbağa. Akrebin son sözleri kısa ve ibretlikmiş: "Ne yapayım, huyum kurusun!"
Aynen böyle bir durumla karşılaşıyoruz bu güzel filmi izlerken. Hollywood akrebi bu güzelim konuda bile huyundan vazgeçmiyor, filmin ortasında bir yerde kinini kusuyor. Biz, doğu mistizminden mesajlar beklerken onlar batının sapık anlayışını profesörün vasiyeti olarak okutuyor mezar başında. Köpeğin sadakatindeki sırra odaklanıp gerçeğe yelken açmak yerine ateist bir bakış açısı ile olayları izah etmeye çalışıyor. Ne diyelim bunlar böyle. Kış kışlığını, ... yapacak demek ki.
Kurban olduğumuz Kur'an'ın 114 burcundan bir burç olan Kâfirûn Suresinin son ayeti taşları yerine oturtuyor: "Leküm dînüküm veliyedîn" "Sizin dininiz size, benim dinim banadır" (Sadakallâhül Azîm)
Vesselam...