28 Şubat 2014 Cuma

Sincan'da Beklerken

28 Şubat'ın 17. yıldönümünde bu garip Yolcu Sincan'da ne arıyor dersiniz?
"Hocam, emeklilik sana yaramadı, 'küçük' bir hesap hatası yapmışsın, boşuna bekleme Sincan caddelerinde, tanklar geçeli 17 yıl oldu" diyenlere teessüflerimizi arz ederek başlayalım yazıya.
Evet, bugün 28 Şubat ve ben Sincan'dayım ama tank mank beklemiyorum. En küçük yolcunun ayak sesleri tank seslerinden daha fazla ilgimi çekiyor bu günlerde. O'nun gelmesini bekliyorum dört gözle. "Doğmaya gayret et, doğmaya bebek" dememizin bir faydası yok. (Abdurrahim Karakoç'un henüz doğmamış bebeğe yaptığı çağrının tamamını buraya yazarsak zamanlama bakımından zülf-ü yâre dokunabilir. "İlle de okuyacağım" diyenler buraya* buyursun.)
Bizim küçük yolcunun talanla-yalanla hiç işi olmaz inşaallah. Bahtı açık olsun. Bakalım ne zaman ciğerlerine oksijen almaya başlayacak. Ama ne yalan söyleyim bugün doğmaması için dua ettim. Aslına bakarsanız bu doğru bir davranış değil ama ne bileyim 28 Şubat olumsuz iz bıraktı belleğimizde. Nedenini, niçinini anlatacak durumda değilim. En iyisi ben susayım, bir kalem erbabı tercüman olsun hislerimize.
Vesselam...

..........

Bilmiyorum sizin şubatınız kaç çeker, beygir gücü nedir? İhale musluğunu açanda, ağzına finansal hortum sokanda bir tank kaç saatte dolar? İkinci el bir tank kaç dolar? Bir brifing de biz mi verseydik acaba; ey ağalar ve emir erleri bundan böyle Şubat 27 çeksin. Kalanı ağustosa ekleyin. Düşünün derin derin YAŞ’lansın kararlarınız. Ovuşturduğunuz o sabunlu paranoyak ellerinizi üzerimizden çekin!

Bilmiyordum ağabeylerimiz çok geçmeden neden emir kipinde ”beceremediniz bırakın” diyenlerle ellerini birleştirdi. İktidar için mi 28 Şubat’ın gençleri zehirleyip sünepeleştirmesine, servet vaadiyle ahmaklaştırmasına, makamla dava şuurundan uzaklaştırmasına çanak tuttular? İthal bir İslam’ın moda ikonlarını yücelttiler?

Ne sebepleyse artık ağabeylerimiz göz yumdular, onlar göz yumdukça gürbüz oğlanlara dönüşenlerin de gözleri karardı. İktidardan iktidar, devletten devlet talep eder oldular. 7 Şubat’ta yeni vesayetçiler kapıya dayanmasalar koltuğa oturmayı muktedir olmak zannedenler sıcak rüyalarda gezinmeye devam edeceklerdi. Polis üniforması ve savcı cübbesi, 17 Aralık’ta üstlerine karabasan gibi çökmese uyanmayacaklardı belki.

Her dalga vuruşunda millet hükümeti tutup kaldırdı, hükümet her kalktığında dünya Müslümanları onu bağrına bastı. İlla ki darbe mi yemek gerekiyor doğru rotaya dümen kırmak için? Sanmayın ki bunların ve bundan fazlasının hesabı daha gür bir sesle sorulmayacak, erteliyoruz sadece. Kim ne derse desin milyonlarca insanın muhabbetini kazanmış ve İslam dünyasının umudu olmuş bir lidere karşı hayasızca bir saldırı varken yakasına yapışmayacağız. Bilakis yanında saf tutacağız. Hele bir şu fırtına dinsin, Allah kerimdir. 

***

Ve siren sesi kayboldukça gece bu geceye dönüyor. Gece bu geceye döndükçe tanklar kayboluyor… Askerden kaçarken polise tutulduk deyip gülüyorum. Derin derin içime çekiyorum havayı, ya sabır diyerek bırakıyorum yavaş yavaş, satış ilanında manzaralı yazan evin balkonunda.

Ey Rabbim şubata yemin olsun sen her şeyden haberdarsın. Senin hesabın hesaplar üstü bir hesaptır. Adaletin muhakkak tecelli edecek, hak yerini bulacaktır.

Yazının tamamı burada*

27 Şubat 2014 Perşembe

Angara Havası

Ankara'ya her gelmemde ortalığın karışmasına ne diyeceğiz peki? Bu nasıl raslantıdır anlayamadım. Gündemden uzakta şöyle birkaç gün geçirelim diyoruz ama ne gezer. Telefon telefon üstüne, "abi olanları duydun mu", "usta son gelişmeler konusunda ne diyorsun" "Durun hele yahu, benim hiç bir şeyden haberim yok" diyorum inanmıyorlar. Ses kayıtlarının ortalığa saçıldığı saatlerde ben köyümde idim. Ne bileyim kim ne demiş, kim kimi dinlemiş. Müsaade edin de biraz kafayı dinleyelim iki gün. Ama ne mümkün. Dolu dolu iki gün bile geçiremedim sevgili annem ve babamla. Mecburen "programı" yarıda kesip döndük angaraya. "Ankara, Hey Ankara" Başkent Ankra, "baştankara" derdik eskiden. Başında gene kara bulutlar dolaşıyor.

Binlerce kişiyi dinlemişler. Onların içinde arada bir hal hatır sorduğumuz insanlar var. Dolaylı yoldan da olsa dinlenme ihtimalimizi bir kenara koyalım, biz işimize bakalım. Sarımsak yemedik ki ağzımız koksun. Terbiyesiz herifler. Dinlesinler bakalım. Uzun süredir cep telefonumla yaptığım görüşmelerde bir tuhaflık seziyordum zaten. Sanki hamamda konuşuyormuşum gibi sesim yankı yapıyor arada bir. Bizi de paranoyak yaptılar sonunda. Bizi kim n'itsin, diye la havle çekerken bugün şüphelerim iyice arttı. Bir telefon görüşmemden hemen sonra gizli numaradan arandım. Birkaç kez çaldıktan sonra açtım. Çıt yok. Karşı tarafın ortam sesi bile gelmiyor. Ama sayaç işliyor. 40 saniye kadar açık bıraktım, "alo alo" dememin bir anlamı yok, kapattım. Haydi gel şüphelenme. Şimdi bu yazıyı okuyan arkadaşlarım ne düşünür? Hali ile bir tereddüt oluşacak. Şuyu'u vuku'undan beter bir durum.

Evvelallah abdestimiz de sağlam, namazımız da ama küçük sinek mide bulandırıyor işte. Belki de amaçlanan bu. Bizi birbirimizden ayıracak bu hainler. Tehlikeye bakar mısınız?

Kısa keselim bu sıkıcı konuyu. Biz ne yapacağız? Çiviyi çivi ile sökeceğiz. Senden korkan senin gibi olsun, deyip daha fazla kenetleneceğiz birbirimize. İnadına, inadına, inadına.

Vesselam...

19 Şubat 2014 Çarşamba

Kim Bilir?

"Haydi" dedim gönüle, ilk cemre düşerken havaya, biz de gidelim Ankara'ya.
"Tamam" dedi gönül, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.

Nasipse yarın "angara" yollarında olacağım. "Kış ortasında yola çıkılır mı hocam, otur oturduğun yerde" diyecek kardeşlerimize saygılarımızı arz edelim öncelikle. Memlekette doğru dürüst kış mı oldu ki bu sene? Nerede o eski kışlar, şubat bitiyor, ne şöyle lapa lapa kar görebildik, ne de dondurucu bir soğuk. "Aman efendim aman, galiba ahir zaman" Barajlarda su kalmamış, kış ortasında ağaçlar çiçek açmış, millet tişörtle dolaşıyor. "Gökte bulut, sen bunu unut" Ahir zaman işte. Her şey tersine döndü.

En iyisi cânım Anadolu'nun bağrına doğru bir seyahate çıkalım. Sebepler dünyasında bir vesile çıktı çok şükür. Özledim yolları, yoldaki sesleri, konar-göçerliği, dağları taşları özledim. Bu satırları yazarken bile bir ferahlık hissettiğime göre, kesin içim açılacak, kasvetim dağılacak yollarda.
Bakarsın değişik şeylerle karşılaşırız, dostlarımızla paylaşırız bu vesile ile. Belki kar görürüz. Zuhurata tabi olmakta fayda var. Cemre yarın havaya düşecekmiş. Leyleği havada göremedik, belki cemreyi görürüz, kimbilir?

Kibariye aklıma geldi şimdi de. Fuar Göl Gazinosunda (Ekici Över miydi yoksa?) "kimbilir bu gidişin dönüşü olacak mı?" diye inletiyor ortalığı. Henüz bıyığı yeni terleyen bu garip yolcu da oracıkta. Başka bir aleme düşmüş gibi tuhaf tuhaf bakıyorum etrafa.

Hay Allah, gene "tersine dünya" moduna girdik. Gelecekten bahsederken bile geçmişin girdabına kapıldık sonunda. "Çivi çiviyi söker" diyerekten söz konusu şarkıyı dinleyelim mi, ne dersiniz? Sizi bilmem ama benim birkaç kez dinleyeceğim kesin.
"Gel vatandaş geeel, damara gel!"

Vesselam...

16 Şubat 2014 Pazar

Ölüm Ne Ki Baba?

Bugün "yedi güzel adam"dan biri olan Rasim Özdenören'in hayatını konu alan "Hayat ve Ben ve Kelimeler" belgeselini izledim televizyonda. Duygulandım. Ekran karşısında çakıldım kaldım. Bir ara torunum Tuba geldi yanıma, meraklı meraklı yüzüme baktı, "dede sen ağlıyor musun" diye sordu. Başımı salladım gözüne bak/a/madan. Evet ağlattı beni Rasim abinin yolculuğu. Güzel belgesel olmuş, emeği geçenlerin ellerine sağlık. 

........
Gözlerinden göğüme sayısız yıldız akar
Bir gülüşün içimde binlerce lamba yakar 

Bir kurtuluştur o an çağrılsa senin adın 
Sesin ne kadar sıcak sesin ne kadar yakın 

Tabiat bir bembeyaz gelinlik giymiş gibi 
Yüzüme kar yağıyor sanki elinmiş gibi 

Sensiz geçen zamanı belli yaşamamışım 
Sensizlik bir kuyuymuş onu aşamamışım

Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden 
İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden 

Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm 
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm
(Erdem Beyazıt- Buldum şiirinden)

15 Şubat 2014 Cumartesi

peki


"öyle mahzun mahzun bakma yüzüme" dedim
"roza nerede" dedi
"o da ne ki" dedim
"bir gül" dedi
"bir mi dedin pir mi dedin yoksa mona mı" dedim
"peki" dedi

 sustum

14 Şubat 2014 Cuma

Binlerce Selam Olsun


بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
 إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ ۚ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا
Rahmân, Rahîm Allah'ın Adıyla
Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat (rahmet ve sena) ederler.
Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.
(Azhab Suresi 56. Ayet)
ALLAHÜMME LEBBEYKE VE SA'DEYKE


Ey Allah'ın Rasûlü!
Sana binlerce salât ve binlerce selâm olsun.

13 Şubat 2014 Perşembe

Kutlu - Nur


Allah için, biz bu "Adam"ı seviyoruz. Mevlâ ömrünü bereketli eylesin. Hakk'a dair, hayra dair, güzele ve güzelliğe dair çok şey öğrendik ondan. Her sene bir kitapla bizi çiçek sular gibi suluyor. Solmadan, bulanmadan yolumuza devam ediyorsak (inşaallah ediyoruzdur) bu gönül erlerinin desteği iledir. "Mektep" diyesim geliyor. Çağın Yunus'u da denebilir. Olabildiğince sade, ama derin. Kökü derine inen bir çınarın bizden taraftaki dalı. Fazla söze ne hacet. O bizim Mustafa abimiz. Allah razı olsun.


"Nur" dün geçti elime. Bugün bitirdim. Muhtemelen yarın çıkacak elimden. Üç günlük dünya misali, "bir varmış, BİR VAR'mış" olacak. 207 sayfalık duru bir su gibi geldi bana. 3-4 yudumda içiverdim. Tadı damağımda kaldı. Biraz zaman geçsin gene okurum İnşaallah.

Dün bir düş gördüm, kelebekmişim,
Üç günmüş ömrüm, ölecekmişim...

Kitapla ilgili tek kelime dahi etmek istemiyorum. Hem haddime değil, hem de henüz okumamış kardeşlerime ayıp ederim. Nasip meselesi. İnşaallah nasibinizde bu kitabı okumak vardır. Sebeplere sarılın yeter ki.
Vesselam...

11 Şubat 2014 Salı

Aaah Dımeşk

Biricik oğulları ile denize girmek için sahile gelen anne baba birden pür dikkat aynı noktaya odaklanırlar. Çünkü "afacan" yavruları ani bir hareketle suya atlamıştır. İlk baştan gururlu ve sevinçli bir yüz ifadesi ile gülümsemektedirler. Artık çocukları tek başına denize girebilmektedir ne de olsa. Birkaç saniye sonra yüzlerdeki gülümseme yerini hızla kaygıya bırakıyor. Kaygı hiç beklemeden korku ve telaşı davet ediyor bedenlerine. Kendi eksen etrafında dönmeler, çırpınmalar, bağırışlar, çağırışlar eşliğinde bir vaveyla kopuyor. Çocuğun denizden çıkmadığı her saniye yangın yerine çeviriyor anne babanın yüreğini. Derken oracıktaki bir sandalın arkasında saklanan yaramaz "ce'e" diye çıkıyor ortaya. Derin bir oh çekiyor herkes. Baba hışımla oğlunun yanına geliyor, kızgın bir ses tonu ile "bizi korkuttun kerata" diyor. "Hayır, ölüm Allah'ın emri de, eğitiminin yarıda kalması beni daha fazla üzecekti" diye ekliyor.

Bu hikayeyi 2008'de aramızdan ayrılan hocam Prof. Sudi Bülbül anlatmıştı göz yaşları eşliğinde. Halk Eğitimi dersimize giriyordu. Gerçek yaşanmış bu olay, Cumhuriyetin ilk yıllarında bir sahil kasabasında vuku bulmuş. O yıllarda insanların eğitime verdiği önemi vurgulamak için anlattı hoca. Evladının eğitimini hayat memat meselesi yapan babaları anarken gözleri hep çilerirdi. "Eğitimin yarıda kalırsa gözüm açık gider"

Konumuz eğitim değil aslında. "Bu, şuracıkta bir dursun" deyip asıl konumuza geçmeden önce Sudi hocayı rahmetle yâd edelim, sevgili kardeşim İsmail Kılıçarslan'ın da kulaklarını çınlatalım bu vesile ile.

Aslında bu yazıya giriş cümlelerim şöyle idi:

Hayat bu işte. Bir dem gelir "niye yapmadım" diye hayıflandığınız olaya başka bir demde "iyi ki yapmamışım o zaman" diye sevinirsiniz. "Cilveli Cevriye Dünyası" devam etsin cevr-i cefasına. Ne kaldı şunun şurasında.
Gene bizi efkârlandırdı akşam akşam....

Bu cümleleri yazdıktan sonra Sudi Bülbül hocanın hikayesi aklıma geldi, yazının akışı değişti, hikayeyi başa aldım, paragraf oracıkta lök gibi kaldı, şimdi konuyu nasıl bağlayacağımı kara kara düşünüyorum. Klasik Zihni halleri işte. Artık yabancısı olmadığınız gelgitli bir garip ruh hali. Kusura bakmayın.

Yıllardır hayıflandığım konu şu idi: Bugüne kadar hatırı sayılır yurt dışı seyahatlerim oldu. Bir sürü "El melmeket" gördük de Suriye'ye gitmek bir türlü nasip olmadı. Çok arzuladım, serap gibi gözümde tüttü bir ara. Kaç kez niyetlendim, plan yaptım ama olmadı işte. TRT'de yayınlanan Suriye belgeselini özel olarak isteyip defalarca izledim. Hz. Hüseyin'in türbesi başında ağıt yakan İran'lının feryadına takılıp kalıyordum. Şam sokaklarını, Emeviyye Camii'ni, Sultan Vahdettin'in kabrini, Halep'i, Humus'u, Lazkiye'yi o kadar merak ediyordum ki, sormayın gitsin. Mutlaka gideceğim, o güzellikleri dünya gözü ile doya doya yudumlayacağım diyordum. Bir ara vize problemi de kalkmıştı hatırlayacağınız gibi. "Bu yıl mutlaka gideceğim" diyordum her seferinde.

Sonra olanlar oldu. "Şam Şeytanı" birkaç yıl içinde harabeye çevirdi bütün Suriye'yi. Hayalini kurduğum tüm güzellikler yandı bitti kül oldu. Bitki değil ki ilkbaharla yeniden çıksınlar topraktan. Bizim hayalimiz mahşere kaldı anlayacağınız. "Çok üzgünüm sayın seyirciler çoook"
Ama olaya diğer taraftan bakmayı denedim bu akşam. "İyi ki de gitmemişim" diye bir savunma mekanizması geliştirdim. Öyle ya, ya gidip görmüş olsaydım, anılarım olsaydı, fotoğraflarım, videolarım olsaydı yakılıp yıkılan Şam topraklarından. Şimdi nasıl dayanırdı bu yürek? Her akşam varil bombalarının yerle bir ettiği görüntülere nasıl bakardım. İyi ki de dünya gözü ile görmedim Diyar-ı Şam'ı. Hindistan'a ve Arabistan'a gidip gelirken üzerinden geçtiğim o kutlu beldenin hayali ile teselli bulacağım artık. Arada bir dımeşk bahsi* açıp dertleşeceğim Şam-ı Şerif'le.
Meğer bizim kaderimizde, "Oluş/Bozuluş" (Kevn/Fesat) aleminin bozuluş tarafını yaşamak varmış.
Yüreğimizdeki hüznün biri bitmeden diğeri başlıyor. Duyuyoruz ki bozguncu haramiler bugünlerde Bosna Hersek'i karıştırmaya başlamışlar. Heyhat ki oraya da gitmedim. Bosna da hayal dünyamızda yerini alacak diye korkuyorum. Tek, gitmeyeyim görmeyeyim. Ecdadımızdan yadigar kalan eserlere bir şey olmasın yeter ki. Mostar Köprüsü'ne, camilere, tekkelere, hanlara, hamamlara, çarşılara bir şey olmasın da, ben peşinen vazgeçiyorum Bosna seyahatinden.

Akrebin kıskacında yoğrumuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! 

9 Şubat 2014 Pazar

Bir Mücavir-i Mustafâ (S.A.V.): Ali Ulvi Kurucu


Mustafâ'ya hem civâr et, Yâ Kerîm
Cennetü'l-Firdevs içinde, Yâ Rahim

Afvedüb isyânımız kıl rahmeti
Ol Habîb'in yûzü sûyû hörmeti



Sâna lâyık kullarınla hemdem et
Ehl-i Derd'in sohbetine mahrem et

7 Şubat 2014 Cuma

Cuma Niyazımız


Yâ Nûr-al Envâr yâ Latîf-u yâ Settâr.
Nes'elüke en tüsalliye alâ Seyyidinâ Muhammedin nebrâs-il enbiyâi ve neyyir-il evliyâi ve ziberkân-il asfiyâi ve yûhı's-sekaleyni ve zıyâ-il hâfikayni ve en terfea vücûdenâ ilâ felek-il ırfâni ve en tüsebbite şuhûdenâ fî makâm-il ıhsân. Amîn. V'el-hamdülillâhi Rabb'il Âlemîn.

Ey Nurların Nûr'u! 
Yâ Latîf, Yâ Settâr! 
Enbiyâ'nın Kandili, Evliyâ'nın Yıldızı, Asfiyâ'nın Ay ve Güneşi, İns-ü Cinn'in Aydınlatıcısı, doğunun ve batının Işığı olan 
Efendimiz Muhammed'e rahmet eylemeni Sen'den istiyoruz. 
Vücudumuzu irfan semasına yükseltmeni ve bedenimizi ihsan makamında sâbit tutmanı Sen'den niyaz ediyoruz.
Âmin. 
Hamd, Alemlerin Rabbi Allah'adır.

6 Şubat 2014 Perşembe

Kartal Baba "Uçmuş"

Gönülden gönüle giden gizli yolu takip edip bizi bulan "Gönüllü" muhabirlerimizin sayısı gün geçtikçe artıyor elhamdülillah. Aşağıdaki fotoğraflar dün çekildi, bugün bana ulaştı, ben de hiç zaman kaybetmeden sizinle paylaşıyorum. Çok hoşuma gitti, Allah razı olsun.
Geçen sene 26 Mayıs'ta Kartal Baba Camii'nin hal-i pür melalini arz etmiştim size hatırlıyorsanız. "Hocam, nereden hatırlayalım, bu hengamede sabah ne yediğimizi bile unutur olduk" diyenler burayı* tıklayarak okusunlar bir zahmet o yazıyı. Henüz bir yılını doldurmadan hatırı sayılır bir okunma sayısına ulaşmasının hikmetini bugün öğrenmiş olduk. Meğer bizim gördüğümüz saçmalığı başkaları da görmüş, ya da bizim yazı vesile olmuş, Kartal Baba Camii yerle yeksan olmuş. Sevinsem mi, üzülsem mi kararsız kaldım. Bizim o yazı resmen tarih oldu. 


Abdulfettah-ı Akrî Bağdadî (K.S.) türbesinin önünden caddeye yukarı baktığımızda böyle bir görüntü var artık. Oysa bundan birkaç ay önce şu köşede şirin, tek minareli bir cami vardı. 


Ama bu camiyi diğerlerinden ayıran acayip bir tarafı vardı: Tam şu dedenin yan tarafına düşen yerde meftun Kartal Baba ve diğer mevtaların kabirlerinin üzerine kondurulmuştu cami. Sanki başka yer yokmuş gibi. Mezarların üzerinde saf saf namaza durmak insanı rahatsız ediyordu. Düpedüz ölüye saygısızlık. Nasıl olmuşsa olmuş, aklı evvel birileri böyle bir "garabete" sebep olmuşlardı işte.


Artık o garabetin yerinde yeller esiyor. İstanbul'un altını üstüne getiren şu sarı canavarlara cami mi dayanır. Arka tarafta epey bir boşluk var imiş meğer. Açılan çukurdan anladığımız kadarı ile cami o tarafa yaslanacak. Mezarların bulunduğu bu taraf bahçe olacak. İnşaallah güzel bir cami olur. Otopark sorunu olmaz, en önemlisi altı dükkan üstü cami garabeti olmaz inşaallah. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmayız umarım. Bir sürü merdivenle çıkılan camileri sevmiyorum. İhtiyarlar çok zorlanıyor. Alt katta kurs, kütüphane, çok amaçlı salon olabilir.


Diyeceksiniz ki kabirler ne olmuş? Gönüllü muhabirimiz bu soruyu soracağımızı bildiği için o bölgeyi de fotoğraflamış. Mezarlar şimdilik bu şekilde bekliyecekler anlaşılan. Sandukaların bulunduğu bölüm biraz daha arka tarafta. En sonunda bu ikisini birleştirirler her halde. Merakla bekliyoruz.
Vesselam...

5 Şubat 2014 Çarşamba

Damlanın İçinde İrfan Mektebi



Bir gerçeğe bel bağladım erenler,
Aldı benliğimi, bitirdi beni...
Damla idim, bir ırmağa karıştım,
Denizden denize götürdü beni...

Nice kabdan kaba boşaldım, doldum,
Karıştım denize, deniz ben oldum,
Damlanın içinde evreni buldum,
Yine benden bana getirdi beni...

Buhar oldum, yağdım yağmurlarınan,
Karıştım toprağa çamurlarınan,
Piştim fırınlarda hamurlarınan,
Üstadım sofraya yatırdı beni...

Çiğnediler, dişler ile ezildim
Vücut eleğinden geçtim, süzüldüm,
Çaldı kalem, bir deftere yazıldım,
İrfan mektebine yetirdi beni...

Daimî'yim, ermişlerin ereği,
Böyle idi tabiatın gereği,
Ölmez bir ananın oldum bebeği,
Aldı dizlerine oturdu beni...

4 Şubat 2014 Salı

Yiğit Adam: İskilipli Atıf Hoca


- 1874'te İskilip'in Tophane köyünde doğdu.
- Dedesinin himayesinde İskilip'in tanınmış alimlerinden Abdullah Efendi'den fıkıh ve tefsir dersleri aldı.
- 1893 yılında İstanbul'a geldi, Fatih Medresesinde dönemin meşhur müderrisleri gözetiminde ilim tahsiline devam etti.
- 1902 yılında medrese eğitimini başarıyla bitirdi, sınavları kazanarak Fatih Camiinde ders vermeye başladı.
- Aynı anda Dar'ul Fünun (Üniversite) İlahiyat bölümüne devam etti ve 1905 yılında üstün derece ile mezun oldu. Kabataş Lisesinde Arapça Öğretmenliğine atandı.
- Çalışanların haklarını savunduğu için Şeyhülislamlıkla ters düştü. Bodrum'a sürgün edildi.
- Sürgün hayatı Kırım'a, sonra da Polonya'nın başkenti Varşova'ya kadar uzandı.
- İkinci Meşrutiyetin ilanı ile İstanbul'a döndü, İttihatçılara muhalif gazetelerde makaleler yazdı, Çorum'dan mebus olması ve ders vermesi engellendi.
- 31 Mart ve Mahmut Şevket suikastı nedeniyle tutuklandı, Divan-ı Harp'te yargılandı, suçsuz bulundu.
- İ.T. Partisi ile bir türlü yıldızı barışmadı. Devlet dairesinde çalışması engellendi. 1,5 yıl süre ile Sinop, Sungurlu ve Boğazlıyan'a sürgün edildi.
- Bu sürede gazete ve dergilerde yazılar yazdı, Şeriat Medeniyeti ve Mir'a-tül İslam kitaplarını çıkardı. Yazılarında medeniyet, ilerleme, eğitim, islam nizamı, tesettür, ahlak ve hukuk gibi konuları işledi, din devlet ayrımına şiddetle karşı çıktı.
- Birinci Dünya Savaşının sona ermesi ile birlikte İ.T. Partisi iktidarı bırakıp Hürriyet ve İtilaf Partisi iktidara gelince Atıf Hoca tekrar ders vermeye başladı.
- İstanbul'un İngilizler tarafından işgaline şiddetli muhalefet etti, arkadaşları ile birlikte Teal-i İslam Cemiyeti'ni kurdu, İzmir'in Yunanlılar tarafından işgal edilmesinden sonra direniş ve mücadele başlatılması yolunda gayret gösterdi.
- İngilizler'in isteği üzerine yayınlanan direniş karşıtı fetvaya karşı çıktı, imza atmadı. Buna rağmen yayınlanan fetvaya karşı tekzip metni yayınladı.
- Yeni kurulan devletin batılılaşma yönündeki icraatlarını yayınladığı kitap, makale ve yazıları ile; verdiği derslerle eleştirdi. 
- 1924 yılında yazdığı "Frenk Mukallitliği ve Şapka" adlı 32 sayfalık risale büyük yankı uyandırdı. Kısa sürede yasaklandı ve tüm nüshaları toplatıldı. 
- 1925'te tutuklandı, Giresunda yargılandı ve beraat etti. Ama serbest bırakılmadı. İstanbul'a getirildi, hakkında bir tahkikat daha yapıldı, tutuklanarak Ankara'ya gönderildi.
- 1926 yılında çıkarılan şapka kanununa muhalefetten yargılanmaya başlandı. Kanunun yayınından 1,5 sene evvel yazdığı kitapta yazdıkları nedeniyle suçlanıyordu. Savcı bu suçun karşılığı olarak 3 yıl hapsini istiyordu. 
- Tarihimizin yüz karası İstiklal Mahkemesi hakimleri savcının görüşünü hiçe sayarak 3 Şubat1926'da İskilipli Atıf Hoca'nın idamına karar verdiler.
- 4 Şubat 1926 Perşembe günü sabaha karşı Ulus'taki meclis binasının yakınındaki bir handa asılarak idam edildi.
***
Anadolu'nun orta yerindeki bir köyde doğup savunduğu davası uğruna 52 yıl hayat sürdükten sonra bu uğurda canını feda eden bir Yiğit Adam'ın hayatından önemli dönüm noktalarını alt alta sıralamaya çalıştım. Okuduklarımdan anladığımı yazdım, tarihler ve olaylarda bir takım sapmalar olabilir. Amacım tarih dersi vermek olmadığı için bu önemli değil. Önemli olan şu: Bir ömür nasıl destana dönüşür, İskilipli merhum bize bunu yaşayarak göstermiş. Onun adını duymayanımız yoktur da sadece idam edildiğini biliriz. Sanki kendi halindeki bir köy imamı durduk yerde tutulup asılmış gibi algılarız çoğumuz.
Hem Osmanlı döneminde, hem de Cumhuriyet döneminde batılılaşma hastalığının teşhisini ilk koyan grupta olmuş. Batılılaşma İhanetine karşı var gücü ile mücadele etmiş. En sonunda da şehadet şerbetini içmek nasip olmuş. Her babayiğidin harcı değil bu.
Bugün şehadet yıldönümünde bir kez daha rahmet ve minnetle yad ediyoruz bu şanlı Yiğidi. Her geçen sene onun mücadelesinin haklılığını ve kutsiyetini daha iyi anlıyoruz. Batılılaşma illeti bizi bu topraklardan kazımak isteyenlerin bir oyunu. Bizi köklerimizden koparmak için kullanılan bir manivela. Bizi bize yabancılaştıran bir düşman. Bu öyle bir tuzak ki her dönemde değişik renk ve şekilde icraatına devam ediyor.
Gene boyumdan büyük laflar etmeye başladım. Hasbelkader bu satırları okuyacak büyüklerimden peşinen özür diliyorum. Haddimiz değil ama ne yapalım, içimizde de bir şeyler kıpır kıpır rahat durmuyor.
"Nakkaş olan nakkaşın nakışından anlarmış / Arif olan arifin bakışından anlarmış" diyelim, cahilliğimize sayılmasını arz edip işi tatlıya bağlayalım.
Ne demişti İsmet Özel: "Batılılaşmak bâtıllaşmaktır"
Batmadan, boğulmadan, bulanmadan yol almak ne güzel.
Kalın sağlıcakla.
Vesselam...

3 Şubat 2014 Pazartesi

"Batılılaşmak Bâtıllaşmaktır"

Seksenler dizisine malzeme olsun diye yaşamadık ki biz o yılları! Her zaman olduğu gibi eğlence tarafından ziyade çilesini çekmek düştü bize. Darbe atmosferinin bunaltıcı havasından etkilenmemek için çabaladık, bir nefeslik delik uğruna var gücümüzle mücadele ettik. Tıkandığımız anlar oldu, yılgınlığa düşmedik, en azından nadas yıllarında olduğumuzu kabul ettik, ekilecek tohumlar için tarlayı hazırlama gayretine düştük.
Şimdiki zamanda birileri çıkıp yasaklardan, yolsuzluklardan, diktatörlükten falan bahsedince acayip asabım bozuluyor. Ya sayı saymayı bilmiyor bunlar, ya da dayak yememişler. Allah o günleri bir daha göstermesin.
Gandi filmini seyretmeyenimiz yoktur herhalde. 12 Eylül cuntasının hüküm sürdüğü o yıllarda bu filmi izlemek bile yasaktı. Siz neden bahsediyorsunuz? Neymiş, halkı isyana sevk edebilirmiş Gandi'nin hayatı. Kendi gölgesinden korkan psikopat bir idare işte. Ankara sokaklarında iki kişi yan yana yürümeye çekiniyorduk. "Yasah hemşerim" yılları.
Peki biz ne yaptık? Boş boş oturmadık tabi ki. Bugünden baktığımda en azından yüzümüzü kızartacak falsomuz olmadı çok şükür. Yaltaklanmadık, yağ çekmedik, yandaş olmadık, doğru bildiğimiz yolda dimdik ilerlemeye çalıştık.


Batılılaşma konusunu tartıştık mesela seksenli yıllarda. Nadas mevsiminde durup bir muhasebe yaptık. Kitaplar okuduk, konferanslar, paneller tertip ettik. Bilenlerimiz bilmeyenlerimize anlattı işin künhünü.
Aslını sorarsanız, tüm bu anlattıklarım o günlere dair hiç unutmadığım bir anımı paylaşmak içindi. O günlerin atmosferini yansıtan tipik bir hadise olması bakımından faydalı olacağını düşündüm.
Yer; Ankara'nın önemli toplantı mekanlarından Türkiş Konferans Salonu. Konuşmacılar Murat Belge ve İsmet Özel. Konu malum, batılılaşma serüvenimiz. Salon hıncahınç dolu ve görünmez bir çizgi ile ikiye ayrılmış durumdayız: Olaya "Türk Aydınlanması" olarak bakanlar bir tarafta; "Batılılaşma İhaneti" diyenler diğer tarafta. Biz diğer taraftayız tabi ki. Önce alkış ve ıslıklarımızı yarıştırıyoruz. İlk söz İsmet Özel'in. Ama ne söz! İki kelimelik bir cümle kurdu. O cümle belleğimdeki mermere elmasla kazındı ve hiç unutmadım, unutamam. Zaten o cümleden sonra ne olup bitti, şu anda hiç biri hatırımda değil. O iki kelime bana yetti de arttı. Aradan yıllar geçti, bir gram eksilme olmadı. Hatta bugünden bakınca şunu söyleyebiliyorum: Sanki seksenli yılları bu cümleyi duymak için yaşadım ben.
Cümle şu: "Batılılaşmak bâtıllaşmaktır" Vaavvv. Bu ne yahu. Ne kadar vurucu bir cümle. Ok gibi, kurşun gibi. Ne iddialı bir meydan okuma böyle? İki kelimelik bir kitap, tek satırlık bir şiir. Tam İsmet Özel'ce bir tavır. Ya herro ya merro.
Sonrasında kulakları sağır eden alkış tufanı kaldı belleğimde, devamı yok. Demek ki bu işin doğasında biraz da böyle sloganvari sözler ve eylemler var. Hele bir de bu slogan bir söz ustasının dilinden dökülünce etkisi yıllar sürüyor, hatta hiç unutulmuyor...
Batılılaşmak bâtıllaşmaktır. NOKTA.
Vesselam.