27 Eylül 2014 Cumartesi

Hızlı ve Derin Bir Yol Hikayesi

Madem başladık "hikaye" anlatmaya, devam edelim kaldığımız yerden. Tefe'ülde bir "yol hikayesi" görünüyor. Taptaze, fırından yeni çıktı. Dün yaşadım, bugün hikayet ediyorum. Böylesi de olur mu? "Ben yaptım oldu!"

Efendim, fakirin bu Şehr-i İstanbul ile beraberliği karmakarışık bir seyir arz ediyor. "Kâh çıkarım gökyüzüne, seyreylerim alemi; kâh inerim yeryüzüne, seyreyler alem beni" misali inişli çıkışlı bir ilişkimiz var İstanbul ile.

Günlerden Cuma ise ve yoğun bir hafta geride kalmışsa İstanbul'u terk etmek hissi ağır basar çoğu zaman. (Dün olduğu gibi) Sabah evden çıkmış, işe geliyorum. Cuma olmasına rağmen E 5 trafiği gayet açık. "Oh ne güzel" demeye kalmadı, zank diye durdu önümdeki araçlar. Bir daha da yürümedi. Allah'tan çıkış kavşağına yakındım ve dolambaçlı yollardan epey gecikerek varabildim iş yerime. Meğer az ilerde iki hafriyat kamyonu (=yolların "eşek arıları") yarış yaparken biri önüne kattığı 15-20 aracı ezerek zincirleme kazaya sebep olmuşlar. Allah muhafaza eylesin, bu şehirde her an her şey gelebilir başınıza. En iyisi "hızla" terk edelim bu şehri deyip Yüksek Hızlı Tren ile Ankara'ya gitmeye karar verdim.

"Hocam, yeme bizi. Torunları özledin, Ankara'ya gitmeyi çoktandır kafaya koydun, trafiği de bahane ediyorsun" diyerek bizi suç üstü yapacak dostlara teessüflerimizi arz ederek başlayalım hikayemize:

Tren 19:20'de Pendik'ten kalkacak. İkindi namazımı kılıp çıkayım. Nede olsa ilk defa bineceğim YHT'ye. Huyunu suyunu bilmiyoruz, biraz erken çıkmakta fayda var. Cuma trafiğine yakalanıp treni kaçırırsak yazık olur. Önce 18Ü numaralı Sultanbeyli-Üsküdar otobüsüne bindim Samandıra'dan. Eve uğramam lazım zira. Körüklü otobüsümüz tırtıl gibi kıvrıla kıvrıla TEM'den gidiyor menziline. Otoban girişinde bir durak var, ondan sonraki durak taaa Yeni Sahra'da. İki durak arası bu kadar uzun başka hat var mı acaba. Yeni Sahra'da indim, yaya üst geçidinden karşıya geçtim. İlk gelen otobüs 21U. Uğur Mumcu mahallesine gidiyor, ben Küçükyalı'da indim. Eve git, abdest tazele, emaneti bırak, hızlı adımlarla durağa dön. Aradan yarım saati geçti. Akşam trafiği yavaş yavaş kendini göstermeye başlamış. En iyisi Kartal köprüsüne kadar Metro ile gitmek. 500T geldi, "bin şuna bırak metroyu" dedi içimdeki ses, ama ilk kararımdan vazgeçmedim. Metro durağı biraz uzak. En iyisi 19Z'ye binip (Kadıköy'den Zümrütevler'e gider) Küçükyalı metro istasyonuna çabuktan ulaşmak. İnsanları yerin bilmem kaç metre altına indirmek için yürüyen merdivenler harıl harıl çalışıyor. 2-3 dakikada bir tren geliyor. İlk gelene binip Kartal kavşağına ulaştım. Yeryüzüne çıkınca hava kararmıştı bile. Aaa bir baktım, Küçükyalı'da burun kıvırıp binmediğim 500T durakta. Eee, ne anladık biz bu metrodan. "Altı da bir, üstü de birdir yerin" Arş yiğidim bin şu 500T'ye arka kapıdan :) O kadar sıkışık ki pestil oldum Pendik kavşağına varana kadar. Köprünün üstüne çıktım, Kurtköy tarafından gelen ilk dolmuşa binip Pendik'e ulaştım nihayet. Bir saattir çiseleyen yağmur iyiden iyiye yoğunlaştı bu arada. Spor ayakkabılarımla sek sek sekerekten YHT istasyonu arıyorum alaca karanlıkta. O da ne? Eski Türkiye'deki tüpgaz kuyruğundan beter. Yüzlerce insan güvenlik kontrolünden geçmek için sıra bekliyor. Ezan okundu okunacak. Yakındaki camiye gitsem, tren kaçacak. Mecburen girdim kuyruğa. Tren tam zamanında kalktı. Ankara'ya 10 dakika gecikme ile 23:10 civarında indik. Diğer perona gelen Kayaş-Sincan banliyö trenine bindim 5 dakika sonra. Sincan'da inip eve girdiğimde saat tam gece yarısını gösteriyordu.

İşte, bu garip yolcunun bir ikindi sonrası yaşadıklarının özeti bu kadar. Siz okurken sıkıldınız mı bilmem ama ben yazarken hiç zorlanmadım. Bir çırpıda yazıverdim.

Ama durun, asıl anlatacaklarım bundan sonra başlıyor.
Dense ki; birkaç saat içinde baş döndürücü bir trafik yaşamışsın, şimdi dönüp geriye baktığında aklında ne kaldı, bir düzine araca binmiş, onlarca insanla karşılaşmışsın, belleğinde iz bırakan ne oldu?

El cevap: Ne 18Ü'deki cep telefonu ile yüksek sesle konuşan o köylü kadın, ne Yeni Sahra'daki insan seli, ne Metro asansöründe bile dedikoduya ara vermeyen şehirli kadınlar, ne Pendik'te yolcu kapma yarışında kapışan minübüs şoförleri, ne YHT'de yanıma düşen ve ana dilinden başka lisan (ne Türkçe, ne İngilizce) bilmediği halde şehir şehir dolaşan Irak'lı Arap, ne Sincan banliyösünde taşkınlık yapan angaralı zıpır gençler, ne o, ne şu, ne bu...
Beni derin düşüncelere sevk eden Pendik istasyonunda karşılaştığım delikanlı oldu. Daha aşağıdaki kuyrukta beklerken gözüme ilişti. Muhtemelen üniversiteye bu yıl başlamış, yeni çıkan sakallarını kesmemiş, düzensiz ve seyrek uzayan kıllar emanet gibi duruyor yüzünde. Elbisesi bol kesim ve en dikkat çeken başındaki takke. Bildiğimiz namaz takkesi var başında ve öyle dolaşıyor kalabalığın arasında.
Biz de takke taşıyoruz üzerimizde ama cebimizde duruyor. Camide ve/ya namaz kılarken takıyoruz. Takkeyi başımızda unutup böyle çarşıda pazarda dolaştığımz hiç olmadı. En fazla avluda farkına varırız ve hemen çıkarıp cebimize koyarız. Demek bu kardeşimizin İslami bilinci epey ilerlemiş. Namaz nişanımızı insanların garip bakışlarına aldırmadan başında taşımayı uygun görmüş. Ne güzel. Gençlik böyle bir şey demek ki. Neyse.

Perona çıktım, bende bir telaş başladı. Az sonra akşam ezanı okunacak, görünürde mescitvari bir yer yok. Nasıl edeceğim. Ezanla trenin kalkması arasında 10 dakika falan var. Yakındaki camide kılıp gelmem imkansız. Eee, nasıl olacak. Bir kuytu yer arayışına başladım, koltuğumun altındaki gazeteyi serip kılmaktan başka çare yok. Derken bizim delikanlı bir kez daha bakış açıma girdi. Yan yana geldiğimde "namazı nasıl yapacağız" şeklinde bir giriş yaptım tanışmaya. "Hangi namazı abi, akşamı soruyorsan henüz okunmadı, ikindiyi ben biraz önce şu karşıdaki camide kıldım" dedi. Ben, "Ezan okundu okunacak, akşam namazını nerede kılacağız, burada namaz kılınan bir yer biliyor musun, kıble şu yön herhalde" diye sorunca içimi yakan cevap geldi. "Abi yoldayız, akşamı da gittiğimiz yerde kaza ederiz, burada nasıl kılalım, ben Eskişehir'de kılarım..." daha neler söyledi hatırlamıyorum, çünkü başımdan kaynar sular dökülür gibi oldu. Bir çocuğun dış görünüşüne bakıyorum, bir içindekileri dışa vuran sözlerini dinliyorum ve şok oluyorum. Bu da mı gelecekti başımıza!

Ey bu ülkenin sorumluluk sahibi insanları, ey ehl-i iman. Bu suç hepimizin. Bu genci bu hale kim getirdi. Hangi talim, hangi terbiye, hangi eğitim, hangi cemaat, hangi meşrep, hangi mezhep... bu genci böyle içi başka dışı başka hale getirdi! Bu günleri de mi görecektik. Hadi, sevgençleri, devgençleri, akıntıya kapılanları, yitip gidenleri anladık, buna ne diyeceğiz. "Bizim" dediğimiz, kurtulmuş dediğimiz, görünüşüne bakıp sevindiğimiz bu gençleri nereye koyacağız?
Suç onda değil ki. Suçun büyüğü ona giyimin kuşamın, takkenin, sakalın önemli olduğunu dikte edip dinin direği namazı es geçen büyüklerinde. Yahu bu insanlar Kur'an oku/t/muyorlar mı? Savaşta bile bir bölümünüz kılıç-kalkan çarpışırken, diğer bölümünüz arkada namazın birinci rekatını kılsın, sonra yer değişip ikinci rekatı cephedekiler tamamlasın mealindeki ayetten haberi yok mu bu Müslümanların? Hızlı trenle yolculuğun şartları daha mı ağır ki kaza ederiz deyiveriyor bu delikanlı? Müslümanlığı şekilcilikten ibaret sanan, sarık cübbe giyince her şeyin biteceğini düşünen bir nesil yetişiyor demek ki. Çok üzüldüm, çoook. Asl olanın istisna, istisnaların asıl olduğu devirlere geldik demek ki.

Sonra da çıkıp neo selefi hiziplerin İslam adına yaptığı vahşetlerden falan dert yanıyoruz. Derinine insek, onların da başlangıç noktası buna benzerdi belki de. "Şu şekilde giyinmezsen/düşünmezsen/konuşmazsan/davranmazsan... kafirsin" Bu fetva verildikten sonra devamı geliyor malum. Tekfir ettiğinin kellesini uçurmanda, kurşuna dizmende bir beis yok(!)

Tamam, tamam. burada duralım. Mevzu içimizi karartmaya başladı, biz aydınlık yolumuzdan devam edelim.
Saygıdeğer dostlarım. Namaz bizim olmazsa olmazımızdır. Hava gibi, su gibi, yemek gibi. Sakın namazı ikinci, üçüncü,... plana itmeyelim. Zamanımızı namaz vakitlerine göre ayarlayalım. Sonrası gelir, işlerimiz düzelir. İnanın buna. "İnnes salâte tenhâ anil fahşâi ve'l münker" buyuruyor Rabbimiz. "Namaz insanı bütün kötülüklerden uzak tutar"
Ben bunu bilir bunu söylerim.
Vesselam...

Hiç yorum yok: