28 Kasım 2012 Çarşamba

İnegöl İshak Paşa Külliyesini Takdimimdir

Dizinde derman olanlara her zaman açık olan Yol, bizim gibi mecali kalmayanlara gelince biraz nazlanır. Madem naz makamındayız, Yol'un nazı "ser sera, ser çava". "Yola çık" işaretini alır almaz ayakkabılarımızı giymekten başka hazırlığımız olmadığı için hemen Yola revan pozisyonu aldık çok şükür. İlk dönemeç Eskihisar İskelesi. Oldum olası hep sevmişimdir bu mekanı. 24 saat hareketlilik devam eder burada. Karışık gibi görünen insan ve araç trafiği muntazam bir düzen içinde cereyan ediyor aslında. Vapurlar gelir, vapurlar dolar, vapurlar gider ama istisnalar dışında hiç birisi diğerinin yolunu kesmez. 


İşte klasik bir Eskihisar-Topçular vapurları günü. Birisi gelmiş araçlarını indiriyor. Diğeri bizim de içinde bulunduğumuz yolcu ve araçları yüklenmiş yola çıkmak üzere. Bıkmadan usanmadan devam ediyor bu devr-i daim. Ne yazık ki yakın bir gelecekte bu güzellik de kaybolup gidecek. Körfez geçiş köprüsü açılınca kimse bu vapurları kullanmaz diye düşünüyorum. Tıpkı o güzelim Bolu Dağı rampalarını terk ettiğimiz gibi bu deniz yolu da öksüz kalacak Allah-u A'lem.


Karayolunun sesi olur da denizyolunun sesi olmaz mı? Hem de ne ses! Martıların simit kapma turlarında çıkardıkları vaveyla insanı ürkütüyor. Sırayı hiç kaybetmeden tam bir daire çiziyorlar. Körfezi karşıya geçene kadar eşlik ettiler bize. Ne doymaz kuşlarmış bunlar? 


İnegöl Yolu su gibi aktı önümüzden. Anadolu'daki birçok ilin nüfusundan daha kalabalık olan bu ilçenin meşhur bir çok yönü var. En başta mobilya sektörü ile ünlü. İnegöl Kaplıcaları ve İnegöl Köfte ise mobilyadan daha evvel bu ilçenin ismini duyurdu her tarafa. Biz bu günübirlik seyahatimizde hiçbirinden bahsedemeyeceğiz. (Affedersiniz) Tarihi bir köftecide yediğimiz o harika İnegöl köftesi de bize kalsın, sizi güzel bir mekana buyur ediyorum: İshak Paşa Külliyesi. 


İshak Paşa denince aklımıza hemen Doğubayazıt'taki saray gelir. Bunun dışında fazlaca bir bilgiye sahip değiliz çoğumuz. İshak Paşa'nın Peygamber Efendimiz'in (S.A.V.) müjdesine nail olmuş İstanbul'un fethinde bulunan "güzel askerler"den biri olduğunu bilmeyiz mesela. Fatih Sultan Mehmet Han döneminde Anadolu Beylerbeyi'liği ve üç kez başvezirlik yapmış mübarek bir insan İshak Paşa. İnegöl'e öyle bir eser bırakmış ki hâlâ şehrin merkezi olma özelliği devam ediyor.


İkindi namazımı İshak Paşa Camii'nde kılmak nasip oldu. Mesai günü olmasına rağmen neredeyse doldu. Cami ters "T" şeklinde bir mimari plan üzerine kurulmuş. Girişte iki yanlar genişliyor. Mihrabın ve ana kubbenin bulunduğu bölüm daha dar. Cami, erken Osmanlı eseri sayılıyormuş. Hoca Efendi namazdan sonra aşr-ı şerif okudu. Yukarıdaki fotoğrafı o esnada çektim.


Caminin Kapı girişindeki kitabesini de çekelim de gün gelir birinin işine yarar. "Ah keşke Osmanlıca okumayı bilseydik" diye hayıflanırken hoş bir tevafuk oldu. Çarşıda gezerken bir ilana rastladım. Hem Latin harfleri ile hem Arap harfleri ile "müjde, Osmanlı Türkçesi dersleri başlıyor" yazan bir afiş gördüm. Gülümsedim ve anında fotğrafını çekip twitter'da paylaştım. #hayaldigercekoldu tagını eklemeyi unutmadan tabi ki.


Namaz çıkışında, caminin hemen yan tarafında bulunan İshak Paşa'mızın türbesini ziyaret ettim. Kapısı asma kilitle kilitlenmiş. Ön taraftaki camdan içerisinin fotoğrafını çektim. Sonra bir görevli abi türbeyi bizim için açtı. İçeri girip cümle geçmişlerimiz ve İshak Paşa'nın ruhu için dua etmek nasip oldu. Mekanları cennet olsun.


Caminin arka tarafında Kur'an Kursu olarak kullanılan tuğla ve taş yapılar var. Görünüşe göre bu tarihi yapılarda hayat tüm hızıyla devam ediyor. Ne güzel. Mekanı yalnızlığa terk etmek eşyaya ve ecdada yapılacak en büyük kötülük olsa gerek. Geniş bir alana yayılmış kubbeli yapılar olduğu gibi korunmuş. Emeği geçenlerden Allah (C.C.) razı olsun. 


Külliyenin etrafını dolaşırken şu gördüğünüz dükkan dikkatimi çekti. Demir ve alüminyumdan yapılabilecek her türlü ev gereci var burada. Çok severim böyle yerleri. Fotoğrafı çekerken sahibi içeriden çıkıp bana şöyle sert bir bakış attırdı. Sonra yanına gidip kendimi tanıttım ve bakışlarını yumuşatmayı başardım.


... Veee karşınızda güzel bir konak. Külliyenin hemen yanında. Restore edildiği anlaşılıyor. Kapıda gördüğüm gence "burada ne var" diye sordum. "Yukarısı kafe abi" dedi. İsmi de güzel: "Gönül Konağı" Merak ettim doğrusu. Yalnız değil de bir arkadaşımı da getireyim, yukarda birer çay içelim, diye düşündüm. Aslen Erzurumlu olan Mahmut kardeşime böyle bir mekanda çay içmeyi teklif edince gözleri ışıdı. Kapıdan adım atar atmaz kötü bir sürprizle karşılaştık. Ahşap merdivenleri çıkarken bize yabancı, bangır bangır bir müzikle kulak kulağa geldik. Mekan son derece sıkıcı tefriş edilmiş. Konağın ruhuna eziyet edecek ne varsa getirmişler "kafe"ye. Ama olsun, "mihrap yerinde" 


Gözümüzü çiğliklerden mümkün mertebe kaçırdık. Bunun yerine kâh muhteşem tavan işçiliğini temaşa ederek, kâh pencereden külliyeyi ve İnegöl'de zamanı izleyerek yudumladık çaylarımızı.


Son olarak çınarlardan bahsedelim. Zamanın tanığı Ulu Çınarlardan. İnegöl Meydanı'nda yaşları belki yüzyılları geçmiş çınarlar dikkatimi çekti. Kimi için için eriyerek ölmeye yüz tutmuş olsa da çoğu sağlıklı. Batmakta olan güneş çınarın dallarına öyle güzel vurmuş ki beni büyüledi adeta. Elimizdeki cihaz yetersiz olduğu için bu güzelliğin çok azı size yansıyor. Artık idare ediverin. Ya da en iyisi yolunuzu İnegöl'e düşürmeye çalışın. Vesselam...

