30 Mayıs 2015 Cumartesi

Yüzyıllık Kapışma

- ... İyi akşamlar .... bizi bu çatı altında toplayan, bu heyecanı yaşatan herkese teşekkürler.... birlikte ne kadar güçlüyüz, ne kadar güzeliz... bu gücümüzü... karşı koymak için... dur demek için kullanalım. Rumelihisarının sahnesine mescit yapmak isteyenlere izin vermeyelim... (yoğun alkış ve ıslık sesleri) hep beraber sesimiz çok yüksek çıkıyor, beraber direnelim...

-...Rumelihisarında ...Fatih Sultan Mehmet tarafından tarafından yaptırılan bu Boğazkesen Mescidi şehirde 18.yüzyılda yaşanan depremler sırasında yıkılıyor ve geriye sadece minaresi ile temelleri kalıyor. Allah'tan ki minaresi kalıyor, çünkü o minare olmasa "hayır, burası mescit değil" diyecekler. Caminin yıkıntılarının bulunduğu yer daha sonra tiyatro ve konser alanı haline dönüştürüyor. Sonunda bir STK desteğiyle İBB tarafından aslına uygun hale getirilmeye başlandı. Fatih'in emaneti olan Rumelihisarı içerisindeki bu mescit tekrar inşaa edilmeye çalışılıyor... Ne güzel bir hizmet değil mi? Yapanlardan Allah razı olsun. 
Ama bakıyoruz bir ödül töreninde sanatçı olduğu iddiasındaki birileri çıkıyor, "Biz buraya mescit yaptırmayız, buna izin vermeyiz" diyor. Siz kimin bağından kimi kovuyorsunuz yahu! (yoğun alkış, ıslık ve 'bravo' sesleri) Orası zaten ibadet mekanı. Bir süredir amacına aykırı kullanılıyormuş, şimdi aslına rücû ettiriliyor....Geçmişine sahip çıkmayanın geleceği olmaz... Buna kimse engel olamayacak. 

Ülkemizde yüzyılı aşkın süredir devam eden "kapışma"nın son durumunu özetleyen iki konuşmadan bölümler okudunuz. Ayrı yerde ve zamanda oldu bu konuşmalar. Ama sanki karşılıklı restleşme gibi. 

İlk konuşmayı yapan bir tiyatro oyuncusu. Tiyatro ödülü alan sanatçıya heykelciği vermek için çıktığı sahnede yoğun alkışlar arasında meydan okuyor karşı tarafa. "Yılmayalım, direnelim, yaptırmayalım, biz güçlüyüz..."

İkinci konuşmanın hatibi ise bir yönetici. Kim olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum. "Artık yeter" diye meydan okuyan bir Yiğit Adam. "Beyaz Türkler"in sürekli baskı altında tuttuğu, ezdiği, horladığı kesimin (milletin) en üst düzey temsilcisi. "Uzun Adam, Bizim Adam" Lafı eğip bükmeden "artık geçti o günler, burası bizim bağımız, dağın yolu şu tarafta, edebinizle gidecekseniz gidin yerinize. Yok gitmeyeceğiz derseniz biz sizi göndermeyi biliriz" diyor her fırsatta. 

Söz konusu mescidin fethin bu seneki yıldönümüne yetiştirileceğini, 29 Mayıs Cuma günü ibadete açılacağını okumuştum bir yerlerden. "O anda, orada ben de olsam keşke" diye iç geçirdim. Dün 29 Mayıs'tı, işi gücü bıraktım, bir vesile kayığına atlayıp Rumelihisarı'na gittim.

Heyecanım arabayı park ederken sona erdi. Çünkü etrafta hiç bir telaş, kalabalık yoktu. Müze görevlisi inşaatın henüz bitmediğini söyledi. Reis'in sözü yerde kaldı demek. Kimse onun hızına yetişemiyor zira. Gelmişken inşaatın son halini görelim diye girdik içeri. Cuma vaktine kadar kısa bir gezinti yapıp birkaç fotoğraf çektim. Buyurun temaşaya:  


Mescit inşaatının üç açıdan görüntüsü 29 Mayıs 2015 Cuma günü saat 12:15 sularında böyle. Bir iki çalışan gördüm ama öyle yoğun bir faaliyet yok. Ramazan Bayramına yetişmesi zor görünüyor. Tek tük turist grubu geziyor, tenha bir mekan. Kafa dinlemek için harika.


