27 Nisan 2013 Cumartesi

Yukarı Tekke'de bir Alperen

İnsan büyük lokma da yememeli, büyük laf da etmemeli imiş. Daha iki yazı önce "vefa"yı dilimize doladığımız halde yine büyük bir vafasızlık örneği göstermişiz ne yazık ki. 31 Eyül 2009 Perşembe günü mür* başlığının altına  "En iyisi ilk sıla-i rahimde yolu Sivas'a uğratmak. Yukarı tekke ziyaretinden sonra bu güzel insanı da ziyaret etmeye niyet ettim şimdiden" diye söz verdiğim Mür Ali Baba ziyareti maalesef gerçekleşemedi. Vaktimiz daraldıkça bocalamalarımız da artıyor. Düşündüklerimizi bir türlü sığdıramıyoruz zamana. 2009'dan beri kimbilir kaçıncı sıla-i rahim geride kaldı ama bu ziyaret bir türlü nasip olmadı. İnşaallah bir dahaki sefere diye niyet tazeleyip Yukarı Tekke izlenimlerimizi aktaralım.
Sıvas denilince bizim için ilk akla gelen bu mekanı bilenler bilir. Bilmeyenler için şöyle diyelim; hem fiziken hem de manen yukarılarda bir yer burası. Şehrin kuzey-doğu tarafında bir kabristan. Özelliği şu; Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem'in sancaktarı olduğu rivayet edilen Abdulvahab Gazi'nin türbesi (veya makamı) buradadır. İstanbul için Eyüp Sultan ne ise Sivas için Abdulvahab Gazi de odur. Eyüp Camii'nde mihrabın sol tarafındaki duvarda asılı "Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nîmet-i Bâri Habib-i Ekrem'in yârı, Ebâ Eyyûb el-Ensâri" yazılı levha dikkatinizi çekmiştir. Bunun bir benzerini Abdulvahab Gazi Hazretlerinin türbesinin de içinde bulunduğu caminin duvarında görebilirsiniz: 


Yetmez mi bu şehrin halkına nimet-i bari, 
Bunda medfundur Rasulullah'ın Alemdarı

Üstte küçük çerçeveyi de okumadan geçmeyelim. Zira bu dörtlüğün üçüncü satırı yıllar yıllar önce beni çok etkilemişti. "Ruh şimşir-i Hudâ'dır, ten kılıf olmuş ona" Gönlümün derinliklerinde acayip şeyler olmuştu bu satırı ilk okuduğumda. Şühedâ ve Evliyâ'nın ruhaniyetinin her iki cihanda da tesirli olduğunu, bilakis öldükten sonra daha da tesirli olacağına misal olarak kınından çıkmış kılıç/teninden çıkmış ruh benzetmesi yapan muhteşem bir dörtlük bu:

İki cihanda tasarruf ehlidir ruhu veli,
Deme bu mürdedir, bundan nice derman ola,
Ruh şimşir-i Huda'dır ten kılıf olmuş ona,
Dahi âlâ kâr eder, bir tığ kim üryan ola.


Kartal yuvası gibi şehre hakim tepenin üstüne konmuş bu şirin camide bulduğum huzur ve muhabbeti tarif edemem. Bu mekanın pek bilinmeyen başka bir özelliğini de zikretmeden geçemeyeceğim. Bugünlerde herkesi ekran başına kilitleyen "Muhteşem Yüzyıl" dizisindeki Şehzade Bayezıd ve ailesinin kabirleri de bu çatının altında. Evet evet yanlış okumadınız, Süleyman'dan olma, Hürrem'den doğma Bayezıd'ın acıklı hikayesi Sıvas'ta sonlanmış ve bu tekkeye defnedilmiş. Camiye girişte hemen sağ tarafta, camekanın içindeki sandukalar Bayezıd ve torunlarına/çocuklarına ait. Sıvas'a yolunuz düşerse buraya mutlaka uğramanızı tavsiye ederim. Hem manzarası da çok güzel. Bizim bu son gittiğimizde hava kapalı olduğu için çektiğim resimler iyi çıkmadı. 


Sivas şehrinin neredeyse tamamını bu noktadan görme imkanınız var. Yaz aylarında anne babamı her ziyarete getirişimde mutlaka kavun/karpuzla geliriz buraya. Bir ağacın altına serilip, püfür püfür rüzgar eşliğinde karpuz yemek bir başka güzel oluyor. Annem "yüreğim soğudu" der her seferinde. Erenler af buyurun,  gene edebe aykırı lakırdı ettik. Hakkınızı helal edin.
Lafı karpuzla kesip Mür Ali Baba'yı unutturduğumu düşünmeyin. Söz, bir dahaki sefere nasip olursa mutlaka bu zatın kabrini de ziyaret edip size aktaracağım. Şimdilik kalın sağlıcakla. Vesselam...