26 Kasım 2012 Pazartesi

Yolsayana Yol göründü


- Hayırdır Hocam, dalgın dalgın bakıyorsun boşluğa, bir sıkıntı mı var? 
- Yok yok. Şöyle oturdum çay içiyorum. Her zamanki halimiz işte. Sıkıntı olsa ne çıkar? "İslam" olmak, teslim olmaktır. Teslim olduk elhamdülillah. Ne gelirse başımızın üstünde. Aslına bakarsan dünya hayatının kendisi bir sıkıntı. Yok deyip çıkıyoruz işin içinden.
- Dikkatimi çekti iki gündür "Yok yok" diye başlıyorsunuz söze. Tevafuk mu diyelim?
- Tevafuk tabi ki. Ama madem yeri geldi bir iki kelam edelim bu "yokluk" konusunda. "Yok yok" derken aslında önemli bir gerçeğe parmak basmış olduk. "Mutlak mânâda yokluk yoktur" der büyüklerimiz. Hallâk-ı Âlem olan Allah'ın (C.C.) yarattığı her şey varlık alemini teşkil eder. Bunun dışında bir "şey"den bahsedilemeyeceğine göre "yok" diye bir kavramdan bahsetmek abestir, saçmadır, muhaldir. Demek ki yok kelimesini sadece "yok" kavramı için kullanabiliriz. Varlığı tarif etmek için gerek duyulduğundan yokluk kavramını kullanırız. Varlığın zıddı yokluktur. 
- Hocam, hocam! Verin şu içtiğinizden biraz da ben içeyim. İnce belli çay bardağındaki demli çay görünümlü o "var"lığı açıklayın yeter bana. Kafam fena halde karıştı.
- Evladım, hem kaşınıyorsun, hem de benimle dalga geçiyorsun aklınca! Sordun, cevap verdik. Şurada kendi halimizde oturmuş çay içiyoruz ne güzel. Tefekkürümüzü bozduğun yetmezmiş gibi bir de ukalalık ediyorsun. Köteği yemeden toz ol yanımdan. 
- Tamam tamam gidiyorum. Bu arada yarın Yol'a çıkacağını söyledi kuşlar. Aşk olsun Hocam,  bizden niye saklıyorsun ki? Merak etmeyin yük olmam size, yük alırım bilakis.
- Evlat, söylemeye vakit mi oldu? Her şey o kadar ani gelişti ki ben bile yetişemedim hızına. Ne oldu ise dün seherden sonra oldu. Pazar sabahı şu koca İstanbul'un ıssız, sessiz ve sakin halini hayret makamında temaşa eyledim. Camiden eve geldikten sonra uyuyamadım. Durduk yerde seyahat duygularım depreşti. Meçhul bir Yol "gel, gel" diye sesleniyordu adeta. Oturdum bilgisayarın başına "Yok Yok, bu böyle olmayacak" diye başlayan cümlelerle o anki duygularımı aktardım buraya. "Dualarınıza dikkat edin, her an kabul olabilir" sözünün yabana atılmaması gerektiğini bugün işe gelince öğrendim. Hiç planlamada yok iken, İnegöl'deki işe benim de gitmem istendi. Hali ile "tamam" deyip hizmete koşmak boynumuza borç oldu. Yarın sabah erkenden çıkacağız Yol'a. Olay bundan ibaret. Farkına varmadan yolsadığımızı arz etmişiz, yol da önüme serilmiş oldu. Daha ne olsun. Vesselam...

25 Kasım 2012 Pazar

Ey Yolcu Yol a çık...

Yok yok. Bu böyle olmayacak. En iyisi yine yollara vermeliyim kendimi...
Şimdi tam zamanı...
Kara kış gelmeden, kar yolları kapatmadan, pembe hayallere esir olmadan, betim benzim sararmadan, al kanlarım çekilmeden, saçıma ak düşmeden, mavi gökyüzü griye dönmeden, yeşil renkli ayaksız ata binmeden bir yolunu bulmalıyım...
Yol açıkken Yol'a çıkmalıyım...
Yol ile baş başa kalmalıyım...
Yol dert, Yol derman, Yol çare, Yol tabip...
Yol hem kaçış/kayboluş; Yol hem varış/kaydoluş...



Yol'un Sesi

24 Kasım 2012 Cumartesi

Zemine Düştü Vâveylâ



Bugün Mah-ı Muharremdir, muhibb-i hanedân ağlar.
Bugün eyyam-ı mâtemdir, bu gün ab-ı revan ağlar.

Hüseyn-i Kerbela'yı elvan eden gündür bu,
Bugün Arş-ı Muazzam'da olan âli divan ağlar.

Bugün Âl-i Âba'nın gülşeninin gülleri soldu,
Düşüp bir ateş-i dilsiz, kamu ehl-i iman ağlar.

Bugün Gülzar-ı Muhtar-ı Hüda'ya bir hazân esti,
Zemine düştü vâveylâ, felekte kehkeşan ağlar.

Bugün hunbar olur gözü elbet Haydar-ı Kerrar'ın,
Görür Zehra'yı hun efşan, Resul-i Âli Şân ağlar.

Bu gün Evlad-ı Haydar, hem dahi Ahfâd-ı Peygamber,
Döküldü gül gibi yerler yüzüne, asuman ağlar.

Gülistan-ı Muhammed'in Gül-i hamraların derdi,
Yed-i kahr ile ol gaddar, bu gün devr-i zaman ağlar.

Risalet gül gülistanı, nübüvvet bağu bostanı,
Hüseyni ol nuristanı gören Pir ü civan ağlar

Güruh-i hanedana Lütfiyâ kurban ola canım,
İla yevmil kıyame can ile ehl-i iman ağlar.
Alvarlı Efe Muhammed Lütfî (K.S.) 

23 Kasım 2012 Cuma

Ebeden Ebedâ

Allah'ım!
Efendimiz Muhammed'e rızana ulaşana kadar, rızana ulaştıktan sonra ve ebediyyen Salât ve Rahmet eyle.

22 Kasım 2012 Perşembe

İllâ Edeb, İllâ Edeb

Edeb Yâ Hû

Ehli diller arasında aradım, kıldım taleb
Her hüner makbul imiş, illâ edeb illâ edeb
Yunus Emer (K.S.)
“…Efendi’nin rahatsız olduğu son zamanlarında ilacını almak için, bir Can'dan su ister. Kardeş çokta iyi tanımadığı mutfağa koşar, güzel bir bardak arar. Sonra rafların en üstünde duran kristallerin arasından güzel bir bardak çıkarır ve Efendi Hz.’lerine suyu ikram eder. Efendi Hz.’leri “Oğlum bu hangi ay? Bu bardağı götür içi görünmeyen bir kapta su getir” buyurur ve öyle yapılır…” (umutrehberi.com'dan alıntı)

Mah-ı Muharrem'in gelip geçtiğinden bîhaber, Şehîdân-ı Kerbela'ya hürmette pürkusur, dünya debdebesine dalıp giden; cam bardaklarda göstere göstere, kana kana su içen gaflet ehline (başta kendi nefsime) ikaz  vazifesi görsün deyû bir dahî aşk ile: EDEB YÂ HÛ...

20 Kasım 2012 Salı

Şühedâyı Muharrem'e Ağlayan Gelsin Beri


Olalı şemşirden pür-hûn Ten-i Pâk-i Huseyn
İstirâhat bulmadı şemşîr teskîn görmedi
Hz. Hüseyin’in (R.A.) güzel bedenini kan içinde bıraktığı günden beri, 
Kılıç bir türlü kınına girmedi, rahat yüzü görmedi.