Merdivenlerden şöyle yukarıya doğru çıkıp boğazı seyredeyim dedim, iyi ki demişim. Şu güzelliğe bakar mısınız. (bir de kaliteli fotoğraf makinam olsaydı keşke) Sahil Güvenlik botu Karadeniz tarafından geldi, arkasında beyaz köpük bırakarak tam hisar hizasında geniş bir kavisle geri döndü. Adeta kalenin burcunu kucaklamak istiyordu kaptanımız. Çok hoşuma gitti.


Ve beni bu şehre esir eden unsurlar bir arada. Güzelim boğazın yeşili, denizin mavisi, Ceddim/iz Fatih ile aramızdaki yıkılmaz bağ olan Hisar, bağımsızlığımızı temsil eden ay yıldızlı bayrağımız, geleceği temsil eden köprü... ve bir martı. (ah bir de martıların ne dediğini bilebilsem) 


Affınıza sığınarak şu manzaranın önünde durup "ân"ı sabitlemek istiyorum. İnsanın içi açılıyor. Ceddimizi rahmet ve minnetle yâd ediyorum. Allah gani gani rahmet eylesin. Bu cennet vatanı bize yurt kılan Cenab-ı Allah'a binlerce hamd-ü senalar olsun. 

Vesselam...

27 Mayıs 2015 Çarşamba

"Mayıs Sıkıntısı" Zamanı

Mayıs'ın son haftasına geldik, havadaki gri bulutlar dağılmadı hâlâ."Üşüyoruz Reiz" modundan bir türlü çıkamadık. Geçen gün delikanlılık edip çayı balkonda içme gafletinde bulundum, ince soğuktan belim tutuldu. Bu yaşıma geldim, Haziran'a üşüyerek girdiğimi hiç hatırlamıyorum. Hayr olur inşaallah. 

Belki de gökyüzü açmak için 7 Haziranı bekliyor. Türkiye üzerine plan yapanların ve içimizdeki hainlerin oluşturmaya çalıştığı kara bulutlar 8 Haziran sabahı dağılacak inşaallah. 

Sabahtan beri ruhumu mengene gibi sıkan derin düşüncelere daldım, içim dışım dert doldu yine. 27 Mayıs utancının üzerinden 55 yıl geçmesine rağmen tarihimizdeki o kapkara sayfanın gölgesi hâlâ üzerimizde. "Mayıs Sıkıntısı" diyebileceğimiz bir mevsim hastalığına yakalandım sizin anlayacağınız. Bu "derdi" size de bulaştırmak için elimden gelen gayreti sarf edeceğim. Dert ehli olanlar dergaha gelsin, diğerleri için hava her durumda "hoş" zaten. onlar izin istemeden çıkabilir.


Önce şu fotoğrafa iyice bakalım birlikte. "İki Osmanlı askeri ziyaretlerine gelen aşiret ağası büyüklerini aralarına alıp hatıra pozu verirken ölçüyü biraz kaçırmışlar, ne var bunda?" derseniz yanılırsınız. Bilenler biliyor, bu resimde ortada şaşkın bir yüz ifadesi ile bize bakan zat bir Osmanlı Padişahıdır. 30 Mayıs 1876 günü tahttan indirilip, 4 gün sonra şehid edilen Sultan Abdülaziz ve yanında iki edepsiz haine ait tarihi bir vesikadır bu fotoğraf. Baktıkça kan beynime sıçrıyor. Şu laubaliliğe, şu aymazlığa, şu terbiyesizliğe bakar mısınız? Dörtlü ihanet çetesinin alçakça darbesi ile tahttan indirilen Abdulaziz Han'ı rencide etmek için o 4 güne ne alçaklıklar sığdırmışlardır kim bilir. Şu 2 şerefsiz kapıkulu, padişahın omuzuna dirseğini dayama cüretinde bulunmuşsa, ağababalarının yaptığı densizlikleri siz hayal edin artık. Beni Mayıs Sıkıntısı girdabına çeken düşünceler bu fotoğrafa bakarken üşüştü beynime. Büyük ihtimalle 30 veya 31 Mayıs günü çekilmiştir. Bu "toprak" lar Mayıs'ta hain yetiştirmeye teşne imiş meğer. Nereden bilebilirdik ki.


Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, devlet yıkıp devlet kurduk, kendi kanunlarımızı beğenmeyip dışarıdan "medeni" kanun getirdik, iradeyi padişahtan alıp millete devrettik ve nihayet millet de hür iradesi ile bir başbakan seçti. Ama ahtapot gibi kolları çağlar aşan ihanet çetesinin uzantıları bu başbakanı beğenmedi bir türlü. Saray darbesinden  84 yıl sonra, gene bir Mayıs sabahı darbe yaptılar. Aslında işaret fişeğinin taaa okyanus ötesinden, 8 Mayıs 1960 tarihli The New York Times gazetesinden ateşlendiğini yeni yeni öğreniyoruz: "Adnan Menderes politikasını değiştirmediği takdirde olayların nasıl gelişeceği bilinmez" diye yazmışlar. Sonrası malum.

Adnan Menderes'in akıbeti, Abdülaziz Han'ınkine benzedi, her ikisinin de dünya yolculukları şehadet durağında sona erdi. Ruhları şâd olsun.

Merhum Menderes'in içimizi sızlatan şu fotoğrafı aynı zamanda ihanetin izini sürmemizde bize yardımcı oldu. İki resim arasındaki benzerliğe bakar mısınız. "Mayıs Sıkıntısı" derdimize dert eklendi. Yıllar geçse de ihanetin o küstah yüzü hiç değişmezmiş meğer. Nereden bilebilirdik ki.


Ali Adnan Bey'i idam eden zihniyet her 10 yılda bir hortladı. Kirli emelleri uğruna "gök ekini biçer gibi" gencecik bedenlere kıydı yarım asırı aşan sürede. Hep bir fırsatını kolladılar, şartların olgunlaşmasını beklediler sinsice.
Son bahanenin Gezi kalkışması olduğunu şu twit etkileşiminden anlıyoruz: Kültür Bakanı, 27 Mayıs darbesinin yıldönümünde duygularını yazmış, hemen altına (yüzünü gizleme gereği duyan) şu merd-i kıpti de "şıp" diye sirkatini kusmuş.

"Vay anam vay, kocaman tiren daracık ray!" Gezi ha? Darbe ha? Vay edepsiz vaay.
Sahi, en son darbe girişimi olan Gezi kalkışması hangi ayda başlamıştı ki? Yoksa Geziye de mi Mayıs'ta çıkmıştı bu çapulcular?

Evet bildiniz, Mayıs sonu aynı zamanda Gezi Darbe Girişiminin de yıldönümü. Onun için sarışın ablamız (!) leb demeden "Gezi" deyivermiş. Bu Mayıs ne menem bir ay imiş birader! Allah muhafaza, başarılı olsalarmış Gezi Darbesinin üzerinden de 2 yıl geçmiş olacaktı. Ama olmadı, kurdukları tuzaklar bumerang gibi kendilerine döndü. İhanet Çekirgesi bu sefer zıplayamadı.


Oysa çok sıkı hazırlanmışlar. Sırtlanlar gibi sinsi sinsi beklemişler. Casuslara taş çıkartmışlar, kendilerine verilen emanete ihanet edip gizli planlar yapmışlar, iddianameler hazırlamışlar. Gezide düğmeye basmışlar, en ufak bir sendeleme beklemişler, bakmışlar olmuyor 17:25'e ayarlamışlar ihanet saatlerini. Gece karanlığında harekete geçmişler yarasalar gibi. Kumpaslarını "yolsuzlukla/hırsızlıkla mücadele" sosuna batırıp bir "numara" çevirmişler. Meğer hedefleri "1 Numara" imiş. Bunun ne anlama geldiğini biliyoruz artık. Yemezler...