26 Nisan 2013 Cuma

Yağmurdan Sonra

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
(Hadid Suresi 3. Ayet)
Rahmân Rahîm Allah'ın Adıyla:
O, hem ilktir hem sondur; hem açıktır hem gizlidir. O, her şeyi bilir.
(Fî Zılâl-il Kur'an)
Zihnimizi zorlasak çocukluğumuzun kaçıncı yaşına kadar inebiliriz acaba? Mesela bir insan 3 veya 4. yaşında iken çevresinde olup bitenleri hatırlayabilir mi? 
Nereden mi çıktı, izah edeyim efendim:

Çocukluğuma dair bir sürü anı var belleğimin dip köşelerinde ama hangi yıllarda olduğunu bilmiyorum. Altmışlı yılların ilk çeyreğinde doğduğuma göre bu yıllara ait bir sürü hatıra kırıntısı vardır herhalde. Yetmişli yılların başında ilkokul, sonunda ortaokul ve lise. Okul yılları üç aşağı beş yukarı belli olduğu için bu bölgedeki anıları tasnif etmem nisbeten daha kolay. Zor olan Altmışlı yıllar. Biz küçükken "hoca mektebi"ne giderdik mesela. Acaba ilkokula başlamadan mı, yoksa ilkokulla birlikte mi hocaya gittim? Hatırlamıyorum. Mektep1  başlığı ile hatırlayabildiğim detayları yazmıştım geçen senelerde. Dua ve sure ezberleme dersleri bitince bazılarımız elif cüzüne başladık. Cami hocası namaz sonraları bize elifba öğretti. Derken "ebced hevvez" diye başlayan heceleme bölümüne geçtiğimizi hatırlıyorum. Bilahare Kur'an'a geçtim. Annem çok sevinmişti buna. Önce bir iki ayet, sonra yarım sayfa, sonra tam sayfa ders vererek ilk hatmimi çocuk yaşta tamamladım. Biz en fazla 10 talebe idik. Benden büyükler de vardı, küçükler de. Haliyle her birimizin dersi farklı seviyede idi. Hafızlığa da başlayıp bitiren abilerim oldu ama benim hafızlık yarıda kaldı.

İşte o günlerden hatırladığım bir güzelliği paylaşmak istiyorum bugün. Hatme-i Hacegan. Bizim köyde bunun telaffuzu biraz değişikti: "Hatmâca" Yuvarlana yuvarlana sadece bizim anlayacağımız bir şekle gelmiş güzelim kelimeler. Her cuma günü, namazdan sonra hatme çekilirdi. Köyümüzde Hatme çektirmeye vekil tayin edilmiş zat hem babamın, hem annemin amcası Mahmut Hoca idi o yıllarda. Cemaat duadan sonra dağılır, camide sadece dervişler kalırdı. Mihrabın önünde bir halka oluşturulurdu. Mahmut Emmi başta oturur, başlamadan gözünün altından halkayı kontrol ederdi. Biz talebeler caminin bir köşesinde sessizce bekler, olanları izlerdik. Para kesesine benzer bir torba içindeki sayılı taşlar Mahmut Emminin önüne konulurdu önce. Fasulye büyüklüğünde, rengarenk mermerimsi taşlar pürüzsüz (kaypıncak) ve parlak idi. Bazıları daha büyük, çoğunluğu ise yaklaşık aynı büyüklükte idi. Önüne konan taşları öğrendiği gibi tasnif ederdi özenle. Sonra dağıtıcı kişi (bu çoğunlukla babam olurdu) sağdan başlamak üzere herkesin açık sağ avucuna sayılı taşları bırakırdı. Herkesin gözü kapalı. Çıt yok. Sadece biz talebelerin fısıldaşması duyuluyor caminin içinde. Dağıtım bittikten sonra Mahmut Emmimin bir "Estağfirulaaaah" deyişi vardı ki hâlâ kulaklarımda çınlar. Sonra "Salavât-ı Şeriiiiif" "Elemneşrahleke-i Şeriiiif" ve bitmeyecek zannettiğimiz "İhlas-ı Şeriiiif"ler. Bir ara dağıtıcı kalkar, sağdakilere taş verir ve alır, bir müddet sonra soldakilere aynı şekilde verir, alır. Neyin ne zaman olacağı çekile çekile ezberlenmiş. Sona gelindiğinde dağıtıcı bu sefer taşları soldan sağa toplar, keseye koyar, ağzını bağlar ve Mahmut Emmimin önüne koyardı. Çocukluğumuzun haftalık eğlencesi işte bu son rabıtanın bitiminde idi. Mahmut Hoca belli bir süre sonra o keseyi alır ve öyle bir hızla yere vururdu ki sormayın gitsin. Taşların çıkardığı tok ses caminin içinde acayip yankılanırdı. Derinlere dalmış bazı dervişlerin irkildiğini görmek bizi güldürüyordu, kendimizi zor tutuyorduk, hatta bazen sesimiz çıkıyordu. Tabi ki az sonra hocadan fırçayı yiyorduk. Hey gidi günler hey.

Nereden mi aklıma geldi? Geçen hafta sıla-i rahim niyetine gittim köye. Cuma namazından sonra cemaat gene dağıldı. Ben gene içerde kaldım. Aradan belki 40-45 sene geçmiş. Bu sefer talebeler yok. Birkaç ihtiyar, birkaç orta yaşlı gene halka yaptık. Dışarıdaki Nisan yağmuru eşliğinde büyüklerimizden gördüğümüzü taklid etmeye çalıştık (kendi nefsim için söylüyorum bunu) Hatme bitti yağmur dinmedi. Bekledik mecburen. Sonra yukarı mahallenin sakinleri olarak çamurlu yola koyulduk.

Aşağıdaki videoyu o sırada çektim. Mezarlığın yanından geçerken durup dua okuma adetine dikkatinizi çekerim. Ne güzel şeyler bunlar. Ucu taaa derinlere giden, oralardan koku getiren örf ve adetler. İşte memleket bu. Evvel Allah hiç bir şey olmaz bize. İçimizdeki iyiler hürmetine Rabbim bizi bağışlasın, bize acısın, bizi affetsin. Vesselam...

13 Nisan 2013 Cumartesi

Terk-i Cân Derler Bu Derdin Muteber Dermânına



Âşık oldur kim kılur cânın fedâ cânanına
Meyl-i cânân etmesün her kim ki kıymaz cânına

Cânını cânâna vermekdür kemâli âşıkun

Vermeyen cân i'tirâf etmek gerek noksânına

Vasl eyyâmı verüp cânâna cân râhat bulan

Yeğdür andan kim salur cânın gam-ı hicrânına

Aşk resmin âşık öğrenmek gerek pervâneden

Kim köyer gördükte şem'ün âteş-i sûzânına

Fâni ol aşk içre kim benzer fenâsı âşıkun

Feyz-i câvîd ile Hızrun çeşme-i hayvânına

Aşk derdinün devâsı terk-i cân etmekdedür

Terk-i cân derler bu derdün mu'teber dermânına

Hiç kim cânân içün cân vermeğe lâf etmesün

Kim gelüpdür bu sıfat ancak Fuzûlî şânına

11 Nisan 2013 Perşembe

Vefasızız, Ey Vefasız!


                                                           - Bir bilmecem var çocuklar!
                                                           - Haydi sor sor...
                                                           - Şu iki resim arasında bir bağ var desem,
                                                           - Acaba nedir nedir?


Biri 1922, diğeri 2013 yılında çekilen bu iki fotoğraf arasındaki bağı gerçekten merak edenler kalsın, diğerleri çıkabilir. Bu derste anlatacağım bilgiler meraklıları için ne kadar sarsıcı, yakıcı ve hatta kahredici ise diğerleri için son derece sıkıcı gelebilir. (Vay anasını sayın tarihseverler, bizim Zihni iyiden iyiye kendini tarih hocası zannetmeye başladı. Eyvah ki ne eyvah! Allah sonunu hayr eylesin...)

Derin Tarih dergisinin Nisan 2013 saysında gördüm birinci resmi. Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerinin atıldığı 23 Nisan 1920 Cuma günü Büyük Millet Meclisi'nin açılışında çekilen o meşhur fotoğraf zannettim. Değilmiş. Doç Dr. Mustafa Budak'ın (kendisi leyl-i meccani günlerimden okul arkadaşımdır.) fotoğrafın altına düştüğü açıklamadan bu siyah-beyaz resmin meclisin açılışından 2 yıl sonra 28 Mayıs 1922 gün çekildiğini öğrendim. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Abdullah Azmi Efendinin ettiği duaya el açıp "amin" derken çekilmiş. Demek ki epey bir müddet daha devam etmiş bu dua merasimleri. Mustafa Budak kardeşimin "İhtilal Meclisi Değil, İstiklal Meclisi" başlıklı yazısından öğreniyoruz ki 23 nisan bilerek cuma gününe "tesadüf" ettirilmiş. "Hacı Bayram Cami-i Şerifi'nde cuma namazı eda olunarak Kuran'ın nurları ve namazdan yararlanıl"mış. Tırnak içindeki ifade bizzat M.Kemal'e ait. Böyle bir dönem işte. Hacılar, hocalar, aşiret ağaları, askerler, beyler, paşalar bir araya gelip yeni devletimizi kurmuşlar.