Aman Yâ Rabbî,
El Aman Yâ Rabbi!
Günden güne artan dert ve kederimizle kapına geldik. Biz aciz kulların nefsimize zulmettik, dünyayı kendimize dar ettik. Şühedâ-yı Kerbelâ'nın matemi ile kavrulan ciğerlerimiz Gazze'den gelen görüntülerle pâre pâre oldu. Hikmetinden sual olunmaz, senden gelen başımız gözümüz üstünde; lakin bu aciz kulunun tahammülü hadde dayandı Yâ Rabbî! (Estağfirullah) 
Sevgili Habîbin Muhammed Mustafa'ya (S.A.V.) nazil buyurduğun Kur'an-ı Kerim'de bize öğrettiğin dua ile yalvarıyoruz:
  ( رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهِ ۖ )  
"Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme!" 

Ne olur bize merhamet eyle, bize acı, bizi affeyle.

(أَنْتَ مَوْلَانَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ)
"Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”

18 Kasım 2012 Pazar

Tarlaya Ektim Tohum

Geçen ay hem ibadet hem ziyaret niyeti ile gerçekleşen sıla-i rahim notlarını "İlle de Vatan" başlığı altında sizlerle paylaşmıştım hatırlarsanız. Yazının sonunda tarlaya tohum ekme maceramızı bir başka yazıya havale etmiştim. İşte o yazı bu yazı.
"Yazı" aynı zamanda arazideki düzlük alana denir bizim yörede. Ovadan küçük düzlüklere "yazı" denir. Bugün sizi bizim köyün arazisinde en büyük düzlük olduğu için "Alan'ın Yazı" denen yerdeki tarlamıza götüreceğim.


Burası bizim Yukarı Alan'daki tarlamızın başı. Biz buraya niye geldik? Tarlaya tohum ekmeye geldik tabi ki. Sen sebeplere sarılacaksın ki Mevla da muradını nasip etsin. Yoksa kendiliğinden tarlada ekin bittiği nerede görülmüş? Bitse bitse ot biter, diken biter, ayrık biter. Onlar da bir işe yaramaz. Unutmayalım ki dünya da ahiretin tarlasıdır ey cemaati müslimin.


Canım memleketimde tohum ekme usulleri hemen hemen hiç değişmedi. İlk icad edildiğinde nasıl yapılıyorsa daha düne kadar hep öyle yapılageldi. Şu uzakta gördüğünüz traktör geldikten sonra biraz biraz değişiklik oldu. Traktörden önce bir çift öküzün çektiği kara sabanla yapılırdı, şimdi öküzün yerini traktör aldı. Babam kara kara düşünüyor tohumu nasıl yetiştireceğim diye. Çünkü bizim birader bu sene Macar Fiği denen bir fiğ çeşidi ekmeye karar vermiş bu tarlaya. Seyrek ekilmesi lazımmış. Ama babamın aklı bir türlü ermiyor bu işe. "Beş torba tohum koca tarlaya yeter mi?" diyor haklı olarak.


Neyse sonunda anlaştılar. Mehmet torbaları tarlaya aralıklı olarak bıraktı. Sonra "evlek"leri çizdi kazayağı ile. Evlek alma işini eskiden babam bir ayağını sürükleyerek yapardı. Yaklaşık 10 metre civarında boydan boya çizilmesi lazım tarlanın. Çünkü tohum serpilirken bu çizgiler esas alınıyor. babam şu gördüğünüz aralıklara da geniş oldu diye itiraz etti ama son söz yine biraderin tabi ki. 


Babam bu arada hazırlıklarını tamamladı. Beline "toomônuğu" diye telaffuz edilen tohum önlüğünü bağladı. Ucunu sol eline bir güzel doladı. Ben de taşıyabileceği kadar fiğ tohumunu önlüğüne boşalttım torbadan. Mehmet'i beklerken taa uzakta gördüğü hareket eden bir şeye bakıyor muhtemelen.


Sonra "haydi bismillah" deyip başladılar tohumu saçmaya. Bir avuç tohum alıyor, dengeli düşecek şekilde önce sağa serpiyor, sonra sola serpiyor. Bu arada evlek çizgilerini hizalayarak küçük adımlarla yürüyor. Toprağın bağrına tohumu emanet etmek böyle bir şey. O tohum bir kış orada yatacak. Üzerine yorgan niyetine bir metreye yakın kar yağacak. İlkbahardan itibaren yeşermeye başlayacak. Yazın da biçilecek. 


Tarlanın yarısından sonra birader ekilen yeri sürmek üzere traktöre geçti. Babam tek başına kalan kısmı ekti. Bu arada ben tohum bittikçe takviye ettim. 


Sürülen kısım sağ taraf. Kaz ayağı denen bir aletle sürüyor. En fazla 10-15 santim batıyor yere. Demek ki fiğ bitkisi için bu derinlik yetiyor. Dengeli batsın diye boşalan torbaların içine toprak doldurdum. Onu kaz ayağının üstüne ağırlık olarak bağladık.


Bir ara traktörün üstüne çıktım ama benim yapacağım iş değil bu rençberlik. Her mesleğin bir inceliği var. Her an yan taraftaki kumanda kolunu indirip kaldırman lazım. Çıkmamla inmem bir oldu. Ayrılmadan önce Mehmet'in ısrarına dayanamayıp traktörü ile yan yana bir hatıra resmi çekindim. Mizansen tamamen biradere aittir. Sorumluk kabul etmiyorum :)


Babam tarlayı bitirdi, vakit de girdi. Aşağı Alan'daki kurumaya yüz tutmuş pınarda abdestlerimizi aldık. Tepenin üzerinde anlımızın geleceği yeri elimizle düzleyip namazlarımızı kıldık. Bu muhteşem bir duygu. Gök kubbenin altında doğduğun topraklarda, kuş sesleri eşliğinde divana durmak! Harika bir şey. Bülbül değiliz ama altın kafesi biz de reddediyoruz hocam bu planda. "Bütün dünya sizin olsun, Bir dost bir post yeter bana"


Biraderi traktörü ile baş başa bırakıp yaya olarak dönmeye karar verdik. Eşşek Sırtı denen mevikde yolun hemen kenarına çok güzel bir hayrat çeşmesi yapılmış. Bu mevsimde bile gürül gürül akıyor. Rahmetlik komşumuz Behsat Şahin adına yapılmış. Çok isabetli bir hayrat olmuş. Kurt-kuş, davar-sığır, mal-melal kana kana içecekler yıllarca. Bir yudum da biz içelim, Behsat amcanın ruhuna fatiha okuyalım diye geçtim pınarın başına. Telefonu da babama verip tarif ettim basacağı yeri. Gördüğünüz gibi sadece güzel tohum ekmiyor, güzel fotoğraf da çekiyor benim babam. Vesselam....

16 Kasım 2012 Cuma

Sallû Alâ Muhammed...


Allah'ım, 
Nurlarının denizi, sırlarının kaynağı, inayetinin pınarı, hidayetinin güneşi, memleketinin seması, Zâtının huzurunda insanların ve diğer varlıkların imamı, yaratılmışların en hayırlısı ve Sana en sevimlisi, kulun, habibin, resûlün ve kendisiyle nebîleri ve resulleri sona erdirdiğin Nebiyyil Ümmiyyi olan  Efendimiz Muhammed'e; diğer Enbiyâ ve Resullere, Âl ve Ashabının cümlesine, Mukarreb Meleklere, göklerde ve yerlerde olan Sâlih kullarına salât ve rahmet eyle! Allah Tealâ'nın rızası Onların ve bizim üzerimize olsun. 
Âmin. 
Velhamdülillâhi Rabbil Âlemîn.

15 Kasım 2012 Perşembe

Yeni Yılın İlk Günü Eyüp Sultan'da Seher Vakti

1434 yılının bu ilk gününde tüm kardeşlerime saygı ve hürmetlerimi arz ediyorum. Yeni yılımız hayırlı olsun, bereketli olsun. Allah bizleri Alemlere Rahmet olarak gönderdiği Peygamber Efendimiz Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Vesellem'in izinden ayırmasın. Bizim takvimimiz O'nun Mekke'den Medine'ye hicreti ile başladı ve devam ediyor elhamdülillah. Hicret şuurunu her dem taze tutmak için bir vesile olan bu yılbaşımızda Allah hepimize iki cihan saadeti nasib eylesin. 
Bu sene de hicret diyarından uzaklardayız. Yolumuz gurbete düştü, yetimiz, öksüzüz, garibiz, fakiriz. Gurbet içinde gurbet yaşıyoruz. Gönlümüz hasret ateşi ile yanmakta ama çaresiziz. Ah ne olurdu, ne olurdu... Yeni yılın bu ilk seherinde Efendimizin huzurunda olsaydık. O'nun kokusunu çekseydik içimize doya doya. Bu sene de nasip olmadı işte. Yaman Dede'nin buyurduğu gibi "Nasib olmaz mı Sultanım haremgâhında can vermek" 
Yürek yangını böyle bir şey demek ki. Bu ve benzeri duygularla uykusu bölünen bu aciz kardeşiniz İmsak vakti girdiğinde artık evde duramaz oldu. Hicet-i Nebî'nin sene-i devriyesinde İstanbul'da yaşayanlar için güzel bir vesile vardı ve fakir de onu yapmaya karar verdim:
Hicretin Kutlu Yolcusu'nu evinde misafir eden Zât'ın huzurunda divana durmak için yola çıktım erkenden. Yollar bomboş, şehir derin uykuda. Seherin bereketini kaçırmak istemeyen bahtiyarlar ayakta. Hicret devam ediyor işte. Kötülükleri terk edip güzelliklere doğru yol alanlara ne mutlu. Halid Bin Zeyd Ebu Eyyub El Ensarî (R.A.) Efendimiz seher vaktinde sıcacık yatağını terk edip huzuruna gelen yüzlerce kardeşimizle birlikte bu acizi de şefkatle karşıladı. Bir gök sofrası kurulmuş ki tarifi imkansız. Caminin içi neredeyse dolmuş. Müezzin Efendi Yasin-i Şerif okuyor. Cemaate inen rahmetin billurlaştığı seher vaktinde, bu güzel mekanda, Mihmandâr-ı Rasul'ün manevi huzurunda kılınan namazın tadından nasibimize düşeni almaya çalıştık. 


İmam Efendi tesbihattan sonra okunan aşr-ı şerifin bitiminde vaaz-ı nasihatta bulundu. Hicri yılbaşı ve Muharrem ayı hakkında bilgilerimizi tazeledi. Cemaatin maşallahı var, gök sofrasından azami nasiplenmek için kimse yerinden kalkmadı. 


Seher sofrasında tatlı niyetine sunulan ve bu mekana has bir adet vardır, bilen bilir: En sonunda İmam Efendi türbenin kapısına gider. Cemaat zaten hazır beklemektedir. Mikrofon tertibatı olduğu için ses caminin her tarafından duyulur. Huzurda dua etmek için tüm eller açılır semaya. Kadın erkek herkes "Amin" der, hocanın yaptığı içten duaya. Fotoğrafta gördüğünüz gibi türbede restorasyon var. Her taraf panolarla kapatılmış. Sadece sandukanın göründüğü pencereden içerisi görünebiliyor. Burada yapılan dualar meşhurdur. 28 Şubat'ın ortalığı kasıp kavurduğu o günlerde gözyaşları eşliğinde uzun uzun yakarışlarımız daha dün gibi aklımda. Bu sabah da feyizli ve bereketli olmuştur inşaallah. Zira dün geceden kalma Gazze yarası ile geldik huzura. 


Hazır meydanı boş bulmuşken sakin sakin etrafı temaşa etmekte fayda var, diye düşündüm. Yaprakların sarardığı güz mevsiminde de başka bir güzel görünüyor değil mi? Bu saatlerde insanların dünya telaşları henüz evlerde sokaklara, yollara taşmadı. 


Sabahın bu sakin vaktinde meydan güvercinlere emanet. Kimi yiyor, kimi içiyor, kimi yıkanıyor. Tabi ki, kendi lisanları ile tesbihata  bir an olsun ara vermeden.


Şu güzelliğe bakar mısınız? Sizden zarar gelmeyeceğini anladıkları anda hiç korkmadan yanınıza kadar geliyorlar. Ben bu fotoğrafı çektikten sonra şu arka taraftan gelen okul talebelerinin ayak sesleri tüm güvercinleri havalandırmaya yetti, o başka.


Bunlar da temizliğe ve güzelliğe düşkün güvercinler. Soğuk suya ve havaya aldırmadan bir güzel yıkandılar gözümün önünde.


Artık fani dünyanın fani işlerine dönme zamanı. Mekana veda etmeden yeraltı nüfusunun cümlesine selam verelim: 

 "Ey kabir topluluğu, Allah’ın selamı üzerinize olsun. Allah sizi ve bizi bağışlasın. Siz bizim öncülerimizsiniz. Biz de inşaallah size katılacağız”  (Tirmizî, Cenaiz, 59; İbn Mâce, Cenâiz, 36)

Vesselam...

14 Kasım 2012 Çarşamba

Örücü Lütfü Usta'ya selam olsun

Ahir zamana kalmaya gör bir kere! Her şey nevzuhur. Yememiz, içmemiz, gezmemiz, tozmamız velhasıl alışkanlıklarımızın tamamı başkalaştı. Tüketim canavarını beslemek için gayret sarf ederken biz "Biz" olmaktan çıktık adeta. Çok değil iki kuşak önce yaşamış birisi mezarından kalksa, çöle düşmüş eskimo gibi fazla yaşamaz. Şimdilerde bir çikolata reklamı süslüyor bilboardları: "Açken Sen Sen Değilsin" Dolayısı ile aç kalmaman lazım, sürekli yemen lazım. Mümkünse gece rüyanda bile yiyip içmelisin. "Kullan at" deyimini duymayan yoktur. Eşya ile aramızdaki ilişki bir kullanımlık. Güzelim cam şişenin içinde su var. Bildiğimiz su! Veya maden suyu yahut herhangi bir boyalı su. Bir seferde içiyorsun. Sonra şişeyi kaldırıp atıyorsun. Bunun gibi bir sürü saçmalık! Söylediğin anda adın "eski kafa"ya çıkar. "Tabi ki atacaksın" diyorlar. Tüketeceksin ki üretim olsun, iş-güç olsun, insanlar para kazansın, vesaire vesaire...
Bir büyüğümün sohbetinde dinlemiştim: Bu tüketim çılgınlığına kendi çapımızda kapılmamak için mahallemizdeki zenaatkârlara sahip çıkalım, demişti. Ne bileyim varsa ayakkabı tamircisi onun mesleğini devam ettirmesi için çaba sarf edelim. Mahalle bakkalına uğrayalım. Berber çırağına harçlık verelim. Televizyon tamircisinin bile kapanmamasına gayret edelim. Kullan atçı anlayışın mahallemizde hakim olmaması için gerekirse donkişotluk yapalım. Bunun sonu çok kötü. İnsanlık topyekün bir uçuruma doğru hızla ilerliyor. Bu çöküşe engel olmasak bile karınca misali tarafımızı ilan etmiş oluruz hiç değilse. 
Bizim mahallede bir ayakkabı tamircisi vardı. Eski bir kamyonet kasasından ibaret işyerini boş bulduğu bir arsa köşesine kondurup ayakkabı tamiratı yapıyordu. O arsaya inşaat başlayınca başka bir boşluğa taşınıyordu. En son, kavşakta trafik ışığının yanındaki boşluğa getirdi kasayı. Derken oraya da büyük bir iş merkezi inşaatı başlattılar. Adamcağız bıkmış olacak ki bir daha açmadı işyerini. Gidip geldikçe gözümü kaçırıyorum küçük barakacıktan. Oysa gidip fotoğraflarını çekecektim, sizinle tanıştıracaktım kendisini. Olmadı işte. Gün geçtikçe kullanılamaz hale gelen ekmek teknesini artık açmıyor.
Dün eski fotoğrafları karıştırırken aşağıdaki resim çıktı karşıma. Kimbilir nerede, ne maksatla çekmişim ama bu güne kadar kalmış arşivde silinmeden. Bu bir "ÖRÜCÜ" dükkanının tabelası:


Örücülük mesleğini yeni nesil bilmez. Eskiler için nostalji, yeniler için "luzümsuz bilgi" olsun diye bir iki satır bahsedelim örücülükten. 
Efendim, henüz "kullan at" furyasının ulaşmadığı geçmiş zamanlarda insanların giyim alışkanlıkları da değişikti hali ile. Ülkemizin yokluk yıllarında, öyle herkesin dolaplar dolusu elbisesi olmazdı. Bir-iki değişik elbisesi olana zengin gözüyle bakılırdı Anadolu'da. Biz o günlerin sonlarına yetiştik. Bu nedenle elbiseler önemli idi. Yırtılana kadar giyilir, bazen bir ömür size arkadaşlık eder/miş/di. Hatta küçük yırtıklar "yamalık"la tamir edilir giyilmeye devam edilirdi. Köy yerinde yamalıklı elbise göze batmazdı da, şehirde yamalı elbise ile gezmek hoş olmazdı tabi ki. Örücülük denen meslek işte bu olmazı "olur" hale getiren güzel bir zenaat idi. Çarşıda, caddede, pasajda örücü dükkanlarına rastlamak mümkün idi düne kadar. Şimdi ben pek rastlayamıyorum. Kaybolup gitti veya gitmek üzere. 
Kumaş olsun, kazak olsun her türlü giyeceğinizde yırtık, kesik veya yıpranma, tüncüme gibi hasar oluştu diyelim. Ne yapacaksınız, kaldırıp atacak mısınız güzelim kazağı, elbiseyi? Örücü ustası ne güne duruyor? Onu eskisi gibi yapardı. 
Hiç unutmuyorum uzun yıllar sonra Üniversite'ye başladığımda bir takım elbise almıştım. Ankara'da okuyoruz ya, bazen lazım oluyor işte. Açık mavi, türkuaz rengine yakın bir elbise idi. Şimdi ne kadar süre sonra olduğunu hatırlamıyorum, pantolon ön taraf diz bölgesinden bir iki santim yırtıldı. Yenisini alacak para yok. Ulus'ta bir pasaj içindeki Örücü imdadıma yetişti. Cüz'i bir ücretle öyle güzel ördü ki neredeyse yeri bile belli olmuyordu. Çok uzun bir süre daha giydim o elbiseyi. 
Şimdi ben bunu niye anlattım? Kimin ne işine yarayacak bu bilgi? Kullan at fırtınasına kapılmış nesiller "amca sen bizimle dalga mı geçiyorsun" derse ben ne cevap vereceğim? 
Peki bu "Örücü Lütfü" kim? Hocam bu kare reklama girmiyor mu? RTÜK bunu görürse, bloga kapatma cezası verirse iyi mi olacak? Ettiğin hayır ürküttüğün kurbağaya değecek mi?
Vesselam...   

10 Kasım 2012 Cumartesi

Hadisler deryasından bir damla

....
Ve bis-sened'il muttasılı ile'n-Nebiyyi Sallalahu Aleyhi Veselleme, ennehu kâle: 
Selasetün yetehaddesûne fî zıllil arşı êminîn. Ven-nâsu fil hısâb. Raculün lem te'huzu fillahi levme delâim, ve racülün lem yemudde yedeyhi ilâ ma lem yahılle lehu, ve raculün lem yenzur ilâ ma harramallahu aleyh.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu Hadis-i Şerîf'inde buyurmuş ki: Üç kişi vardır emniyet içinde, huzur içinde korkusuz bir şekilde arşın gölgesinde birbirleri ile sohbet ederler, konuşurlar. (İnsanlar aşağıda, mahşer yerinde hesap telaşında iken.)
1. Bir adam ki Allah (C.C.) yolunda kınayanın kınamasından dolayı kendisine bir çekinme gelmiyor.
.....
2. Bir adam ki elini kendisine helal olmayan bir şeye hiç uzatmamış.
......
3.
Bir adam ki kendisine Allah'ın haram kılmış olduğuna gözünü çevirip bakmıyor. Bu da arşın gölgesinde gölgelenecek. İşte bu da bu devirde olan çok karşımızda olan, başımızda olan bir hadisedir, muhterem kardeşlerim. Maalesef bu gözle harama bakma işi, bu günah çoktur. 20. yüzyılın şu bizim Türkiye'mizde her şehirde, harama bakmak çoktur. Dönüp dönüp, tekrar tekrar bakmak çoktur. Kadın erkeğe bakar, erkek kadına bakar, delikanlı kıza bakar, kız delikanlıya bakar. Ailece otururlar televizyona bakarlar, şarkıcıya bakarlar. İşte bunların hepsi harama bakmak. Herkes bakıyor, yani harama bakmayan çok az insan var. Öyle babayiğit (çok az) Bizim Nakşî tarikatında prensip vardır; sıralamış büyüklerimiz nasıl Müslüman olmak lazım, ince Müslümanlık nasıl tatbik edilecek diye. Diyorlar ki "nazar ber kadem" olacak, yani adamın gözleri pabucunun ucunda olacak. Gözü yerde gezecek, yani terbiyeli, utangaç bir kız gibi gözü pabucunun ucunda böyle başı yerde öyle yürüyüp gidecek. Şimdi avcı gibi millet, elinde tüfek nerede kuş var diye, ona bakar gibi millet etrafa baka baka gidiyor. Dönüyor gene bakıyor, bir daha bakıyor, bir daha bakıyor. Kendi hayalinden ne hayaller geçiriyor, bir sürü günahlara giriyor. Adamı da böyle, kadını da böyle, evlisi de böyle bekarı da böyle, büyüğü de böyle küçüğü de böyle. Bir de televizyon evin içine girmiş olduğu için herkesin evi gazino, herkesin evi tiyatro, herkesin evi sinema sahnesi. Orada derde devadan gayri ne ararsan bulunur. Açtın mı, düğmesine bastın mı dünyanın her şeyi karşına geliyor. Tabii günah. Yani dışarıda bakarsan günah da, evinde televizyonda bakarsan günah değil, diye kitapta bir şey mi gördünüz? Görmedik. Harama bakmak her yerde yasak, her yerde günah. Bizim dinimiz puta filan tapılmasın diye resmi yasaklamış, heykeli yasaklamış, resim eve girmesin diye. Bizim Ankara'da tanıdığımız yaşlı, gazi, böyle İstiklal Harbinin madalyası göğsünde olan çok kıymetli tanıdıklarımız, hacı amcalar, dedeler var. "Biz" diyor, "evlat" diyor, "kibrit kutusunun üstündeki resmi kazıyıp eve öyle sokardık" diyor. Yani eve resim girmesin, "suret giren eve melek girmez" diye onu kazır öyle girerdik diyor. Şimdi benim evim dahil herkesin evinde suret ve resim vardır. Neden? Gazete alıyoruz, mecmua alıyoruz, resim var. Halı alıyoruz, kilim alıyoruz, duvara asıyor, resim var. Yani her yerde maalesef bu böyle olmuş. Bir büyük dert, bela hepimize bulaşmış durumda. Allah cümlemizi gözünü haramdan koruyanlardan eylesin. Allah'ın yasakladıklarına bakmamayı cümlemize nasib eylesin. Demek ki bunu sağlayabilirsek ne olacağız, arş-ı âlânın gölgesinde oturacağız, Allah'ın iltifatına mazhar olacağız. İnsanlar hesap telaşında iken bizim hesap telaşımız olmayacak. Hiç devlet dairesine, böyle kuyurklu, beklemeli bir yere gittiniz mi bilmiyorum; ama muhakkak gitmişsinizdir. Şöyle insan kuyruğa giriyor saatlerce bekliyor. Bazısı da bakıyorsun yürüyor, hop müdürün odasına giriyor, şıp çıkıyor dışarıya. Yani doğru değil ama onun için bir sâfâ. Yani kolay, hiç kuyruğa girmeden işini bitirip yürüyüp gidiyor. Hatta müdür bey kapıya kadar uğurluyor, merdivenlerden aşağı iniyor, boynuna sarılıyor filan. İşi oldu, tamam. Bu da biraz öyle yani. İnsanlar aşağıda hesap telaşında korku içindeler. Bu mübarekler arşın gölgesine oturmuşlar emniyet içinde. Çaresi ne, yapılmayacak bir şey mi? Yapılacak bir şey:
1. Kınayanın kınamasına aldırmayacak, Müslümanlığını dosdoğru icra etmeye devam edecek. Yapabiliriz hepimiz.
2. Helal olmayan şeye elini uzatmayacak. Harama el uzatmayacak. Bunu da yapabiliriz, çünkü zaten hepimizin helalleri yeter bize. Çevremizdeki helaller yeter. Aç değiliz, açık değiliz. Aç da, açık da olsak yine harama el uzatmayacağız, üstelik varlıklıyız. O bakımdan bunu da yapabiliriz.
3. Haram olan şeye bakmayacağız. Onu da yapabiliriz. Bu da bizim elimizden gelir.
Tamam, o zaman bugün yaşadık hepimiz. Eğer bugünkü Hadis-i Şerif'i gayet güzel tatbik edebilirsek arş-ı âlânın gölgesinde gölgeleneceğiz, hesap telaşımız olmayacak. Her halde Allah'ın lutf-u keremi ile "bi gayri hisab" cennete giren bahtiyarlarla beraber cennete de girmek mümkün olacak.
Bir daha söyleyelim: Üç kişi vardır ki insanlar hesap telaşında iken arşın gölgesinde emniyet içinde birbirleri ile sohbet edip söyleşip dururlar. Bunlar birisi Allah yolunda kendisini kınayanın kınaması hiiiç ilgilendirmeyen, kınayanın kınamasına aldırmadan Allah yolunda yapacağını yapmaktan geri durmayan kararlı prensip sahibi müslüman. İkincisi elini harama uzatmayan insan. Helal olmayan şeye el uzatmayan insan. Üçüncüsü de haram kıldığı şeye nazar etmeyen, bakmayan insan. Bunları yapabiliriz. İnşaallah yapalım ve arşın gölgesinde buluşalım, burada buluştuğumuz gibi. İnşaallah orada hepimiz buluşalım.
Allah-u Telalâ sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın, sevdiği kul eylesin, marifetullahı, aşkullahı, muhabbetullahı gönlünüze yerleştirsin sevdiği işleri yapmanızı nasib eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varıp Cenneti ile Cemali ile müşerref olmayı nasib eylesin. Peygamber Efendimiz'e komşu eylesin. (Amin)

