28 Eylül 2013 Cumartesi

Ayfon Afyondur!

Dün sabahtan akşama kadar işi gücü bıraktım "akıllı" telefonda kayıtlı reheberi eski bir telefona aktarmakla uğraştım. Meğer ne zormuş! Teknolojik hokkabazlar benim gibi düşünenlerin önünü kesmek için her türlü zorluğu planlamışlar meğer. Oysa bir üst modele geçerken her türlü kolaylık elinizin altında. Olsun, sonunda başardım. Tüm bilgileri aktarmasam bile kişiler ve telefonları eski telefona geçti. "Takoz" tabirini kullandığım tüm eski telefonlarımdan özür diliyorum.
"Nereden çıktı şimdi bu?" diye bir soru gelmiştir aklınıza. Hafta başında bir karar verdim ve dahili-harici tüm engellere rağmen vazgeçmedim kararımdan. İçimdeki mücadeleye müdahale ettim. Yeni telefon almak isteyen yönüme "dur" dedim. Hatta ona inat tersine hareket ettim. Modern sömürü düzeni ve/veya çağdaş haraç toplama yöntemi adını verdiğim bu gidişatı protesto etmek gerektiğini düşündüm ve uygulamaya koydum. Hepsi bu kadar.
Belki bunu bir tür "paranoya" olarak görenler çıkabilir; ama ben bu işi bilinçli yaptığıma inanıyorum. Kendimden eminim yani. Merak etmeyin, henüz kafayı yemedim.

Bu bir tür korsanlık arkadaş. "Bul karayı al parayı" diyerek milletin cebini boşaltan düzenbazlıklardan bir farkı yok bunun. Dur dememiz lazım bu çılgınlığa.
Hafta başında ne mi oldu? Ayfon (adı batsın, ingilizce yazılışı başka ama okunuşu böyle imiş) ve galaksi adı verilen iki kumpas aletini bilmeyen yoktur. Bugünlerde yeni modellerinin duyurularını yapmaya başladılar. Millette bir heyecan, bir heyecan ki sorma gitsin! Zannedersin "con ahmedin devri daim makinası" icat edildi. Bir önceki model üzerinde bir iki değişiklik yapıyorlar numarayı bir artırıyorlar, al sana yeni model. Ne numara ama! Etkili bir reklam kampanyası ile hiç aklında olmayanlara bile telefon satıyorlar. Yeni telefonlar ülkeye henüz gelmemiş ama ön talep topluyorlar ve yok satıyor adeta. "Ayfon afyondur" sözü çok hoşuma gitmişti ilk duyduğumda. Gerçekten de insanlar sanki hipnotize olmuş gibi. Kırmızıyı gören ispanyol boğası gibi saldırıyor telefona. "Al, yoksa ölürsün"
Peki bu meretin fiyatı ne? Bu kadar talep olduğuna göre demek ki ucuz. He he ya, ucuz! 3.200 Lira. Yani eski para ile üç milyar ikiyüz milyon lira! Bir kıyaslama yapalım. Birkaç gün sonra kurban bayramı. Bir kurban hissesi 400 liradan başlıyor. Varın siz hesaplayın bir ayfon parasına kaç kişi kurban keser? Ama yok satıyor. Ben bu ülkeyi de, bu ülke insanını da anlayamıyorum. Sağlı sollu herkes fakirlik edebiyatı yapıyor ama kimsenin cebinde afyon -pardon ayfon- eksik değil.
"Canım abartma, ülke 75 milyon, kaç kişi alıyordur ki?" mi dediniz? İşte zurnanın zırt dediği yer burası. Beni Donkişot misali yeldeğirmenlerine saldırtan yere geldik sonunda...
Efendim ülkemizdeki cep telefonu hattı sayısı 70 milyona dayanmış. Bunu resmi kurumun yetkili ağzından bizzat duydum bir kaç ay önce. 69 milyon küsür demişti o zaman, şimdi belki 70 milyonu çoktan aşmıştır. Yani neredeyse herkese bir telefon düşüyor. Pekiii, uyduruk da olsa yerli üretim bir tek telefon var mı? Benim bildiğim yok. Yani milletin cebindeki telefonların tamamına yakını yurt dışından geliyor. Telefon değiştirme sıklığında dünya şampiyonluğunu kimseye kapırmadığımızı da bir yere yazın.
Ben Kayseri'de okudum. Az çok hesap bilirim. Tek bir telefon cihazı mesela 100 dolar olsun. (3.200 TL'lık cihazı da 100 dolar sayalım hadi) 70 milyon telefon yüz dolardan ne ediyor Hocam? Tam 7 Milyar dolar. Peki, 200$ olursa, 300$ olursa, 500$ olursa?...  hesaplayın bakayım soygunun boyutunu. Bir de neredeyse yılda bir değiştiğini düşünün bu telefonların.
Ben bu gidişe isyan ediyorum arkadaş! Tek başıma da olsam savaş açıyorum bu sömürüye. Ben "kara"yı bulmak istemiyorum artık. Ağzını açan politikacımız IMF'ye faiz adı altında yıllarca para kaptırdığımızı söylüyor. Haklı. Batılı haramiler kapitülasyonradan bu yana her dönem bir yolunu bulup habire yoluyor bizi. Şimdiki numara bence bu teknoloji çılgınlığı. Adamlar ARGE'ye bir kere para harcıyor, ondan sonra Çin'deki bir fason imalathanede tonlarca plastik ve demiri üç kuruşa bir araya getirip fare kapanı gibi bir şey üretiyorlar. Sonra cicili bicili bir kampanya ile sömüreceği ülkeye getirip soygun yapıyorlar. Şimdilerde ilkokul bebelerinin cebinde bile akıllı telefon var. El emeği göz nuru ile kuruş kuruş kazanılan paralar bir çırpıda yurt dışına çıkıyor.
Lafa gelince herkes milliyetçi, mukaddesatçı, islamcı, vatanperver, ulusalcı, anti emperyalist, v.s, v.s... Ama icraat ortada. Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır? Yahu en büyük soyguncumuz denilen Uzan'lar bile bu kadar para kaldırmadı. İşin tuhaf tarafı bu "bile bile lades" olduğu için kimse bir şey yapamıyor. -Afedersiniz-herkes gönüllü keriz.

Oysa biz bu ülkeyi kolaylıkla mı kurduk. Nenemiz çarık giyerdi, dedemiz arpa ekmeği ile yetinirdi. Babalarımızın zamanında şeker bulunmazmış, ülkemiz 70 sente muhtaçtı daha dün. Elin gavuruna el açtığımızı ne çabuk unuttuk? Yeni yetme mirasyedilere döndük. Emek emek biriktirdiklerimize hırsız dadandı haberimiz yok. Bir ülkeyi haraca bağlamanın çağdaş yolu bu olsa gerek. Yazık ki ne yazık.

Dün televizyonda izlediğim ve içimi acıtan bir haberi paylaşarak bitireyim bu sıkıcı konuyu: Bangladeş'te tekstil işçileri sokağa dökülmüş. Ücretlerinin azlığından ve kötü çalışma şartlarından yakınıyorlar. Batılı ünlü markalara fason iş yapan bu müslüman kardeşlerimizin maaşları 35 dolar imiş. 100 dolara yükseltilmesini istiyorlar. İşveren bunu kabul etmiyor, şiddet kullanıyor isyanı bastırmak için, ölen ve yaralananlar var. Peki Bangladeş bizi ne ilgileniriyor? Şöyle anlatayım. Bundan 100 yıl önce Bangladeş de, Pakistan da yoktu. tek Hindistan vardı. Müslüman Türkler'in İstiklal Savaşı verdiğini duyan Hind Müslümanları dedelerimizin imdadına yetiştiler. Kadınlar kulağındaki küpeyi, kolundaki bileziği tereddüt etmeden çıkarıp Anadolu'ya gönderdiler. O altınarın paraları savaş harcamasında kullanıldı, artanı ile İş Bankası kuruldu. Şimdi o kadınların torunları üç otuz kuruşa köle gibi çalışıp ayda 35 dolar alıyor. "Kurtuluş" savaşı kahramanlarının torunları olan bizler de 3.200 Liraya telefon almak için birbirimizi eziyoruz.
Bu dünya hayatı bir imtihan sahası ise -ki iman ederiz ki imtihan için geldik- bu imtihanın kaybedenlerinden olmak için var gücümüzle çalışıyoruz adeta. Vâ veylâ, vâ esefâ.
Vesselam...



25 Eylül 2013 Çarşamba

Bir Garib Yolcu

Tabelasında "SEVGİ ANAOKULU" yazan binanın önünde bir araç durdu. Yolcu, biricik kızı Nurhan ve onun biricik kızı Tuba indi arabadan. Anne kız birşeyler konuşuyordu tatlı tatlı. Yolcu ise sabah mahmurluğunu bir an önce üzerinden atıp günün önemi üzerine odaklanmaya çalışıyordu. Sessiz sedadız çok önemli bir gün yaşanıyordu aslında. Tarihi bir an Yolcu için. 

"Az gittik, uz gittik; dere tepe düz gittik..." diye başlayıp anlatmaya başlasa sayfalara sığmayacak uzun bir masalın önemli bir kilometre taşı idi bu ana okulunun giriş kapısı. 

Çocukların ilkokuldan sonra okutulmadığı bir köyde dünyaya gelmişti bizim garip yolcu. Nasıl olduysa O bu zinciri kırıp ortaokula giden ilk kişi oldu. Daha 12-13 yaşında gurbetin soğuk yüzü ile tanıştı. Leyl-i Meccani okudu ortaokul ve liseyi. Lise ile üniversite yıllarını bağlayan yaz arasında hem söz, hem nişan, hem düğün yapıldı. Her şey kendiliğinden oluyordu sanki. Ervah-ı Ezel'de takdir edilenler sırası geldikçe Yolcu'nun hayatına dahil oluyordu. Bir sene sonra kızı Nurhan doğdu. Ankara'da üniversite okuyan Yolcu'nun köydeki bu doğumdan haftalar sonra haberi oldu. Nurhan ilkokula İzmir Şirinyer'deki bir okulda başladı. Çünkü kaderde öyle yazıyordu. İmam Hatip'i İstanbul'da bitirdi. Eskişehir'deki Üniversiteyi açıktan okudu. Ve gün geldi Nurhan yuvadan uçtu gitti. Nereye? Nereye olacak kaderinde yazılan yere, yani Ankara'ya. Derken bir sene sonra onun da bir kızı oldu. Bir seher vakti idi. Bu sefer günlerce beklemedi, telefonla haberi aldığıda hissettiklerini buraya not etti. 

Bugülerde Tuba dört yaşını bitirdi, beşinden gün tüketiyor. O; dedesinin adını bilmediği, annesinin kapısından girmediği bir okul türü ile başlıyor eğitim serüvenine. Babası askerde olduğu için ilk adımı İstanbul'da atmak yazılıymış onun kaderinde. Tüm bu yaşananlardan habersiz hoplaya zıplaya karıştı diğer çocukların arasına. 

Devran dönüyor yani. 

İnsan doğar doğmaz hayat başlıyor, 
kimi günah kimi sevap işliyor, 
baykuş neden viranede kışlıyor, 
Hikmet-i Hudâ'ya akıl ermiyor. 

Neredeeen nereye...
Köyün sınırlarını dünyanın bittiği yer zanneden bu garib Yolcu'nun başına kim bilir daha neler gelecek. O şimdi karışık duygular içinde kaybolmuş durumda. 
"Gün ikindi, akşam olur" diyor. 
"Gör ki başa neler gelir" diye devam ediyor içinden. 


Tuba mı?
O çok mutlu, gözlerinin içi ışıyor.
Okulunu çok sevdi.
Öğrendiklerini akşam dedesine anlatıyor heyecanlı heyecanlı.
Tuba'cık bu yazılanları okumaya başladığında kim bilir dedesi nerede olacak?
Yeryüzünün neresinde?
Hangi şehirde, hangi kasaba veya köyde?
Yer üstünde mi olacak yoksa yer altında mı?
Allah-u A'lem bissavab,
Vesselam...

23 Eylül 2013 Pazartesi

Ölüm Var Ya Hu!


Biz 30-35 kişiydik. Kaderlerimiz bindokuzyüzseksenaltı yılının güz aylarında Menemen'de kesişmişti. Üniversiteyi yeni bitirmiş, TRT'nin açtığı kameramanlık sınavını kazanmış, kurs için toplanmıştık. Ülkenin dört bir yanından geldiğimiz her halimizden belli oluyordu. Resimde görüldüğü gibi.

Birkaç haftalık kurs kalıcı dostluklara vesile oldu. Sonra, kimimiz Ankara'da, kimimiz İstanbul'da, kimimiz İzmir'de göreve başladı. Herkes kaderini yaşamaya kaldığı yerden devam etti. Arada bir yollarımızın kesişti; otel odalarında, misafirhanelerde, canlı yayınlarda karşılaştık. Ayak üstü halleştik. Benim gibi ilk fırsatta özel sektöre savrulan bir kaç kişi hariç çoğunluk TRT'de sebat etti. Ama uzaktan selamla da olsa irtibatı hiç kesmedik.

Derken geçen Perşembe akşamı Yaşar Veysel aradı acı acı. "Mustafa Özkurt'u kaybettik" dedi birdenbire. Donup kaldım. Menemen Köy Hizmetleri Tesislerinde bir araya gelen 30-35 kişiden biri yok artık aramızda. Ölümü ensede hissetmek böyle bir şey demek ki. Takdir-i İlahi'nin kime ne zaman geleceği bilinmez ama ben resmen ensemde hissettim eceli. Kaç gündür "Bir Gün Sen de Öleceksin" diyorum kendi kendime.

Allah her şeyin hayırlısını nasip eylesin.

Vesselam...

19 Eylül 2013 Perşembe

Zamanın İzi

"Sonunda, esneyen günler ve geceler üstünden bir kuyruklu yıldız hızı ile geçip giden zamanın izine rastladım" Eee, gerisini nasıl getireceğim bu cümlenin? Biraz önce aklımdan geçenler, biraz sonra kuyruklu yıldızın izi gibi kaybolup gidiyor artık. "Ne yazacaktım ben" diye düşünüp duruyorum bak işte. Hızla geçen zamandan ve onun eşya üzerine nakşettiği izden bahsedecektim galiba. 
"Hadi o zaman, bahset birader!" 

Arada bir sıla-i rahim niyetine bir şeyleri vesile edip memlekete gidiyorum. Geçen hafta da öyle yaptım. Bu seferki vesile 2B kapsamındaki tarlalarla ilgili tapu işlemleri idi. "Hocam hayırdır, hani mala mülke değer vermezdin? Köyde arazilerin vardı da bizden neden sakladın?" diyebilirsiniz. Hakkınızdır ama ben de derim ki konu bildiğiniz gibi değil. Dede yadigarı falan derim, ocak derim, soy derim, boy derim. Yoksa şu saatten sonra gidip köye yerleşecek halimiz yok. Babadan-dededen kalma bir iki parça kıraç tarlamız vardı, devletimiz sağ olsun kendi tarlamızın bir bölümünü bize geri sattı. Durum bundan ibaret, zaten konumuz da bu değil, geçelim.

Son senelerdeki gidişlerimde bol bol fotoğraf ve video çekiyorum. Bu da yaşlandığımızın işareti olsa gerek. Eskiye özlem gittikçe artıyor. İkametimi gurbete aldırmamın üzerinden nerede ise 40 sene geçiyor. Dile kolay kırk kere üçyüzaltmışbeş gün. Bu sürede neler oldu neler. Binlerce yıldır devam eden kara sabanla toprak işleme yöntemi bu dönemde terk edildi mesela. Benim çocukluğumda bir çift öküz "boyunduruk" la çifte koşulurdu. Kara saban tabir edilen ağaçtan çatala "çift demiri" takılır ve tarla sürülürdü. Bu usül belki peygamberler devrinden beri böyle devam edip geldi. Sonra ne oldu ise oldu, "motor" tabir edilen homurtulu bir alet (traktör) bütün geleneksel tarım aletlerini silip süpürdü. Baş döndüren bir değişim bu. Şimdi bizim köyde müzeye kaldırmak için bile o eski aletlerden bulmak mümkün değil neredeyse. 

Zamanın izini çoook eskilerde aramaya ne gerek var? Aynaya bakmak yeterli aslında. 
Geçen sene gittiğimde çektiğim bir fotoğrafla bu sene çektiğimi yan yana getirince maksat hasıl oldu bile. Bu bir odun yığınının fotoğrafı. Babam, kışın sobada yakmak üzere devletin verdiği vesika ile kesilen meşe odunlarını güzelce istiflemiş. İrili ufaklı daireler hoşuma gitti. Bir iki kare çekmiştim geçen sene. Bu gidişimde bir baktım oduncuklarıma henüz yanma sırası gelmemiş. Üzerlerinden koskoca kış geçmiş. Yani hızla akan zaman ırmağının girdabına uğramış yolları. Zaman çehrelerinde iz bırakmış yani. Aslında söze gerek yok. İki fotoğrafı alt alta koyunca ne demek istediğim anlaşılır herhalde. 


Zaman
Susarak anlattın bütün gizliyi
Sakladım duygumu ben konuşarak

Bir acı tarlası sessiz yüzünde
Aşkı yürürlüğe koyma savaşı

İçimde bir düzen kaynaşmaktadır
Büyük ve çekingen bakışlarından

En iyi anlatış artık susmaktır
Anladım bunu ben seni bilince

Gel denize yaslan yalnız denize
Sırrını denizler taşır insanın

Zaman bir hızdır ve yıldızdır akan
Esneyen günler ve gece üstünden

Bir uyku bölmezse anılarımı
Korkarım çıldırtır bu hayal beni

Gözlerin ne kadar İstanbul öyle
Sebiller uçuşur parmaklarında

Ortak günlerimiz tarih şöleni
Saçlarında sayfa sayfa güneşi

İçimde bir sergi var portrelerin
Hayalim her yerde kavrar gölgeni

Aşka ve tabiata ulaştır bizi
Gel kurtar bu şehrin gürültüsünden

Terk etme nolursun bir eşya gibi
Ölümsüz bir hasret yaşarken bende

Vurulmuş bir geyiktir sensiz zamanlar
İçimin ormanı bir yangın yeri

Bir uyku bölmezse anılarımı
Korkarım çıldırtır bu hayal beni

Istırap varoluş şartımız oldu
Esef etme yasım karaymış diye

Bir yanım vahşîdir ürkütür seni
Aykırı düşerim sulhculüğüne

Bir gün deli gibi sarsarak seni
Göklerin yolunu sorabilirim

Başımı taşlara vurabilirim
Aklımdan çıkarsa anılarımız

Paramparçayım gel sen onar beni
Topla aynalardan eski gölgemi

Göçebe ömrümü bağla zamana
Dağılsın içimin karıncaları

Bir uyku bölmezse anılarımı
Korkarım çıldırtır bu hayal beni

(Mehmet Akif İnan)

7 Eylül 2013 Cumartesi

Yangın Yeri İzlenimleri

Nasıl desem, bir türlü iyimser olamıyorum. Ne oldu ise son birkaç ayda oldu. İnsanlığımızdan utanır hale geldik. Mısır'da yaşananlar, Suriye'deki katliamlar ruhumuzda onulmaz yaralar açtı doğrusu. "Ne oldu bize böyle" diye sorup duruyorum kendi kendime.

Büyük büyük meselelere kafa yoruyorum beyhude. Zira elimizden bir şey gelmiyor. "Dua ediyoruz ya" dediğinizi duyar gibiyim ama gene de kalbim tatmin olmuyor.

Oysa imtihan dünyasında herkes öncelikle kendisi ve çevresi ile meşgul olmalı değil mi? Bugün o kardeşlerimizin başına gelenin yarın bizim başımıza gelmemesi için ne yapmalı, ne yapmamalı diye kafa yormalıyız. Bizim hâlimiz de hiç iç açıcı değil aslında. Hızla bir uçurumun kenarına doğru sürükleniyormuşuz gibi hissediyorum. Toplumsal yapımız için için çürüyor. Bozuluyoruz, çözülüyoruz göz göre göre. Bambaşka bir insan tipi çıkmaya başladı ortaya. Kökleri ile bağı zayıflayan, hatta kopma noktasına gelen nesiller yetiştiriyoruz kendi ellerimizle.

Lafı şuraya getirmek istiyorum: Hani geçenlerde "bizim mahallenin camisi" yazısında bir tipten bahsetmiştim. Cami tuvaletini "işletme" gibi kullanan uyanık girişimciyi hatırlamadıysanız yazının üstüne tıklayarak okuyabilirsiniz. Aslında "adama helal olsun" da diyebiliriz. Tuvaletin temizliğini ve bakımını yapıyor, karşılığında da para kazanıp ailesini geçindiriyor. Ele güne muhtaç olmadan, dilenmeden geçimini bu yolla temin ediyor. Herkesin kolay kolay yapamayacağı bir işi yapıyor. Helal olsun adama.

Biz de bir şey demedik ki. Onun, yaşlı amcaya karşı kaba ve hoyrat tutumuna isyan ettik. Bugün de başka bir yönünü eleştireceğiz. "Kızım sana söylüyorun, gelinim sen anla" misali bu eleştiri başta nefsim olmak üzere hepimizedir aslına bakarsanız. Yoksa orada yağmur çamur demeden, sıcak soğuk demeden bekleyen, ismini dahi bilmediğimiz adamcağızın tek başına ne suçu olabilir ki?

Bir oğlu var. Hafta sonlarında geliyordu. Yaz tatilinde ise, babası memlekete gitti herhalde ki sürekli bu delikanlı durmaya başladı kulübede. 13-14 yaşlarında. Maşallah babasının yolunda. Hesabı kitabı iyi biliyor. İşini hakkı ile yapıyor. Hani ekmeğini taştan çıkarır derler ya, öyle bir çocuk. Büyüklerimiz "bu çocuk aç kalmaz" derlerdi böylelerine.
Gel gör ki oğlu da babası gibi tek kanatlı bir kuş. Bir yanı eksik.

Yahu caminin dibindesin, hoparlörden bangır bangır ezan okunuyor, insanlar gözünün önünde camiye koşuyor. Sen de beş dakikalığına bırak şu işi de gir camiye. Neredeee! Arada bir, vakit namazlarına girdiğini gördüm babanın. "Ol mahiler ki derya içredirler, deryayı bilmezler" sözü aklıma geldi. Caminin dibine kadar geliyor, günde beş vakit içeri girse hem dünyası hem ahireti düzene oturacak, ama girmiyor, giremiyor. Girdirmeyen Allah girdirmiyor işte. Nasip işi.

Derken geçen gün acı gerçekle yüz yüze geldim. 15 yaşına merdiven dayamış delikanlı etrafından mı etkilendi, yoksa içinden mi geldi bilinmez abdest alıp peşime takıldı. Cami girişinde "abi öğle namazı 10 rekattı değil mi?" diye sordu yavaştan. Sevindim. Doğruladım ve hatta onun anlayacağı dilden "dört-dört-iki" diye cevap verdim. Sonra geldi yanıma durdu. Ben rükuya gittim, o da gitti, secdeye gittim o da gitti. Belli ki namaz kılmayı henüz tam manası ile öğrenmemiş. Büluğ çağına gelmiş bir yavru namazı tek başına kılamıyor. Doğma büyüme Müslüman oysa. Şimdi suç kimde? Babası ona kuruş kuruş tuvalet parası almayı çok güzel öğretmiş de dinini öğretmemiş. İşte size cilalı bir ayna. Tüm açıklığı ile bizi gösteriyor.

Peki sadece baba mı suçlu? Başta devletlûlerimiz olmak üzere hepimiz suçluyuz. Gök ekini biçer gibi köklerinden sökülmüş bir nesil yetiştiriyoruz. Bunun sonunun nereye varacağı belli değil mi? Kuran'daki kıssaları hikaye okur gibi okuyup, bizim başımıza gelmez mi diyoruz? Bosna savaşını, Afganistan işgalini, Irak işgalini televizyondan film seyreder gibi seyredip bizim ülkemizde olmaz mı diyoruz? Irak bize gerçekte çok ırak, Libya fizanda, Mısır'ı ummanda, Suriye kapı komşumuz değil mi?

Amaaan, kafam karıştı. En iyisi yazıyı bitirip konuyu kapatayım.

Vesselam...

6 Eylül 2013 Cuma

Geldi Celâlinden Cefa

 * بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ *
 الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ۖ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ  يَعْدِلُونَ 
 هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضَىٰ أَجَلًا ۖ وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ۖ ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ
  وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ ۖ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ  
(Sure't-ül En'am 1-2-3 Ayetler)
Rahman, Rahim olan Allah'ın Adına:
1. Hamd; gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı vareden Allah'a mahsustur. Sonra da kafirler bunları rabblarına denk tutuyorlar.
2. O'dur; sizi, bir çamurdan yaratan. Sonra da size bir ecel tayin eden. Bir de O'nun katında belli bir ecel vardır. Siz hala şüphe edip durursunuz.
3. O; göklerde de, yerde de Allah'tır. Gizlinizi de aşikarınızı da bilir. Ne kazanacağınızı da bilir.
(İbni Kesir Meali)

Celâl tecellilerinde ne yapacağımızı bilemiyoruz. Yalpalıyoruz adeta. Tabi  bunu öncelikle kendi adıma söylüyorum. bak yine apışıp kaldık.
Bir cani güruhu çıktı piyasaya; ramazan demeden bayram demeden cinayet işledi. Müslim demeden, masum demeden; ihtiyar demeden çocuk demeden katletti herkesi.
Biz bu sırra eremediğimiz için şaşırıp kalıyoruz. "Bir insan nasıl bu kadar vahşileşebilir" deyip duruyoruz.
Oysa zulümatı da aydınlığı da yaratan O (c.c.). Yarattıkları üzerinde yegane tasarruf sahibi olan Rabbimizin Celâli ile tecelli etmesinden başka bir şey değil bütün bu olup bitenler.
Ama biz bu sırrı anlayamıyoruz. Mısır'da olanlara, Suriye'de yaşananlara bir anlam veremiyoruz. İnsanlığın bu kadar aşağıların aşağısına düşmesini anlayamıyoruz.
Bizi balçıktan yaratıp her birimize bir ecel tayin eden Rabbimizin hikmetine akıl sır erdiremiyoruz. Şüpheye düşüyoruz, tırım tırım tırmalıyor aklımızı bütün bu yaşananlar.
Aşikar olana bakıp bakıp ağlıyoruz, oysa olayın bir de gizli tarafı var, onu göremiyoruz.
Aslında biz bu acizliğimize ağlıyoruz belki de. Biz kendimize ağlıyoruz. Baksanıza her şehid olan gülümseyerek giriyor kefene.
Hayret makamı ne zormuş meğer.
İnsana aklı ne kadar ağır gelirmiş meğer.
Kalbimiz ne kararsızmış meğer.

Ya Rabbi, bizi bize bırakma!
Bizi, Celalinden Cemaline giden yola revan eyle!
Cemalini talep ediyoruz, nasib eyle Allahım!

5 Eylül 2013 Perşembe

Gökyüzünü Karartan Işıklar

Bu şehri terk etmeme sebep binbir gerekçeden birini paylaşacağım bugün sizinle. Nerden çıktı demeyin, kesin kafama koydum, gideceğim buralardan. 20 milyona yaklaşan nüfusu ile üzerime üzerime gelen bu şehri terk edeceğim birgün sessiz sedasız.

Dün gece hepi topu 3,5-4 mertekarelik balkondan gökyüzünü seyrederken aklıma geldi bu son sebep. Yaza veda ettiğimiz şu güz girişinde artık balkona da veda edecektik zira. Son bir kez bakayım dedim yıldızlara, aya, bulutlara. Fakat ne gezer, şehrin ışıkları yeryüzünü aydınlatırken, gökyüzünü karartıyor adeta. Işık kirliliğinden yıldızların ışığı yok oluyor. Çocukluğumun gökyüzü nerede? Nerede olacak kaybolan yıllarla birlikte yandı bitti kül oldu!

Biraz dikkatli bakınca gökte başka ışıklar fark ettim balkondan. Bunlar değişik. Allı yeşilli, yanıp sönüyor, hareket ediyor. Bir sürü. Kaybolan yıldızların yerini alan uçak ışıkları. Yalancı yıldızlar. Deliler gibi ordan oraya seğirtip giden yalancı yıldızcıklar. İçimdeki hüzün tarifsiz. Gözlerim sonsuzluğa doğru dalarken, şu mealde bir düşünce geçti aklımdan: "Gökyüzünde geceleri yıldızlar kaybolup uçak ışıkları onların yerini almışsa bu şehri terk etmenin zamanı gelmiştir" Vay be, ne aforizma ama! Demek kolay da uygulamak biraz cesaret ister. 

Gerçekten de hava trafiği baş döndürücü bir hıza ulaştı. Geçen yaz İstanbul'a inen ve İstanbul'dan kalkan uçak sayıları rekor üstüne rekor kırdı. Bir günde 2.000'e yakın iniş kalkış ne demek? Bunun yaklaşık 1.250'si Avrupa yakasındaki havaalanından, 600'e yakını Anadolu yakasındaki havaalanından olmuş. Bir gün 24 saat, bir saat 60 dakika ise 1.440 dakika ediyor 1 gün. Eee, dakika başına bir uçaktan fazla düşüyor. Aman Allah'ım, bu insanlar çıldırmış olmalı! Nereden gelirler, nereye giderler? Bir uçakta ortalama 200 yolcu olsa yarım milyona yakın insan havada. Yeryüzü nüfusuna ilaveten bir de yeraltı nüfusundan bahsederdik ya, artık bir de gökyüzü nüfsunu eklememiz lazım dağarcığımıza. İnsanın başı dönüyor. Çocukluğumuzda gökte bir uçak görünce işi gücü bırakır kayboluncaya kadar onu seyrederdik. Şimdi gökyüzü uçak doldu. Bunu dedem görse kıyametin alameti derdi kesin. 

İnternette bir site buldum. http://www.flightradar24.com/39.08,-51.97/3) Aynı şehir trafik yoğunluğunu an be an gösteren haritalar gibi uçuş trafiğini online (canlı) yayınlıyor. O anda gökyüzünde kaç uçak var, hangi uçak nerede, nereden gelip nereye gidiyor görebiliyorsunuz. Önce Türkiye'nin ve İstanbul'un üzerindeki tarfiği inceledim. Acayip bir durum. Uçaklar çarpışacak diye korkuya kapıldım. Bir sürü uçak habire uçuyor. İçlerinde binlerce insan. Şu duruma bakar mısınız?


Alıcı kuşlar gibi hepsi sanki İstabul'un üzerine üzerine geliyor. Korkmamak elde mi? Şimdi ben bu şehri terk edeceğim derken ruh halimi anladınız değil mi? Uçakların geçmediği bir yer bulmak çok zor ama üstümdeki bu hava trafiğinden kurtulmam lazım. Sinir stres yapıyor. Gökyüzünde örülü bu çelikten kafes, ötelerle temasımı kesiyor sanki. 

Dünyanın diğer tarafları nasıl acaba diye şöyle bir zum çıkmamla birlikte beynimden vurgun yedim adeta. Bu ne böyle beee? Buraların hava trafiği bir şey mi? Avrupa üzerinde iğne atsan yere düşmez. Tefekkür için uzun uzun baktım uçaklardan görünmeyen haritaya.


Bu çıktıyı biraz önce aldım. Her an değişiyor. Geceye göre, gündüze göre, iş saatlerine göre değişiyor. Asya'da gece olunca uçaklar seyreliyor, Amerika trafiği artıyor. Ama Avrupa'nınki hiç azalmıyor neredeyse. Bu haritaya bakınca "Zavallı Afrika" diye üzülmeli mi, Afrika adına sevinmeli mi bilemiyorum. Koskoca kıtanın üstünde birkaç uçak var. Şimdi orada yaşayanlar mı yamyam, Avrupa'lı barbarlar mı yamyam siz karar verin. Bunların her işleri böyle. Kendilerine demokrat bunlar. Her şeyleri kendilerine. Vahşilik bu. Tarih öncesine niye gidiyoruz ki, vahşi arıyorsanız şu haritaya bir bakın. Bir uçağın kalkışında ve inişinde verdiği zaraları bir düşünün. Bu canilerin işlediği cinayeti tasavvur edin. 

Yok yok, gideceğim buralardan. İnterneti olmayan bir yere gideceğim. Deli edecek bunlar beni.

Vesselam...

4 Eylül 2013 Çarşamba

Ustanın Hikayesinden Başganın Planına

Dün akşam televizyonda "Ustanın Hikayesi" vardı. "Usta" deyince duvar ustası falan aklınıza gelmesin. Hali hazırda bu ülkenin başbakanı söz konusu olan. Ona usta diyerekten iyilik mi, kötülük mü ettiler anlayamadım. Günler öncesinden tanıtımı yapıldı, bağırıldı çağırıldı. Nasıl bir program olacağını merak ettim doğrusu. Belgesel gibi diyorlar da aynı zamanda canlı yayın olacakmış nasıl olacak diye düşünüp durdum.

Biraz geç de olsa açtım televizyonu. Tiyatro veya sinema sahnesi gibi bir yer. Fonda bol miktarda led ekran. Son derece basit animasyonlar. Hele tam ortada yuvarlak bir şey dönüyor ki evlere şenlik. Tunçtan yapılmış gong gibi bir nesne. Dış yüzeyi oval ve biçimsiz. İç bükey olan diğer tarafta ise programın ismi yazıyordu ecüş bücüş. Sürekli dönüyor. O döndükçe izleyicinin dikkati dağlıyor ve başı dönüyor. (Ortalarda fark edip durdurdular)

Sağ tarafta başbakan mekana uygun olmayan bir koltuğa oturmuş, karşısında iki "çocuk" Yani Ustanın kalfalık döneminde bile dünyada olmayan iki yeni yetme başbakana sorular sormaya çalışıyor. Hikayeyi bilmiyorlar ki neyi sorsunlar. Üstelik sıkıyı öyle yemişler ki koltukta oturmaya korkuyorlar. Hele ön plandaki erkek sunucunun bir oturuşu var ki nerdeyse düştü düşecek. Başbakanın karşısında şirinlik yapacağım diye sürekli sırıtan iki tip. Sorunun bir kelimesini biri, devamını diğeri soruyor. Komik bir durum, başbakan da bunun farkına varmıştır ama, yılların politikacısı, ekran önünde, yine de kızılcık şerbetine devam ediveriyor.

Bir ara reji genel kameraya geçiyor. Aaa, o da nesi burası harbiden çok amaçlı salon. Bir sürü seyirci var. Arada bir alkışlıyorlar. O kadar. Bu kerli ferli topluluk kim, niye ordalar bilen yok. Sahnedekiler de mekanda seyirci varmış gibi değil de yokmuş gibi davranıyorlar. Acayip bir durum. İkide bir kısa VTR giriyor. Falanca ünlü bir iki cümlelik anısını anlatıyor. Stüdyoya (pardon sahneye) dönüldüğünde seyirciler alkışlıyor, akabinde acemi sunucu dam başındaki saksağanın beline kazmayı vuruyor, sıra ustaya geliyor, yarım bir tebessümle konuyu bağlamaya çalışıp esas anlatmak istediği noktaya getiriyor ki birden araya cırtlak sesli kızımız alakasız bir VTR'ye pas atıyor. Yani tam bir orta oyunu. Öyle saç baş yolduran sorular var dı ki (tabi ki bana göre, kimse ayranım ekşi demez) bir ara televizyonu kapatasım geldi. Yeni yetme sunucuların anlatmaya çalıştıkları hikayeden haberleri yok. "Pınarhisar Cezaevinde şarkı türkü söyler miydiniz, mesela 'aldırma gönül' falan" Behey cahil, aldırma gönül türküsünü hangi grubun söylediğini bilmiyorsan araştır. Teslimiyetin zirvesine çıkmış bir insandan Yaratıcısına sitem göndertmek cüretini nasıl gösterirsin. Bizimki tebessüm ediyor gene. Sanat musikisi, türkü ve dini musiki söylerdik falan diye konuyu toparlamaya çalışıyor ama cahilin cesareti devam ediyor. Bu sefer de "bize küçük bir örnek mırıldanabilir misiniz" diye sırıtıyor. Şimdi bu olacak iş mi? Geçiştiriyor tabi ki. Biraz sonra bari bir şiir okuyun diye ısrar etti. Dedim şimdi başbakan bu Ethem'e de bir "van minüt" çekecek ama çekmedi Allah'tan. Bana göre rezalet yani. Başbakanın imajını düzeltmek için (bu da tartışılır ya) yapılan bir program tam tersi etki yaptı diye düşünüyorum. Adamın dişi ile tırnağı ile yazdığı muhteşem destanı böyle basitleştirmek kimin haddine. Neymiş efendim evde ufak tefek ev işleri yapar mısınız, mesela boya badana. Yahu şu soru başbakana sorulacak soru mu? Soruldu işte. Spor spikerine soru sordurursan böyle olması normal. Millet dalga geçti.

Tabi ki beğenenler de var. Biz onların çoğuna şakşakçı diyoruz. Şahane olmuşmuş da, rekor kırmışmış da, harikaymışmış da... falan filan.

Bu koronun başında kim var? Programın yayınlandığı televizyon kanalının (Beyaz Tv) sahibinin babası ve aynı zamanda başkentin şehremini olan kurt politikacı. Onun hakkında yazarken bile elim titriyor. Allah muhafaza kancayı bir takarsa feleğimiz şaşar. Uzak durmak lazım. Oldum olası bu zatın Ak Parti'nin en yumuşak karnı olduğunu düşünürüm. Bu işte bir iş var diyorum içimden. Bir insan nasıl bu kadar hırslı olabilir. Şimdi oğlunu hazırlıyor anlaşılan. Bir hesabı var yani. Her işinde belli olan bir hesabı.

Aslında birilerinin hakkından geldiği için, lafı ağızlarına tıkadığı için hoşumuza gidiyor ama gene de kafamdaki soru işareti hiç kaybolmuyor. Başgan hakkında iyi düşünemiyorum bir türlü. İnşaallah yanılıyorumdur.

Uf, amma da uzattım. Bugünlük bu günah da bana yeter mi dersiniz.

Estağfirullah...


3 Eylül 2013 Salı

Haydi Hayırlısı


بسم الله
Eh, artık başlayalım yazmaya. Öyle veya böyle başladığımız bir işi devam ettirmemiz lazım değil mi? Her şeye rağmen (ne demekse "her şeye rağmen" hiç hoşlanmam bu sözden) yazmaya devam etmeliyim. Baksanıza blog istatistiğimiz bu gidişle magmaya ulaşacak. Elli yaşımızdan sonra düşüşe geçen ömrümüze nazire yaparcasına tepetaklak gidiyor. Dur demenin sırası geldi de geçiyor bile. Hoca Nasrettin "ben senin cemaziyelevvelini de biliyom Hoca!" demesi gibi istatistik eğrimizin geçmişi de yüz karası ama onu başka zaman irdeleriz. Dalgalı bir hayat işte. İnişli çıkışlı. Tarih ve sayıları kapattım ki olmayan sırrımız daha fazla saçılmasın ortalığa. 
Çalakalem yazmaya devam. Geriye dönüş yok, arkaya bakmak yok. Dikiz aynası kıvamında olursa yeter. Dem bu demdir diyerekten anı değerlendireceğiz ve yarına bakacağız. Gene büyük büyük laflar edip kendimi bağlamak istemiyorum. "Bundan sonraki yazılarım daha çok güncel konularla ilgili olsun" diye bir fikir geçti içimden ama belli de olmaz. Ne yazacağımı (daha doğrusu ne saçmalayacağımı) ben dahi bilmiyorum.
Bildiğim bir şey varsa dahi anlamına gelen "de"leri ayrı yazacağım. Doğrudan, Hakk'tan ayrılmayacağım. Sorulara makul ve mantıklı cevap verirken o iki kelimeyi hiç kullanmayacağım. Başımı emme basma tulumba gibi sallamayacağım. İnceldiği yerden kopan ip değil de boynum bile olsa doğru bildiğimi buraya not düşeceğim. 
Falan filan işte. Anlayın siz onu.
 مع السلامة