Sonra ne mi oldu? Ne olduğunu artık yavaş yavaş öğrenmeye başladık. Gök kubbenin altında yaşanan hangi olay gizli kalmış ki o zaman yaşananlar gizli kalsın. Neyse, konumuz o değil. Bu fotoğrafa dikkat kesilmemin nedeni Mustafa Kemal Paşa'nın huşu ile "amin" derken yanına aldığı iki arkadaşından solunda bulunan Paşa'ya odaklanacağız bugün. Sağındaki Rauf Orbay'ı da siz araştırın. Yazıya biraz da merak katmak maksadıyla Paşanın ismini sona saklayalım. Önce 86 yıllık hayatındaki önemli olayları madde madde sıralamaya çalışalım:

- Dedesi Müşir Mehmet Ali Paşa'dır.
- Babası, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Bayındırlık Bakanı İsmail Fazıl Paşa'dır.
- 1882'de Üsküdar'da doğmuş, Saint Joseph Lisesi'ni bitirmiştir. 
- Şair Nazım Hikmet'in dayısıdır. (Ekşi sözlüğe bakarsanız eniştesi oluyor ama hiç evlenmemiş bir insan nasıl enişte olur, benim aklım ermedi.)

- Harp Okulu'nda Mustafa Kemal ile aynı sınıfta okumuştur. Selanik'li olan M.Kemal İstanbul'da  O'nun ailesnin yanında kaldığı için arkadaşlıkları o günlere dayanmaktadır.
- Harp Akademisi'ni bitirdikten sonra Beyrut ve Selanik'teki birliklerde başarılı görevlerde bulunmuştur.
- Karaferya Bölgesi Komutanlığı’nda bulunmuş ve eşkiya takibinde gösterdiği başarı nedeniyle dördüncü rütbeden Mecidi Nişanı ile ödüllendirilmiştir.
- 1909-1911 yılları arasında Roma Askeri Ateşesi olarak görev yapmış, Trablusgarp Harbi sırasında Adriyatik sahillerinde toplanan kuvvetlere silâh ve cephane göndermek üzere Avrupa’da ek görevler almıştır.
- Manastır’daki Ordu ve Üsküp’te 3’ncü Kolordu Karargahlarında bulunmuştur. Bu sırada, Tugay Komutanı olarak Arnavutluk ayaklanmasına katılmış, gösterdiği başarılar nedeniyle dördüncü rütbeden Osmanî ve üçüncü rütbeden Mecidi Nişanlarıyla ödüllendirilmiş rütbesi de Binbaşılığa yükseltilmiştir.
- 10 Kasım 1912 – Mart 1913 tarihleri arasında 23’ncü Tümen Komutan Vekili olarak Yanya savunmasına katılmıştır. Bu harekatta üç yerinden yaralanmış, rütbesi Yarbaylığa yükseltilmiştir.
- 15 Ocak – 19 Eylül 1914 tarihleri arasında Şam’daki 8’nci Kolordu Kurmay Başkanlığı’nda bulunmuş, Birinci Dünya Harbi’nin başlaması üzerine 19 Eylül 1914’te Şam’daki 25’nci Tümen Komutanlığına atanmış ve tümeniyle Birinci Kanal Harekatı’na katılmıştır. Buradaki başarıları nedeniyle 1915’te Albay olmuş, Harp ve Muharebe Gümüş Liyakat Madalyalarıyla ödüllendirilmiş, Alman Devleti de İkinci Demir Salip Nişanı’nı vermiştir.
- Tümeniyle Çanakkale bölgesine intikal eden Albay Fuat Bey, Seddülbahir Muharebelerinin son safhasına katılmış ve Muharebe Gümüş İmtiyaz Madalyası ile ödüllendirilmiştir.
- 20 Ocak – 30 Eylül 1916 tarihleri arasında 14’ncü Tümen Komutanı olarak Kafkas Cephesi’ndeki muharebelere katılmış, Çapakçur Muharebelerinde gösterdiği başarı nedeniyle Altın Liyakat Madalyası ile ödüllendirilmiştir.
- 30 Eylül 1916’da 5’nci Tümen Komutanlığı’na İkinci Gazze Muharebesi’nden sonra 20’nci Kolordu Komutanlığına atanmıştır. 12 Ocak – Nisan 1917 tarihleri arasında 2’nci Ordu Kurmay Başkanlığı, Nisan -30 Haziran 1917 tarihleri arasında, Üçüncü Gazze ve Filistin Muharebelerinde Cephe Komutan Yardımcılığı ve Kudüs müdafiliği yapmış Muharebe Altın İmtiyaz Madalyası ile ödüllendirilmiş.
- 30 Haziran 1917 – 9 Eylül 1919 tarihleri arasında tekrar 20. Kolordu Komutanlığı yapmış, bir süre 7’nci Ordu Komutanlığı’na da vekâlet etmiştir.
- Birinci ve İkinci Salt Muharebelerinde gösterdiği başarı nedeniyle 1918’de Kılıçlı İkinci Mecidi ve Kılıçlı İkinci Osmanî Nişanlarıyla ödüllendirilmiş, Alman Devleti Kırmızı Kartal, Avusturya -Macaristan İmparatorluğu da Demir Taç Nişanı vermişlerdir.