Mahmut Esad Coşan (Rahmetullahi Aleyh)-24.10.1987 tarihli hadis sohbetinden bir bölüm

8 Kasım 2012 Perşembe

Fani hayatın gerçekleri...

"Kulum hasta oldum, beni ziyaret etmedin" mealindeki uzun Hadis-i Şerif'i anlatıyor hoca televizyonda. Hastalık bambaşka bir imtihan sahası. Bugün biz bu sahada idik. Sabahın erken saatinde bu yakadan karşı yakaya sefer eyledik. 18 sene evvel başladı Çapa Hastahanesi ile beraberliğimiz. Tıp öğrencileri ile hastaların iç içe olduğu bir mekan burası. 1994 yılında son sınıfta bizim üzerimizde staj yapan öğrenciler ve asistan doktorlar şimdi Profesör oldu. Fakülte'de hocalık yapıyorlar, onların öğrencileri muayene ediyor bugünlerde. Hey gidi günler hey. Onlarca binadan oluşan bu bayır yerde girmediğim bölüm kalmadı. Bugün o binalardan birinin yıkıldığını gördüm. Bütün binaları teker teker yıkıp yenisini inşa edeceklermiş. Gene iyi dayandık. Binalar bile eskidi. Her halimize hamd olsun. Ülkemizde sağlık alanında güzel gelişmeler oldu. Şimdi nüfus cüzdanı ile her işinizi halledebiliyorsunuz. Eskiden evrak takibi yaparken sağlıklı insan bile hasta oluyordu. 


Ne kadar olumlu gelişme olursa olsun hastahane adetlerinden bazıları hiç değişmedi. Bu gidişle de değişmeyecek. Bunlardan biri uzayıp giden kuyruklar. Değil numaratör, yürüyen bant koysalar bile kuyruk gerçeği değişmeyecek. Şu gördüğünüz resmi bugün sabah saat 08:55 te çektim: 

Tahlil için kan vermeniz gerekiyor. Önce kayıt olmanız lazım, orada sıkıntı yok, TC Kimlik Numarası yetiyor. Sonra numaratörden sıra alıp panoda yanmasını bekleyeceksiniz, o da tamam. Oturuyorsunuz sıranız gelene kadar. Görevli barkodlu bir kart veriyor, içeri girip bu kartla kan tüpü alınıyor. O aşama da hızla geçiliyor. En sonunda elinizde boş tüplerle kan verme kabinlerinin önüne gitmeniz lazım. İşte zurnanın zırt dediği yer burası. Yukardaki kuyruk o kabinlerin önünden başlayıp dışarıya taşıyor, hastahanenin girişine kadar uzuyor. Bir saate yakın bekliyorsunuz kan vermek için. Ne yapalım bekleyeceğiz mecburen. kan verdikten sonra yapacak bir şey kalmıyor, sonuçların çıkmasını bekleyeceksiniz bir kaç saat. 

Bugün bir değişiklik yapalım istedim; hastahane bankında oturup beklemektense geçenlerde kabri açılan Turgut Özal'ın mezarını ziyaret edeyim diye düşündüm. Tefekkür için iyi bir fırsat. 


Daha önce tamamen mermer idi merhumun kabrinin üstü. Geçenlerde adli tıp incelemesi için açtılar biliyorsunuz. Canım ülkemin halleri insanı kabirde bile rahat bırakmıyor. Toprağa tekrar iade ettikten sonra üzerinde toprak bırakmaları güzel olmuş. Kısa da olsa yüz yüze gelip elini sıktığım bu devlet büyüğümüzün ruhuna fatiha okuyup hayırla yad ettik. Allah taksiratını affeylesin. Seyyiatını hasenata tebdil eylesin.