Kara/nlık Celal maşası da biliyor muydu acep? Bir de çıkmış pişkin pişkin itiraf ediyor. Bu topraklar nice hain gördü de bunlar kadar alçağını hiç görmemiştir herhalde. Nerede ise haşhaşilere rahmet okutacak kadar çukurlaştılar.
Mert değiller bir kere. Hemen kıvırtıyorlar. Kullanıldıklarını kabul etmiyorlar, hâlâ hatalarında ısrar ediyorlar. En ilginci de inkar ediyorlar. Suç üstü yakalansalar bile beddua silahı ile karşı saldırıya geçiveriyorlar.


Son darbenin başarılı olacağına o kadar inandırılmışlar ki "dönemin Başbakanı" ifadesini kullanma cüretini göstermişler iddianamelerinde. Önce biz böyle bir ifade kullanmadık diye inkar yolunu seçtiler. Sonra belge ortaya çıkınca "bunu biz yazmadık" dediler. Yapanlar derdest edilince de "hakimler, savcılar tutuklanıyor" diye feryat etmeye, dünyayı ayağa kaldırmaya çalıştılar. Dedik ya, haşhaşi bunlar, uyuşturulmuşlar adeta. Ne yaptıklarını bilemez durumdalar, uzaktan kumanda ile idare ediliyorlar.

Hem de çok uzaktan, tam 15.000 Km mesafeden, okyanus ötesinden kumanda edildikleri ayan beyan ortaya çıktı artık. Güneş doğdu, açıkta kaldılar. Yarasa gibi aydınlıkta inlerini kaybettiler. Geçmiş olsun.

Baktı olmuyor, kuklacı direk devreye girdi sonunda. Geçen gün (22 Mayıs 2015) New York Times 55 sene öncesine benzer bir tehditle sahneye çıktı. İsimsiz bir yazı* ile kinini kustu gene: "... Erdoğan doğruyu söyleyenlere karşı giderek hasmane bir tavır takınıyor gibi. ABD ve Türkiye’nin diğer NATO müttefikleri, onu bu yıkıcı yoldan geri döndürmeye çalışmalı"
Kış kışlığını, puşt puştluğunu yapmaktan geri durmuyor gördüğünüz gibi.

Allah bize ilk iki resmin günümüzdeki benzerini/devamını görmeyi nasip etmesin. Artık şundan adım gibi eminim ki; eğer (Allah muhafaza) başarsalardı bu milletin hür iradesi ile önce Başbakan, sonra Cumhurbaşkanı seçtiği Yiğit Adam'a ağababalarının ettiği âdîliğin beterini yapacaklardı. İhanet pozu vermek için sıraya gireceklerdi, pişmiş kelle gibi eli kelepçeli "dönemin başbakanı"nın yanında sırıtacaklardı.

Ama olmadı, çekirge bir sıçradı, iki sıçradı ama üçüncüye sıçrayamadı. Bu mümbit topraklar, Milletin yeniden dirilişine şahitlik edecek inşaallah. Bu devlet kendisine ihanet edenleri affetmeyecek, hainler hem bu dünyada, hem ahirette cezalarını bulacak inşaallah.

Vesselam...

22 Mayıs 2015 Cuma

Ayasofya Rüyasının Fotoromanı-3

28 Haziran 2013 Cuma günü tekrar ibadete açılan Trabzon Ayasofya Camii'nde, açılıştan yaklaşık 2 sene sonra (15 Mayıs 2015) Cuma namazı kılmak nasip oldu elhamdülillah. Hiç hesapta olmayan bir görevlendirme oldu, sabah erkenden Trabzon uçağında buldum kendimi. İnsanoğlu kuş misali, bir bakmışız Karadeniz üzerinde süzülüyoruz. Daha önce inmesem bir hayli korkardım, deniz üzerine iniş yapacağız diye.

Seyahatimin Cuma gününe denk gelmesi hoş bir tevafuk oldu. İlk aklıma gelen "bu Cumayı Ayasofya'da kılayım" oldu. Zaten görev icabı gittiğim yer de çok yakındı oraya. Saat 11:00 sularında yürüyerek gittim, namaz vaktine kadarki izlenimlerimi bundan önceki iki yazıda (1* , 2*) paylaştım sizinle. Sıra geldi asıl maksadımıza. Turist gibi etrafı dolaştık, bir sürü laf ettik, bir türlü camiye girmemiştik. Nihayet bir hafta sonra cami izlenimlerimi paylaşacağım. İşin güzel tarafı bugün Cuma. Hayr olur, hayra vesile olur inşaallah.


Önce şu "laz usûlü" şadırvanda abdest tazeleyelim. Mizansen değil, gerçeğin ta kendisi. Fotoğrafa bakıp tebessüm etmek serbest. Ben "şu güzelliğe bakar mısınız" diyorum iyimser bir kardeşiniz olarak. Pratik çözüm diye buna denir. Su boruları çitlerin arasına gizlenmiş, abdest suları boşa gitmiyor, ağaçları suluyor, üstelik deniz manzaralı. "Daha ne istiyorsunuz"


Ayasofya en son 1964 yılında restore edilerek müzeye dönüştürülmüş, o tarihten 2013'e kadar 49 yıl müze olarak ziyaretçilerini ağırlamış. Cami olmadan önceki fotoğrafını fikir vermesi açısından internetten bulup buraya koydum.


Bu da 2 sene önce cami olduktan sonraki resmi. Tabandaki mozaikleri yükseltilmiş tabanla kapatmışlardır diye düşünüyorum.


Yine üstteki ana kubbe de gördüğünüz gri tavan malzemesi ile kapatılmış. Üst taraftaki tasvirler cami içinden görünmüyor, pencereden sızan ışığı gördüğümüze göre yarı saydam bir malzeme.


Camiye girdiğimden birkaç dakika sonra kapıdaki güvenlik görevlisi gelip ışıkları açtı. Büyük pencere olmadığı için içerisi loş çünkü. Mihrabın etrafına dönülen yeşil led ışıklara gerek var mı bilmiyorum. Olur olmaz her yere bu ledlerden koyuyorlar artık. Hoş olmuyor.


Kürsü ve mimber sade ve basit düşünülmüş. Sanki "nasıl olsa birkaç aya kadar çıkacağız, masraf yapmaya değmez" denilip uyduruk malzemeler kullanılmış izlenimi bıraktı bende. Vakit henüz erken olduğu için camide benden başka 2 kişi vardı.


Kerahat vakti girmeden şu iki sütun arasında 2 rekat mescit namazı kıldım. Bu arada bir turist kafilesi geldi. Şak şak bir sürü fotoğrafımı çektiler arka taraftan. "Camiye dönüştürülen Ayasofya'da namaz kılan bir Müslüman" olarak onların kayıtlarına girdim herhalde.


Şu gördüğünüz perdenin arkası yapının doğu tarafındaki kavisli çıkıntı. Girişin sol tarafından ayakkabıları çıkarmadan giriliyor oraya. Aynı zamanda "bayan" mescidi de o bölmede bulunuyor. (o konuya geleceğim, demiştim ya, işte geldik)


İşte burası. Öndeki daracık geçitte iki kişi yan yana zor sığar. (karşıda gördüğünüzün simetrisi) Ortada gördüğünüz holün tavan ve duvarlarında tasvirler var. Turist kafilelerinin önemli uğrak yerlerinden biri burası. Bu resimlerinden bazılarını önceki yazımda paylaşmıştım.


İşte bacım, Mescid'ün-Nisa olarak ayrılan mekan burası. Perdenin gerisinde büyükçe bir yer olduğunu düşünmeyin. Hepi topu 4 veya 6 metrekarelik bir halı ancak sığmış gördüğünüz gibi. Hanımlara bakış açımız bu. "Canım ne yapsalardı, zaten müzeden çevirilen bir yer burası, imkanlar ancak buna elvermiş" derseniz, ben de derim ki "ben bu anlayışın cemaziyelevvelini de biliyorum. Sıfırdan yapılan camilerde hanımlara layık görülen bodrum katlarını, ayakkabılık boşluklarını da gördük" derim. Neyse, konumuz o değil.  


Nisa Mescidi konusunu kapatıp, Kurban olduğumuz Kur'anı açalım artık. Hocanın vaaz saatine kadar kaldığımız yerden devam edelim. Al sana güzel bir tevafuk daha. Kaldığım yer Nisa Suresi. Ramazan Bayramına kadar hitama erdirmem lazım. Haydi bismillah.


Hoca Efendi kürsüye geldi, vaazının sonunda "bugün görevi İmam Hatip öğrencileri ifa edecek" dedi. Onların da staj yeri camiler. Ne güzel bir uygulama. Kaameti biri getirdi, hutbeye biri çıktı, namazı biri kıldırdı. Üç genç kardeşimize de benden "10 üzerinden 10 puan" Maşallah sübhanallah. Kırk yıllık imam-müezzin gibi hiç heyecanlanmadan görevlerini yaptılar. Eskiye göre büyük gelişme olduğunu düşünüyorum. Geçmişimizi yad ettiğimiz bir mekanda, gelecek nesillerimizi görmek çok mutlu etti beni.


Genç imam adaylarımız görevlerini başarı ile yapmanın gururu ile bir araya gelip hatıra fotoğrafı çektirdiler. Güzel bir anı olsa gerek. Allah Teala, mihrabımızı imamsız, minarelerimizi ezansız bırakmasın. (amin)


Tam çıkarken Müslüman mahallesinde eli cebinde dolaşan bu arkadaşa rast geldim. Muhtemelen o bir turist. Yan taraftaki müze bölümünü gezmiş, çıkıyor. Mübarek cuma günü bir şey demeyelim, yaradılanı, Yaratan'dan ötürü sevelim. Dünya geniş, ona da yeter, bize de. Yeter ki kavga gürültü olmasın. Baksanıza kimler gelmiş, kimler geçmiş.

Vesselam...

21 Mayıs 2015 Perşembe

Ayasofya Rüyasının Fotoromanı-2

"Çok şükür geçen hafta Cuma namazını Ayasofya Camii'nde kılmak nasip oldu" desem, "Biliyoruz, biliyoruz; önceki yazıya* 'Ayasofya Rüyası' diye başlık atmandan anlamıştık zaten, Sen rüyanı anlatmaya devam et hocam" derseniz mahcup olursunuz. Cidden ve gerçek hayatta Ayasofya'da Cuma namazı kıldım yahu.

"Hayırdır inşaallah, seçim döneminde asgari ücretin açık artırmaya çıktığını biliyoruz da, Ayasofya'nın ibadete açılması da mı girdi vaatlerin arasına? Ne ara açıldı, bizim niye haberimiz olmadı?"

O sizin sorununuz, Biz Yol'a çıktık, Yolcu olmanın avantajlarından da faydalanacağız hali ile. Ayasofya'nın sadece İstanbul'da olduğunu size kim söyledi ki. Trabzon'daki Ayasofya Müzesi 2013'te tekrar ibadete açıldı. Bir vesile oldu, yolumuz Trabzon'a uğradı. Yolcu bu fırsatı kaçırmadı, Cuma namazını Ayasofya Camii'nde, birinci safta kıldı. Hepsi bu. Artık gözüm açık gitmez. Darısı herkesin başına.

Gitmişken siz değerli okurlarımı düşünmeden edemezdim tabi ki. Şimdiki telefonlara göre takoz sayılan Nokia telefonumla fotoğraflar çektim sizinle paylaşmak için. Önceden gidenler de Ayasofya'yı bir de fakirin bakış açısı ile görmüş olurlar bu vesile ile.

Bu yazı fotoroman tadında olacak. Daha çok fotoğraf, daha az yazı. Buyurun:


Trabzon Ayasofya Camii denize yakın, sahil yolunun yanında böyle bir tepeciğin üzerinde. Şehrin batı tarafında. Ulaşım kolay, arama, sorama derdi yok.


Ben yürüyerek çıktım, Giriş üst taraftan. Karadeniz'e göre geniş sayılabilecek bir bahçesi var. Sağ tarafta bu ana yapı var.


Girişe göre sol tarafta ise kule yükseliyor. Bir önceki yazıda belirttiğim gibi bu bölgede mezar taşları, heykeller, mermer kaideler, vs. ve kafeterya iç içe.


Namaz vaktine daha bir saatten fazla vakit var. Turist kafilelerine fazla karışmadan önce yapının dışını bir turlayalım. Arkamıza kuleyi alınca batı taraftan böyle görünüyor. Küçük ama özellikli bir mabed olduğunu hemen anlıyoruz. İnce işçilik var. Öndeki eski top denize döndürülmüş. Muhtemelen sonradan konulmuş oraya.


Deniz demişken bu kareyi paylaşmadan geçersem ayıp olacak. Hava güzeldi. Basit telefonun objektifinden bile güzel fotoğraf çıktı. Denizi doldurarak yeni yapılan sahil yolu arka taraftaki köprüden geçiyor. Öndeki eski sahil yolu şehir içi yol olmuş artık. Kötü mü olmuş? Buradan bakınca Karadeniz Sahil Yolu ile ilgili olumsuz düşüncelerimiz yok oluyor. Güzel olmuş.


Kare plan üzere bina edilmiş bir mabedin etrafını dolanmaya devam ediyoruz. Şimdi kuzey tarafındayız. Caminin girişi buradan. Öbür girişler kapalı. Hem ziyaretçiler, hem cemaat bu girişi kullanıyor.


PVC malzeme ile böyle bir paravan iliştirmişler girişe. Erkekler sağ taraftan ayakkabılarını çıkararak camiye giriş yapıyor. Gördüğünüz sol taraftan da ziyaretçiler giriş yapıyor. Hanımlar için "lütfen" oluşturulan mescide de buradan giriliyor. (O konuya geleceğim)


Kare yapının doğu tarafında kapı yok. Ortadaki kabartmada tek başlı kartal tasviri var. Biraz tahrip olmuş ama ana hatları belli oluyor. "Bayan" mescidi olarak ayrılan yer de şu sol taraftaki kavisin içinde. Geleceğiz :))


Yapının güney tarafı hayli etkileyici. Kilise olduğu dönemlerde ana girişi burası idi diye tahmin ediyorum. Taş işçiliği hayli etkileyici. İsterseniz biraz daha yakından bakalım.


En üstte tek başlı kartal kabartması ve altta bilumum canlı-cansız tasviri. Fazla tahrip olmadan günümüze kadar gelmesi büyük başarı sayılmalı bence. Kaç kere harap olmuş, kaç kere yeniden yapılmış kim bilir.


Dön-dolaş, sonunda varacağın yer başlangıç noktası. Ziyaretçi sayısında belirgin bir artış var. Tur otobüslerinin biri gidiyor, biri geliyor. Kuzey tarafta Karadeniz manzarası insanları daha çok cezbediyor. Ön tarafta duvarla çevrili alanın ne olduğunu bilmiyorum. İnsanlar içine girip fotoğraf çekiniyorlar.


Bir Selfie çılgınlığıdır gidiyor. Meğer insanlar "selfi" boyunu, al yazmasını göstermeye ne kadar meraklı imiş. İşin cılkını çıkarttık. Hatta selfie çekineceğim diye duvardan düşüp hayatını kaybeden bile oldu. Yeri gelmişken bu konuda üç beş kelam etmemize vesile olan şu mutlu çiftten özür diliyorum huzurunuzda. İzinlerini almadan fotoğraflarını yayınladık zira. Maşallah genç arkadaş sırtını sağlama almış selfi çekerken. Allah mutluluklarını daim etsin.


"Herkese var da bize yok mu?" dedik ve bir selfi de biz çekindik Ayasofya önünde. Pek beceremedim ama idare ediverin artık. Bizim makina "akıllı" değil, anca bu kadar oluyor :))

Dışarda çok oyalandık, girelim artık camiye. "Ele verir talkını, kendi yutar salkımı" durumunda düştük, daha fazla açık vermeden "buyurun cenaze namazına"
Ben ne diyorum yahu, ne cenazesi, cuma kılmaya geldik biz buraya.

Ya da, camiye girmeden bir ara verelim en doğrusu. Onu bir sonraki yazıya bırakalım. Zahir ile batını ayıralım en iyisi.

Revaklı girişlerin ve içeride ziyarete açık bölümlerin tavanlarında yer alan tasvirlerin fotoğraflarını çektim. Fikir vermesi açısından iyi çıkanları aşağıya sıralayarak veda ediyorum.

Vesselam...

 

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Dünya'nın İzhar Hâli

Ey Dünya,
Ey meal gunnenin izharı
Bak yine izhar oldun
İdgam yapmaya değmezmişsin meğer

Bu sabah halkada öğrendim ki
Sakin "nun" ile "ye" aynı kelimede ise
Tutmadan, idgam yapmadan geçilirmiş
İdgam değil, izhar yapmak lazımmış
"Ed Dünya" gibi, "bünyan" gibi.
  (بنيان)                    (الدنيا)                

"Vav" halinde idik biz
Tertemizdik bir zamanlar
Dünya gurbetinde bozulduk
"Vav"ımız da izhar oldu
Zahir olduk, sakin "nun"a tutunamaz olduk
Aynı kelimede bulunduk
Meal gunnenin izharı olduk
"Sınvan" gibi, "gınvan" gibi
  (قنوان)            (صنوان)

Ey dünya, fani dünya
İzhar oldun, geçtim seni



Geçtim dünya üzerinden, Ömür bir nefes derinden,
Bak feleğin çemberinden, Yolun sonu görünüyor...

Vesselam

19 Mayıs 2015 Salı

Ayasofya Rüyasının Fotoromanı-1


Gördüğüm rüya ülkesine dair ilk hatırladığım kare bu. Tüm levhalarda DUR yazıyordu, trafik lambası sarıya dönmüştü, yolumu kesen kuşlar dikkatli olmam gerektiğini fısıldıyordu yüreğime. Sahi, neredeyim ben, nereden gelip nereye gideceğim? Levhalara bakarak Türkiye'de olduğumuzu düşünelim hadi de, karşı tepedeki yapıya ne diyeceğiz? Ortaçağ'a mı ışınlandık yoksa rüyamızda. Arabalara ne diyeceğiz o zaman? Yahu ne irdeliyorum ki, rüyadayız işte! Ne DURması imiş, şu kuşlarla birlikte döner kavşağın üstünden uçup karşı tepeye konalım. Boşver ışığı, boşver trafiği, aracın altında kalsak da ölmeyeceğiz nasıl olsa. Tadını çıkaralım garip rüyamızın.


Mezar taşı var, mezar yok, Kare-Haç planlı bir yapı var, tepesindeki alamet hilal. Dünyada olsak garibime giderdi, neyse ki rüyadayız. Sol taraftan insan sesleri ve yemek kokuları geliyor, sola dööön!


Mezar taşları ile iç içe olan kafeteryamız aynı zamanda deniz manzaralı. "Haydaaa, atila mayda! Bu nasıl rüya hocam, bizim bildiğimiz ortaçağ şapelleri dağ başlarında olur. Deniz de nereden çıktı? Rüyada görsem inanmam" mı dediniz? Biz rüyada bile desteksiz atmayız hocam, önce şu sarı dolaptan buz gibi bir lipton ays tii alalım, sonra "işte paşam deniz" diyeceğim size.


Buyurun, mis gibi kokan sahanda yumurtalı kahvaltı yapan insanların arasından geçince önünüze çıkan manzara bu. "vat iz matriks ulan bu?" İşte ele. Cennetten bir köşe sanki. Yolların bomboş olduğuna kanmayın. Aslında orada araç ruhları akıyor vızır vızır :)))


Al sana bir rüya "saçmalığı" daha: Bizans veya Roma uygarlığından kalma sütun başlıklarının yanında eski bir tekerlek. (tekerleğin icadı ne zamandı ki?) Onların yanında orjinal bir lavabo. Musluk krom, ucunda plastik bir şey. Üstte ağaç paravana iliştirilmiş kağıt havluluk ve sıvı sabunluk. Bu kadar tezat ancak rüyada olur. Ben en çok şu sütun başlığının üzerindeki yazıya taktım. A-12 ne demek acaba? UFO şifresi mi yoksa?

  
Şifre ararsan çok da, bu rüya bizi iyice yordu hocam. Aynı mekanda hem çan kulesi, hem müslüman mezar taşları, hem kabartma heykelli mermer kaideler. Hadi bunları anladık, şu başüstü dikilmiş el arabasına ne diyeceğiz? Valla benim aklım karıştı iyice. Bir ara verelim bu rüyaya. Kan ter içinde kaldık zaten. Hiç bir şey görmeden uyuyalım, sonra devam ederiz.

Vesselam...