- Emrindeki 20. kolordu birlikleri İzmit ve Adapazarı üzerinden Bilecik ve Eskişehir istikametine ilerleyen İngiliz kuvvetlerine Geyve yakınlarında ateş açarak onları durdurup geri püskürtmüş ve İstiklal Savaşı'nı fiilen başlatan ilk komutan olmuştur.
- 13 Mayıs 1919’da başında bulunduğu Konya'daki 20. Kolorduyu Ankara’ya çekerek Kurtuluş Savaşı hazırlıklarına etkin bir biçimde katılmış, kararlaştırdıkları gibi, Rauf Orbay’ın da Ege üzerinden Ankara’ya ulaşmasından sonra, Mustafa Kemal ile buluşmak için Amasya’ya geçmiştir.
- Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı niteliğindeki kararların alınmasında, Sivas Kongresi’nin ve Kuvâ-yı Milliye güçlerinin örgütlenmesinde etkin bir rol üstlenmiş, Ankara’daki birliğinin başında 27 Aralık 1919’da Dikmen sırtlarında Atatürk’ü karşılamıştır. Nisan’da Aznavur Ayaklanmasını, mayısta Düzce-Hendek Ayaklanması’nı bastırmak için o bölgelere gitmiştir.
- Eylül 1919 – Haziran 1920’de 20’nci Kolordu Komutanlığı görevi saklı kalmak üzere Batı Anadolu Genel Kuva-yı Milliye Komutanı olarak görev yapmış; 26 Haziran – 10 Kasım 1920’de Batı Cephesi Komutanı adı altında görevini sürdürmüş aynı zamanda TBMM üyesi (milletvekili) olmuştur. Buradaki hizmetleri nedeniyle Kırmızı Yeşil Şeritli İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir.
- 20 Kasım 1920 – Nisan 1922’de TBMM Hükûmeti’nin Moskova Büyükelçiliği görevinde bulunmuştur. 
- Moskova dönüşünde 21 Ekim 1923’e kadar TBMM İkinci Başkanlığı yapmış Cumhuriyet’in ilanından sonra rütbesi Korgeneralliğe yükseltilerek 2’nci Ordu Müfettişliğine atanmıştır.
- 31 Ekim 1924’te Ordu Müfettişliği’nden istifa etmiş ve Ankara Milletvekili olarak Meclis’e dönmüştür.

- 1925'te Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucuları arasında yer almış, partide genel sekreterlik görevini üstlenmiştir. Kısa süre sonra bu parti kapatılmıştır.
- 1926'da Atatürk'e İzmir Suikastı dolayısıyla İstiklal Savaşını birlikte başlattıkları Kâzım Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele Paşalarla birlikte tutuklanmış, Afyon Milletvekili Ali Çetinkaya başkanlığındaki İzmir İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmış ve beraat etmiştir.
- 4, 5, 6, 7 ve 8. dönemlerinde Konya Milletvekili olarak TBMM'de yer almıştır.
- 3 Nisan 1939-9 Mart 1943 tarihleri arasında Refik Saydam Kabinesi’nde Bayındırlık Bakanlığı,
- 9 Mart 1943-5 Ağustos 1946 tarihleri arasında Şükrü Saraçoğlu Kabinesi’nde Ulaştırma Bakanlığı,
- 20 Ocak 1948 – 1 Kasım 1948’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı yapmıştır.
- 1948'de TBMM Başkanlığından ve CHP'den istifa ederek Demokrat Parti'ye geçmiştir.
- 1950 seçimlerinde Eskişehir'den, 1954 ve 1957 seçimlerinde de İstanbul'dan milletvekili seçilmiştir. 
- 27 Mayıs Darbesi sırasında tutuklanarak Yassıada mahkemelerinde yargılanmış ve serbest kalmıştır.
- 10 Ocak 1968'de İstanbul'da vefat etmiş, vasiyeti üzerine 1919'da İstiklal Harbini başlattığı Geyve Boğazında kendi adını taşıyan beldenin Merkez Camii avlusunda toprağa verilmiştir.  

Başta sorduğum bilmeceyi çözenler el kaldırsın. Anlaşıldı, "inan hiç bir şey anlamadım" diyenler hâlâ çoğunlukta. Şöyle anlatayım o zaman: Birinci resimde, Mustafa Kemal'in sol yanında bulunan ve yukarıda hal tercümesini özetlediğimiz yakın arkadaşının; ikinci resimde bir cami avlusundaki kabrini görüyorsunuz. İki fotoğraf arasındaki bağ da bu işte. "Nasıl yani?" Evet evet, taa kendisi. Sade, sıradan, ayak altı, vs... ne derseniz deyin işte öyle bir kabir. Osmanlı zamanında cepheden cepheye koşan, İstiklal harbinin en önemli şahsiyetlerinden biri olan, Cumhuriyet döneminde her faniye nasip olmayacak siyasi konumlarda bulunan kudretli paşanın mezarı bu. Başucuna dikilmiş mermerin dış tarafında yazı bile yok. Meğer vefa sadece İstanbul'da bir semt adı imiş!  


Biraz daha üst açıdan bakınca avlu böyle görünüyor. Cenazenin başında sohbet eden şu iki kişinin arka tarafındaki sade kabirde Mustafa Kemal'in yanında "amin" diyen en yakın arkadaşı Ali Fuat Paşa yatmaktadır. Arkada Sakarya nehrinin iki yakasını bir araya getiren II Bayezid köprüsü görünüyor. Küçük bir kasaba Alifuatpaşa. Peki neden buraya gömülmeyi vasiyet etmiş? İngilizlerle bu boğazda karşılaşmış, direnmiş ve Anadolu'ya geçmelerine izin vermeyip püskürtmüş de ondan. Yukarıda hayatının önemli bölümlerini alt alta yazmaya çalıştım. İnsanın inanası gelmiyor. Bir değil en az üç insan ömrüne sığabilecek bunca hadise tek başına Ali Fuat Paşanın başından geçmiş. Sizi bilmem ama benim ağzım açık kaldı.


Arkadaşlarının aslanlı yollardan geçilerek gidilen anıt kabirlerini bir hayal edin bir de şu kabre bakın. Sakın yanlış anlaşılmasın buraya da öyle bir yapı inşa edilsin demek istemiyorum. Peki ne demek istiyorum? Vallahi nutkum tutuldu ne demek istediğimi ben de bilmiyorum.


Mezbereliğe dönmüş köprü kemerinin altına geçip düşünsem bile bendeki kafa karışıklığı düzelmez. İşin aslını sorarsanız sadece benim değil topyekun ülkemizin hiç bir işimiz doğru düzgün gitmez bu "kafa" ile. Yahu T.C., T.C. diye ortalığı ayağa kaldırıyorsunuz görünüşte. İşte size üzerine titrediğiniz T.C.'nin kuruluşunda önemli pay sahibi bir şahsiyetin mezarı. Bu mu sizin vefanız? Osmanlı'nın önemli bir paşası, Atatürk'ün en yakın arkadaşı, İnönü döneminin bakanı ve meclis başkanı, Menderes'in Yassıada'da dava arkadaşı Ali Fuat Cebesoy'dan bahsediyoruz. Atatürkçü iseniz de, solcu iseniz de, sağcı iseniz de ayıp ediyorsunuz/ediyoruz. Daha ne deyim!


"Kişi ne yaparsa kendine yapar" derler ya, bu sözü devletler için de kullanabiliriz. Bizim devletimiz vefasız, ölçüsüz, endazesiz. Kim bilir bunun gibi daha nice örnekler vardır. Sonuç ne? Ölen ölmüş, gitmiş. Muhtaç olduğu tek şey arkasından edilecek hayır dualar. (Allah rahmet eylesin, taksiratını affeylesin, mekanını cennet eylesin.) Olan yaşayanlara oluyor. İki yakamız bir araya gelmiyor. Her dönem bir sorunla uğraşıyoruz. Şimdilerde başlatılan "süreç"le bir dertten kurtulacağız inşaallah ama... Devamına dilim varmıyor. Allah  ülkemizi daha beterinden muhafaza eylesin. Bu gidişle işimiz zor. Vesselam...

5 Nisan 2013 Cuma

Çok Yorgunum, çoook...

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.



Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın....
Nazım Hikmet Ran

1 Nisan 2013 Pazartesi

Yoğurt Çaldım Karasala...

Hayattaki yanılgılarımızın* dışında tabi ki isabetli tahminlerimiz de oldu. Onları heybenin arka gözüne attık ve unuttuk. "Lâ Fahr" deyip yolumuza devam edelim.

Bugünkü konumuz mesleğimizle ilgili. Meslek derken 25 yıl önce hasbelkader içine daldı/rıl/dığımız televizyonculuktan bahsediyorum. Yoksa aslen "eğitim uzmanı" olduğumuz yazıyor lisans diplomamızda. Neyse, konu o değil. Bir girdik bu medya işine "pir" girdik. Çıkabilene aşk olsun. Resmen emekli olmak da yetmiyormuş meğer. Halen koşuşturmaca devam ediyor. Bu günlerde hummalı bir çalışma ile yılan hikayesine dönen ihale sürecine hazırlanıyoruz. "Hayırdır hocam, ihale işlerine sen de mi girdin sonunda" dediğinizi duyar gibi oluyorum. Açıklayım: Bu ihale başka ihale. Resmi adı ile "Karasal Sayısal Televizyon Yayını Lisans İhalesi" Anladınız mı? Tabi ki anlayamazsınız. Biz bu işte ömrümüzü çürüttük. Televizyon yayıncılığının en azından Özel Televizyon tarafını başlangıcından itibaren bizzat yaşadık. Bilindiği gibi özel televizyonlar 90'lı yılların başında bir "oldubitti" ye getirildi. O zamana kadar TRT tarafından kamu yayıncılığı yapılıyordu. Başlangıçta siyahbeyaz birkaç saat yayın yaptı TRT. Akşam istiklal marşı ile açılır, gece yarısı olmadan yine istiklal marşı ile kapanırdı televizyon. Sonra renklendi, yayın saati arttı, seksenlerin ortasında ikinci kanal açıldı ama hep TRT. İlk özel kanalın kurucu ekibi de bizim gibi TRT'den transfer edilen kişilerden oluştu. Yayın merkezi yurt dışında idi. Delinen yasalarla adeta korsan yayın yapıyorduk. Sonra pıtrak gibi özel televizyon kanalları açıldı. Nice sonra devletin aklı başına geldi, bu alanla ilgili yasa çıktı. RTÜK kuruldu. Ama iş işten geçmişti, devlete ait frekanslar kapanın elinde kalmıştı. RTÜK, en kısa sürede ihaleye çıkmak için kolları sıvadı. Gel gör ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Çarşı o zaman da her şeye karşı idi. İhale yapılamadı. Sonra bir daha, bir daha derken her ihale süreci bir şekilde yarıda kaldı. İkibinli yılların başındaki ihale başladı, bir bölümü sonuçlandı ama bir mahkeme kararı ile tüm yapılanlar yerle yeksan oldu. Aradan 20 yıl geçti kanun değişti, yönetmelik değişti, hükumetler değişti, teknoloji değişti hala ihale yapılamadı. Bu arada RTÜK fiili durumu kabul etmek zorunda kaldı, korsan saydığı yayınlardan geçici de olsa frekans ücreti almaya başladı. Bugünlerde zurnanın tekrar zırt dediği noktaya geldik. 2011 yılında çıkan yeni kanun gereği 2 yıl içinde bu ihale sonuçlanmak zorunda. O süre doldu dolacak. Yumurta kapıya dayandı anlayacağınız. Ama bu sefer RTÜK işi ciddiye alıyor. İhale öncesi bir sürü toplantı yapıldı.


En ince ayrıntısına kadar biz yayıncı kuruluşlar bilgilendirildik. Zira bu sefer bir taşla iki kuş hedefleniyor. Hem karasal yayın lisansı verilecek, hem de analog yayından digital yayına geçilecek. Breh breh. Bir digitalimiz eksikti! Öyle deme hocam, hökümetimiz Avrupa'ya ve Birleşmiş Milletlere söz vermiş. 2015 yılında analog yayınlar tamamen kapatılacakmış. Üç aşamalı çift S kuralı uygulanacak yani. Önce seve seve. Olmazsa söke söke olacak bu iş. Üçüncü aşamayı ne ben söyleyim ne siz aklınıza getirin. 


Şekilde gördüğünüz gibi caaanım vatanım bu sefer de digital yayınlar için bölük bölük bölünmüş. Baklava dilimler gibi dilmişler. Bu plana göre yeni verici istasyonları kurulacak, yeni yatırımlar yapılacak, yeni cihazlar alınacak. Eskiler mi, onların turşusu bile kurulmaz. Çöpe gidecek milyarlarca dolarlık analog vericiler. Ülkemiz zenginleşti, 300-400 vericinin lafı mı olur? Ekmek bulamıyorlarsa "set top box" yesinler.

Neyse pişmiş aşa su katmayalım. Zaten bir sürü engelleyen var, mahkemeye vermişler. Ne olur ne olmaz, sonra bizden bilirler. Sesimizi çıkartmadan bekleyelim. Şurada iki hafta kaldı. Bekleyelim görelim.

Bu yazıyı kaleme almamın nedeni bu anlattıklarımın hiç biri değil. Sona sakladım onu: 2013 yılından geleceğe doğru bir tahminde daha bulunacağım. Bakalım bu sefer nasıl neticelenecek.

Gene "bu iş tutmaz" diyorum şom ağzımı açarak. Tutmayacak hocam. Köprünün altından çoook sular aktı. Bizim RTÜK amca hala doksanlardaki gibi zannediyor televizyonculuğu. Karasal yayınların ağırlığının kar suyu gibi eridiğini hesaba katmıyor. Gerçekten de o zamanlar evlerin çatıları çubuk antenlerle dolu idi. Hemen hemen herkes vericinin bulunduğu tepeye çevirirdi antenini. Karıncalı da olsa oradan gelen yayınlara mahkumdu. Vericilerdeki bir kesilmede ortalık ayağa kalkıyordu. Bir ara verici bölümü de bana bağlı idi. Gece uykudan uyandırılıyorduk. Kınalıada'daki vericinin susması bizim için felaket idi. Ankara Hüseyingazi, İzmir Bayraklı, İzmit Keltepe.... uzayıp gider bu liste. Çamlıca'yı söylememe gerek yok. O susunca adeta deprem olurdu kanalda. Ama şimdi öyle mi? Çamlıca'daki bütün vericilerin şalterini indirsek kimsenin ruhu duymaz. Çatısında o eski antenlerden olan apartman var mı? Yok denecek kadar az. Herkes uydudan izliyor artık. Ya da digital platformlara abone olmuş, maç sevdası için. Kablo TV de gittikçe yaygınlaşıyor. Her birinde yüzlerce kanal var. Eeee, geriye ne kalıyor. İhale sonucu 50-60 kanal için karasal ortamda yayın yapma lisansı verilecek. Yayıncı kuruluşlar tonla para harcayacak. Yayınları almak için ya "set top box" denen kutu satın alacağız, ya da televizyonlarımızı değiştireceğiz. Niye böyle bir masrafa girelim ki? Altın dağıtmayacaklar, diğer ortamlardan yayın yapan kanalların karasal yayınını yapacaklar sadece. Bu iş tutmaz arkadaş!

Avantajlı tarafı yok mu? Var elbette. En büyük artısı mobilize olması. Yani bu karasal sayısal TV yayını olsa olsa radyoya alternatif olabilir. Ya da internetten yapılan yayınlara. İnternette ücret ödeyerek seyrettiğimiz yayını burada bedava izleyebileceğiz. Belki bu yönden tutarsa ben yine "yanılmışım" diye yazı yazarım. Ama hiç zannetmiyorum.

Yaşayıp göreceğiz. Ben göremezsem, size vasiyetimdir takip ediverin. Eğer bu işin tutacağını düşünüyorsanız elinizi çabuk tutup bir yer kapın. Zira eğer tutarsa devasa bir sektör doğacak demektir. Bu teknoloji canavarının sağı solu belli olmaz. Bakarsın biraz da bu alandan emmeye başlar yurdum insanının cüzdanını. Bina okumaya devam.

Vesselam...

Bu Kavga Nedir?

Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünyâ nedür
Men kimem sâkî olan kimdür mey û sahbâ nedür

Gerçi cânândan dil-i şeydâ içün kâm isterem
Sorsa cânân bilmezem kâm-ı dil-i şeydâ nedür

Vasldan çün aşık-ı müstâğni eyler bir visal
Aşıka maşukdan her dem bu istiğnâ nedür

Hikmet-i dünyâ vü mâfiha bilen arif degül
Arif oldur bilmeye dünyâ vü mâfiha nedür

Ah u feryâdun Fuzûlî incidübdür âlemi
Ger belâ-yı ışk ile hoşnûd isen gavga nedür