"Elini sıktığın Özal'ın kabrinde Fatiha okuyorsan elini öptüğün zâtın mezarına da gidip yasin okuman lazım" dedi içimdeki Zihni. Sür oğlum Fatih, Erbakan Hoca'nın kabrine. İstikamet Merkez Efendi. Önümüzdeki Şubat'ta iki sene olacak Hoca Hakka yürüyeli. Cenazesine katılmıştım ama mezarlığa gelmemiştim. Demek bu güne nasipmiş. Hoca'mın mezarı son derece sade. Başbakan Erbakan'ın kabri burası. Ama diğer mezarlardan büyük bir farkı yok. Doğru olan da bu olsa gerek. Allah (C.C.) rahmet eylesin, makamı cennet olsun. Bu manevi mekanda Yasin-i Şerif okumama vesile oldu. Allah (C.C.) O'ndan razı olsun.  Vesselam...

7 Kasım 2012 Çarşamba

Global Köy Hikayeleri

Bugün politik konuya gireceğim ya, acayip tırsıyorum. Nasıl desem, konuya nasıl girsem diye düşünüp duruyorum. Halbuki böyle uzun uzun düşünmek adetim değildir. Normalde aklıma gelenleri arka arkaya sıralıyorum yeri geldikçe. İmla hatası dışında fazla düzeltme yapmam buraya yazdıklarıma. Edebiyat yapacak halimiz yok bu yaştan sonra. Amacımız belli. Hızla akan zaman ırmağında sürüklenirken etrafta gördüklerimi buraya aksettiriyorum, o kadar. 
Bugün ırmak bizi politika girdabına getirdi. Tüm dünya Amerika'daki seçimleri konuşuyor. Eskiden olsa günler sonra haberdar olacağımız havadis şimdi anında beynimizin kıvrımlarını dolduruyor. "Bana ne elalemin seçiminden kardeşim" deseniz bile bir şey değişmiyor. Herifçioğlu öyle bir ağ kurmuş ki uçan kuş bile kurtulamaz. Gözünüzü kapatsanız kulağına bağırıyor, televizyonu kapatsanız cep telefonunuzdan bombardımana devam ediyor. Yediden yetmişe herkesin dilinde. Dünya global köye dönüşme aşamasını geçti. Artık bir evin içi gibi oldu. Haksızlıkta sınır tanımayan ev reisinin olmayan vicdanına kalmış her şey. Ne konuşacağımıza, ne giyeceğimize, ne yiyeceğimize, ne yapacağımıza o karar veriyor adeta. 
Amerikan seçimlerini Obama kazansa da bu değişmeyecek, Romney kazansa idi de değişmeyecekti. Zavallı ülkemin tüm haber kanalları dün akşamdan beri aralıksız yayın yaptılar, belki de hala yapıyorlardır. Kimi onu destekliyor, kimi bunu. O gelirse şöyle olur, bu gelirse bölye olur. Ne fark eder kardeşim! Amerikalıların dediği olmayacak mı sonunda? Neymiş Obama "soft"muş. Bizimle iyi anlaşırmış. Vesaire vesaire... Ahanda kazandı! Okyanuslarda canavar azmanı gibi yüzen uçak gemileri artık yüzmeyecek mi? Amerikan üsleri kapanacak mı dört bir tarafta? İnsansız Uçaklar ölüm kusmayacak mı, Pakistan'da, Afganistan'da, Yemen'de? Saf saf bu adamı desteklemiyorlar mı, deli oluyorum. Geçen seçimde kazandığında kurban kesen saftirikler bile çıkmıştı. Merak ediyorum, acaba bu "zafer" bugün yarın nasıl kutlanacak zavallı ülkemde? Buna psikolojide sado mazoşizm mi deniyordu, bilen var mı? Eli kanlı bir canavar var karşında, bıçak keskin olsa ne fark eder, kör olsa ne fark eder? Hatta kör bıçak daha fazla can acıtır değil mi? 
Dik durmayı bir türlü beceremiyoruz ya ben ona yanarım. Düne kadar Amerika'ya demediğini bırakmayan bir damarın çocuklarının hallerini gördükçe kahroluyorum. Damarlarımıza girdiler ve duyarlı hücrelerimizi hadım ettiler. Gözlerimize mil çektiler, kulaklarımıza katran döktüler. Kapıdan sokmadık, pencereden girdiler. Çok uluslu şirketleri ile işgal ettiler topraklarımızı. Bir "Hacı Şakir" sabunumuz vardı, onu bile aldılar elimizden. Kirli ellerini bulaştırdılar temiz işlerimize. 
Şimdi Obama kazandı diye biz de mi kazanmış sayılıyoruz? Win, win olayı mı yani?

6 Kasım 2012 Salı

Uludağ'ın Zirvesinde Bir Garib Yolcu


 بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
الٓمٓ ۚ ﴿١﴾ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ ﴿٢﴾اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ ﴿٣﴾ وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ ﴿٤﴾ اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ﴿٥

Rahmân, Rahîm olan Allah'ın adıyla:
Elif, Lâm, Mîm (*) İşte bu, o Kitab'dır ki, onda şübhe yoktur (*) Takvâ sâhibleri için bir hidâyettir (*) Onlar ki, gayba inanırlar, namazı hakkıyla edâ ederler ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler (*) Yine onlar ki, sana indirilene (Kur'ân'a) ve senden önce indirilenlere (diğer kitablara) inanırlar. Onlar, âhirete de kat'î olarak îmân ederler (*) İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler, kurtuluşa erenler de işte ancak onlardır (*)
(Bakara Suresi 1,2,3,4,5. Ayetler. Hayrat Neşriyat Meali)



Ey Yolcu,
Bu sefer yolun yükseklere düşmüş. Hayli düşünceli bir haldesin. Aşağıda görünen bulutların üstünden düşmekten mi korkuyorsun? Üst üste kazak giymişsin, kışta mısın, anlam veremedik bu görüntüye, yoksa sen düşte misin?

Ey Okuyucu,
Ne düşteyim, ne kıştayım. Bakma kazak giydiğime Ağustos'un ortasındayım. Sene 2005 olsa gerek. Bir hizmet için Uludağ'a çıkmıştık. Çoğunluğun kış ortasında akın ettiği bu mübarek mekan sakince karşıladı bizi. Bakacak mevkiine yakın Çobankaya Kampı denen yerde konakladık. Selman-ı Fârisî (Radıyallahu Anh) Efendimizin de burada, bir keşişin yanında bir süre kaldığı (zayıf da olsa) rivayet edilir. Biz de bir müddet tefekkür etmek ve mescid inşaatında çalışmak için çıktık "Keşiş Dağı"na. Yazın ortasında orada bulunmak gerçekten çok güzel oluyor.  Hava serin, gökyüzü berrak, etraf yeşil, kuş sesleri, eriyen karların oluşturduğu derenin sesi... Daha ne olsun? 

Gelmişken zirveye de tırmanalım istedik. Bir gün, yerel rehberler eşliğinde erkenden çıktık yola. "Madenler" denen mevkiye kadar minibüsle gittik. Oradan sonra tırmanışımız başladı. Şimdi kaç saat olduğunu hatırlayamıyorum ama epey bir süre yürüdük. En az 3-4 saat olsa gerek. Ara ara çok dik yokuş ve uçurum kenarından yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Ve sonunda zirveye ulaştık. Muhteşem bir olay bu. Bulutlar aşağıda kalıyor. Bir ara bulut kütlesi hızla bize doğru geldi ve sonunda bulutun içinde kaldık. 

Vakit namazımızı zirvede cemaatle kıldık. Abdesti olmayanlar teyemmümle abdest aldı. Namaz sonrası dua edildi. Galiba bir hatim duası idi ki, Bakara Sure'sinin ilk beş ayetini de okumak gerekiyordu. Uludağ'ın zirvesinde Kur'an-ı Kerim'in uzunluk bakımından zirve suresi olan El Bakara'nın ilk sayfasını okuma sırası bu aciz kardeşinize geliverdi.  Ama maalesef ezbere bildiğim bu kısacık bölümü hakkı ile okumayı başaramadım. 3 ve 4. ayetlerin başındaki "ellezi-vellezi" kelimelerini karıştırdım. Birkaç tekrardan sonra ve yanımdakilerin yardımı ile tamamlayabildim. Acayip mahcup oldum. Bedenim zirvede iken ruhum yerin dibine girdi. O günden sonra söz konusu ayetleri her okuyuşumda bu hâtıra aklıma gelir. 

Onun için 2543 metre yüksekliğindeki zirve taşının yanına oturup derin düşüncelere dalmışım galiba.

Vesselam...

4 Kasım 2012 Pazar

Çilehane Mescidi ve Çilehane Camii

Madem "Kasım'da aşk başka" imiş, biz dahi nasiplenelim. Çıkıp bakalım, aşk mekanlarına uğrayalım. Ne alınır ne satılır bir görelim. Aşka baha biçilir mi, muhabbetten geçilir mi bir soralım. Haydi kalkın erenler, pazar günü miskin miskin oturmak da neyin nesi? Baksanıza Kasım'da aşk başka imiş!

Güzergahımız belli: Anadolu Yakasının manevi komutanlarından Aziz Mahmut Hüdâi'nin (K.S.) çilehanesi. Bilenler biliyor, bilmeyenler için söyleyelim gideceğimiz bu muhabbet makamı Küçük Çamlıca Tepesinin Ümraniye tarafına bakan yamacındadır. E5'ten gelenler Göztepe Kavşağından Çamlıca tarafına dönecek. Sonrası kolay. Her sokak Hüdâi Yolu'na çıkar evvelAllah. Mübarek Bursa'dan Payitaht'a göç eylediğinden beri  bu mekan bal arısı kovanı gibi hep işlemiş. Bu fakir kardeşiniz de her ruh daralmasında nefes almak için ziyaret etmeyi adet edinmiştir kaç senedir. İnşaallah ikindi namazını bu Mekan-ı Aşk'ta kılmaya niyet edip çıkalım yola.

Çilehane Mescidi çok özel ve güzel bir yapı. Mütevazi, bereketli ve himmetli. 10 metreye 5 metre ebatlarında. Yanlış hatırlamıyorsam pencereleri bile yok (veya kapatılmış), üç-dört saf olunabiliyor. Hüdâi Hazretlerinin çilehanesine de bu mekandan giriliyormuş. Ama zamanla o bölüm kapatılmış, toprakla doldurulmuş, arka tarafa ayakkabılık, imam odası, hanımlar bölümü için ilave yapılmış. Rahmetlik Mahmut Esad Coşan Hocaefendinin mescidin aslına uygun onarılmasını çok arzuladığını okudum bir yerlerden.

Muhtemelen Hocaefendinin bu vasiyyeti doğrultusunda bir çalıma başlatılmış ki bu ziyaretimde Mescidin etrafını inşaat panelleri ile kapatılmış buldum. Hem sevindim hem hüzünlendim. Eski hali ile son kez göreyim diye bir yolunu bulup girdim içeri. Kapısı kilitli. İnşaat çalışmaları başlamış. Birkaç fotoğraf çekip vedalaştık çilehane ile. İşte o fotoğraflar:





"Eee, hani ikindi namazını burada kılacaktık, nereye gidiyoruz?"
"Gitmiyoruz bir yere, sadece tebdili mekan edeceğiz. Burada bir de Çilehane Camii var. Mescidin kıble tarafında, sokağın köşesinde. Üstelik yıkılıp yeniden inşaa edildi. İşte bir vesile oldu. Zaten ikindi ezanları da okunmaya başladı, hızla bir abdest tazeleyip yetişelim namaza"

(Çilehane Mescidi bahsinin devamı niteliğindeki yazıya buradan* ulaşabilirsiniz.)


Abdesthane çok güzel olmuş. Aralardaki mermer plakalar yan taraftan su sıçramasına mani oluyor. Musluğun yanındaki beyaz borudan sıvı sabun alınabiliyor. Suyun düştüğü yerdeki mermerlerin eğimleri sıçratmayacak şekilde ayarlanmış. Düşünüp uygulayanlardan, emeği geçen herkesten Allah (C.C.) razı olsun. Namazın ön şartlarından taharet hususuna titizlenmemiz lazım. Bazı camilerde bu şadırvanlar içler acısı maalesef.


Ayakkabılıklar da güzel olmuş. Kutucukların kapağına küçük delik koymuşlar. Dolayısı ile yaşlı amcalar hangisine koydum diye hepsini açmak zorunda kalmazlar. Ayakkabının ucu görünüyor o delikten.


Esas güzellik caminin içinde. O kadar ferah, o kadar aydınlık ki insanın çıkası gelmiyor buradan. Yerdeki turkuvaz renkli halı sizi sarıp sarmalıyor. Duvarlar sade. Levhalar ve pencere üstündeki Esma-i Husna hat şeridi dışında bir tezyinat yok gibi. Betonarme yapıya bu sıcaklığı ve ferahlığı veren ne diye sorarsanız, bence ahşaptan kaynaklanıyor bu güzellik. Mihrap, kürsü, mimber, pencere pervazları ve hatta klimaların yerleştirildiği girintinin etrafı ahşaptan yapılmış. Muhteşem bir uyum çıkmış ortaya. Aynı duyguya Dumankaya Camii'nde de kapılmıştım. Demek ki oluyormuş. Günümüz inşaat malzemelerini kullanarak da güzel mabetler yapılabiliyormuş. Emeği geçen herkesten Allah (C.C.) razı olsun.

Cemaat dua ve tesbihatta iken bile biz fotoğraf çekmekle meşgul olduk.  Allah affeylesin, güzellik görünce dayanamıyorum.

Kubbe ortası tezyinatı ve avize dizaynı da bu şekilde. Her şey sade ve uyumlu.

Bu da mimber. Alışık olduğumuz mimberlerden farklı. Cesur bir değişiklik. Hem ortada değil, kenarda, hem de imamın hutbe okuduğu yer platform gibi yapılmış. Neden olmasın?

Ahşabın mihraba dönüşüp içleri ısıttğı güzelliğin resmidir. 

Bu da kürsü. Arka tarafta soğuk yüzlü betonun üçgen formlarla yumuşayıp muhabbet kıvamına gelmeye çalıştığını görüyoruz.

Yâ Mücîbed-Deavât
Yâ Gâdial Hâcât
Yâ Râfiad-Derecât
Yâ Gaffârez-Zünûb
Camiden çıkarken köşe bucak çektiğim fotoğrafları da silmeye kıyamadım. Sizinle paylaşayım istedim.


Eveet. Eski caminin yıkılıp önce derin bir çukur kazıldıktan sonra inşaa edilen bu yepyeni caminin dıştan görünümü de böyle. Her halinden değişik ve orijinal bir yapı olduğu belli oluyor değil mi? Ne bileyin beni çok heyecanlandırdı. En iyisi siz de müsait bir vakit bulun, gidin buraya. Vesselam...

Çilehane Camii'nin bundan bir kaç sene evvelki görünümü böyle idi.

*****
Temmuz 2015 ilavesi: 

Mart 2015 ziyaretimde mimberin ve kürsünün arkasında kalan ve yeşile boyalı girintilere de hat yazıldığını gördüm. Güzel olmuş. Bunu da sizinle paylaşmak için ayrı bir yazı yerine buraya eklemeyi uygun gördüm. Buyurun:


Bir de tavandaki yazılar biraz daha belirginleştirilmiş gibi geldi. Bir tanesini örnek olsun diye arz ediyorum: