31 Temmuz 2015 Cuma

Pazarören Yolcusu

Bugün İmam Efendi hutbede yol ve yolcudan bahsetti, şahsen üzerime alındım. Mutlu oldum. Acaba metin internette var mıdır, diye sorguladım, varmış. Diyanet İşleri Başkanlığı Cuma hutbesinde okunacak metni merkezden gönderiyor ve aynı anda sitesinde yayınlıyor. Bugünkü hutbenin tam metnine buradan* ulaşabilirsiniz. 

Yol ve yolcu kelimelerinin geçtiği bölümü teberrüken bir kez dahi okuyalım aşk ile:
".....
Günde beş vakit okuduğumuz Fatiha’da, Rabbimizden; bizlere hidayet vermesini ve bizleri dosdoğru yola ulaştırmasını niyaz ederek rükûlarımıza, secdelerimize, dualarımıza başlarız. Bu dosdoğru yol peygamberlerin, salihlerin, yoludur. Bu yolda ubudiyet, muhabbet, teslimiyet, sadakat ve samimiyet vardır. Bu yol, yolcusunu selamete, huzura ve felaha ulaştırır.
......."

Cuma gününde Alemlerin Efendisi'ne (S.A.V.) binlerce salât-u selam arz edip "Şefaat Yâ Resulallah" dedikten sonra utana sıkıla bir talepte daha bulunuyorum Pirim Evliya Çelebi misali.

"Seyahat Ya Resulallah!"

Her seferinde bir vesile bineği çıkıyor önüme ve kendimi yollarda buluyorum. Şikayetçi miyim? Asla.  Düstur kısa ve net: "Yürü, yoksa düşersin" Yolu, yolculuğu ve Yol'da olmayı seviyorum. Allah beni/bizi bu dosdoğru Yol'dan bir an bile ayırmasın.

Bu akşam çıkacağız yola. İstikamet Pazarören. Bu sefer Angara'yı teğet geçip Gırşaar-Gayseri üzerinden Pazarören'e vasıl olacağız ilk güneşle birlikte. (İnşaallah) Bal toplamak için etrafa dağılan arılar misali ülkenin dört bir yanından gelip Pazarören'de buluşacağız. Tek ortak yanımız 6 sene burada Leyl-i Meccani (yatılı) okumak. Az bir şey mi bu. 6 sene askerlik gibi bir şey. Beraber okuduk, yemekte beraberdik, yatakhanede beraberdik, etütte beraberdik, sevinçte beraberdik, kederde beraberdik. Şimdiden bir heyecan bürüdü bedenimi. Saygıdeğer öğretmenlerimizden de gelenler olacakmış. 

Geçenlerde arşivimde bir belge buldum. İyi ki saklamışım bunu. O zaman için sıradan bir nöbet çizelgesi ama şimdi benim için çok değerli. 6.11.1981 tarihi var üzerinde. Okul Müdürümüz Mehmet Solmaz ve Yardımcısı Kazım Usta'nın imzası var altında. Kazım Usta deyince burnumun direği sızlıyor. Üzerim/izde çok emeği var. Allah gani gani rahmet eylesin, mekanı cennet-i a'lâ olsun. 


6-13 Kasım 1981 haftasında okulun çeşitli noktalarında nöbetçi olan öğrencilerin listesi. Bu tarihte henüz doğmamış kardeşlerim "teksir kağıdı"nı bilmezler tabi ki. İkinci hamur veya saman kağıdı ne hocam diye sorarlar büyük ihtimalle. Bu çizelge daktilo ile oluşturulduktan sonra teksir makinesi ile çoğaltılmış bir teksir kağıdı. Her hafta boşluklar doldurulup ilan panosuna ve camlara asılırdı. Ben bu listeyi, hafta bitince bantları özenle çıkarıp hatıra olsun diye almışım demek ki. İsimlerimizin yer aldığı bölüm 34 yıllık zaman törpüsüne dayanmış, ama teksir edilen bölüm okunamaz hale geldi. İyi ki şu dijital ortam çıktı da kurtardık onu. O bölümdeki yazıların okuyabildiklerimi sırası ile yazayım da yatılı okul hayatı hakkında biraz bilginiz olsun:

ÖĞRENCİ BAŞKANI (O hafta bendeniz oluyorum kendisi), 
YEMEKHANE BAŞKANI, 
YATAKHANE BAŞKANI, 
TOROS KAPISI NÖBETÇİSİ, 
İDARE NÖBETÇİSİ, 
KİTAPLIK NÖBETÇİSİ, 
ÇAMAŞIRHANE NÖBETÇİSİ, 
REVİR NÖBETÇİSİ, 
SPOR SALONU NÖBETÇİSİ, 
HARİTA ODASI NÖBETÇİSİ, 
ÖĞRENCİLER LOKALİ NÖBETÇİSİ, 
TARIM ATÖLYESİ NÖBETÇİSİ, 
ÜST KORİDOR NÖBETÇİSİ, 
ALT KORİDOR NÖBETÇİSİ, 
GÜLCEMAL YATAKHANESİ NÖBETÇİSİ, 
YEMEKHANE NÖBETÇİLERİ

Bilmem anlatabildim mi? Şimdi bana Tarım Atölyesi Nöbetçisi ne yapıyordu, diye sormayın. O öyle bir devirdi, geldi geçti. 

Okulun sinema salonu bile vardı hocam. Pazarören'de henüz elektrik yoktu. Okulun içinde bulunan jeneratör akşam üzeri büyük bir gürültü ile çalışır, hem okula, hem köye ışık verirdi. İnsanlar yattıktan sona da kapatılırdı. 

Şu listede yazan arkadaşlarımdan kaç tanesi yarın Pazarören'e gelecek acaba? Kim bilir neredeler şu anda. Her birimiz rızık peşine düşüp dağıldık dünyanın dört bir tarafına. Bu ne biçim bir dünya, bu nasıl bir sır hocam? Benim aklım ermedi bir türlü.   


Vesselam...

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Malazgirt'ten Son Kale'ye

1
.......
Biz biliyoruz ki, bu ülke, coğrafyanın son kalesidir. Öyle süslü cümlelerle, entelektüel artistliklerle, göstermelik muhalif pozlarla konuşma zamanı değildir. Bu ülkenin vatansever çocukları, canları pahasına doğruları söylemeye, ülkeleri için mücadele etmeye, yüreklerini ortaya koymaya devam edecektir. Bu mücadele öncelikle ikiyüzlülüklere karşı yapılacak, siyasi sahtekarlıklara karşı yapılacak, terörün arkasındaki asıl güçlere karşı yapılacak, iç işgale ve o oligarklara karşı verilecektir.
.......
Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu durum dar bir terör tehdidi değildir. Bölgesel planlamalar Türkiye'ye yansıtılmaya başlandı. Kuzey Suriye kuşağı, o bölgedeki demografik düzenleme, etnik temizlik bu yüzden yapılıyor. Ülkenin Güney'le, Arap/İslam kuşağı ile bütün bağlantıları kontrol altına alınıyor. İçerideki o terör destekçileri ise, birkaç enerji ihalesi ile cepheye sürülüyor.

Bu yüzden Türkiye'nin o harita taslaklarına artık kalıcı bir müdahalesi gerekiyor. İçeride kimlik eksenli çatışma hazırlıklarına, bu yönde kurulan ittifaklara, bu ittifakların yönetilmesine, cephe projelerine, çevresinde ise, hemen güneyinde başlatılan ülkeyi boğma, felç etme planlarına sert bir şekilde müdahil olması, inisiyatif alması, bugüne değil geleceğe yönelik planlar yapıp uygulaması gerekiyor.

Türkiye'nin Alevileri, Kürtleri, Arapları düşmanlaştırması isteniyor. Bunu yapanlar aynı zamanda Kürtlere de feci bir tuzak kuruyor. Bu bölgede Kürtleri Türklere ve Araplara karşı cepheye sürüyorlar. Korkunç bir düşmanlık inşa ediliyor. Bu tuzağa düşülmemeli.

Unutulmamalı ki, güneyimizdeki uygulamalarla içerideki cephe inşa etme çabaları aynı senaryonun birer parçası. Etnik düşmanlığa düşmeden, mezhep ayrışmasına kapılmadan, birer “Truva Atı”na dönüştürülen örgütlere ve arkasındaki merkezlere yönelik kalıcı stratejilerin belirlenmesi gerekiyor.

Bugün devam eden operasyonlar, bölgesel güç haritasını değiştirmeden bırakılırsa, her şey kaldığı yerden devam edecek, harita taslaklarına bir daha müdahale şansı kalmayacaktır. Türkiye, 2003 yılından beri sabırla bölgedeki gelişmeleri izliyor. Ancak bu sabır artık bir zaafa dönüşmüştür. Ve o zaaf artık ülke sınırlarını tehlikeye atmıştır.

Bıçak kemiğe dayanmış, uzak tehditler yakın tehdide dönüşmüştür. Bundan sonraki ilk adım ülkeyi istikrarsızlığa sürükleme, bölgedeki her hangi bir devlete benzetme ihtimali taşımaktadır. Öyleyse sınırlarımıza dayanan tehdidi yeniden sınırların çok ötesine taşımak bir zorunluluktur. Sınırlarımızın hemen öte tarafının örgütlerden tamamen arındırılması gerekmektedir.
.....
Bu aşamadan sonra sabır ve zaaf büyük lüks haline gelmiştir. Artık bir adım sonrası yoktur. Çünkü bir adım sonrasında parçalanmış bir Türkiye vardır!

İbrahim Karagül (Yazının Tamamı*)

2
......
Dostluğun başı, düşmanlığın sonu yoktur. Hiçbir İslâmî ve İnsanî ölçüsü olmayan görülmemiş bir kötülükle karşı karşıyayız.

Otobüsler, iş makineleri, itfaiye araçları, ambulanslar, okul ve kütüphaneler, ekmek kapısı olan dükkânlar ateşe veriliyor, köprüler havaya uçuruluyor.

İnsanlar insafsızca katlediliyor: Uyurken, çocuklarıyla beraber sofrada yemek yerken, sivil kıyafetleriyle çarşı iznine çıkmışken, yardıma koşarken, eşiyle birlikte alış veriş yaparken, ailesiyle bir yerden bir yere giderken, camiden dönerken, kurban eti dağıtırken… 'Allah düşmanın bile mert olanını versin' duası boşuna değilmiş demek. Sadece sözün değil, duygunun da bittiği yerdeyiz. Bütün bu cinayetleri işleyenler, kendilerine dokunulduğu zaman, şu açıklamayı yapabiliyorlar: 'Artık ateşkesin bir anlamı kalmamıştır.'
.......
Bazı insanlar ve bazı beldeler semboldür. Millî hafızada derin karşılıkları vardır. Milletimiz için Malazgirt, Çaldıran, Ahlat öyledir. En büyük Selçuklu mezarlığı Ahlat ilçemizdedir. Çaldıran'da Türkler, “Acem olmayacağız” demiştir. (Yahya Kemal'den ilhamla.)
Malazgirt, Türkler ile Kürtlerin kâfire karşı durduğu ilk yerdir. Başlangıç orasıdır. Gittim ve savaşın yapıldığı yeri gördüm. O mübarek havayı, o aziz ruhu hissettim.
Malazgirt'te Türk askerine kurşun sıkmak, işte o aziz ruha, duyguya kastetmektir. Kâfiri bırakıp Türk'e saldırmaktır.
.......
Artık bitirelim: İstiklal Harbi'nden yeni çıkılmış. Bir Türk köylüsü, Hamdullah Suphi Tanrıöver'e şu tembihte bulunur: “Elde bir Anadolu kaldı, sıkı tutun, bu sondur.”

Derdimizi ve davamızı, bundan daha güzel ne anlatabilir?

İbrahim Tenekeci (Yazının Tamamı*)

28 Temmuz 2015 Salı

Efkâr Durağı

Bugün efkâr günüm. Ağlamak için bahane aradım gün boyu; "arayan bulur" derler ya, ikindi vaktine doğru buldum bahanemi. Şahane bir bahane. "Garip" mahlasının bulunduğu son kıtayı Neşet Usta dahil hiç bir yorumcudan duymamıştım bu güne kadar, Erol Parlak'ın icrasında kayıp kıta atlantis'i bulduk, bu vesile ile.

Türkünün ilk iki kıtasındaki her satır da beni anında melal denizine gark ediyordu, fakat bu son kıta bir başka. Beni ayıplamayacağınızı bilsem tam "damar" derdim. 

Dedim ya, efkar günüm bugün. Çok görmeyin bu garip yolcuya. 



Açma zülüflerin yellere karşı, Senin zülüflerin benim telim değil mi?
Bülbül figan eder güllere karşı, O Yâr benim gülüm değil mi?

Sallama saçların sen de bulursun, Azrail misali canım alırsın,
Etme bu cefayı kanlım olursun, Bu kul senin kulun değil mi?

Aşkın yüreğime girdi hızlıca, Yer etti derinde kaldı gizlice,
Garib'im kalbimi güler yüzlüce, Okuyan sen, yazan dilin değil mi?

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Boğazkesen İhanet

29 Mayıs'ta "Yüzyıllık Kapışma" başlıklı yazıyla gündeme getirdiğimiz Rumelihisarı'ndaki Boğazkesen Mescidi dün akşam tivitır ırmağında bir kez daha radarıma takıldı. Son zamanlarda adı "Ex İslamcı"ya çıkan Levent Gültekin'in bir tivitine verilen cevap vesile oldu buna. Karıştırdım gene değil mi? Ben bile anlayamadım ne dediğimi. Sırası ile gidelim en iyisi:

Önce Levent "arkadaş"ı tanıyalım: Yetmişli yılların başında Ardahan'da doğmuş. Kamu Yönetimi ve Uluslararası İlişkiler okumuş. Gazeteciliğe 1994'te Yeni Şafak'ta başlamış, Reklam Müdürlüğü, Genel Müdürlük yapmış, Haber Postası gazetesini çıkarmış, Gerçek Hayat'ın kuruluşunu yapmış, Genel Yayın Yönetmenliğini yapmış, 2007'de Star Grubuna geçmiş, İcra Kurulu Başkan Yardımcılığı yapmış, Londra'da dil eğitiminden sonra Cine5'te Medya Grup Başkanı olarak çalışmaya başlamış. 2010'da bu görevinden ayrılarak internet medyasında yazmaya başlamış. Son senelere kadar iktidar yanlısı iken ne oluyorsa birden bire sert bir dille iktidarı ve özellikle Tayyip Erdoğan'ı eleştiren çizgiye savrulmuş.

Görünen köy kılavuz istemez, ikinci bir Ahmet Hakan vakası ile karşı karşıyayız. Biri Kanal 7, öbürü Yeni Şafak kökenli sadece. Bir de hakkını yemeyelim Levent arkadaş daha baştan topa sert girmeyi tercih etti. Geçmişini bilmeyen onun kırk yıllık muhalif zanneder. Oysa daha düne kadar Ak Parti yanlısı medyada üst düzey yöneticilik yaptı, iktidarın tüm imkanlarından yararlandı.

Ekşi Sözlükte kendisi için açılan  başlık* 24 sayfaya ulaşmış şimdiden. Öve öve bitiremiyorlar. "Sen neymişsin be Levent Abi?" Bir ateist olarak Levent'le birlikte yaşamaktan onur duyanı mı ararsın, Karizmatikliğine vurgu yapanı mı! Herkes onda bir yitiğini buluyor, "hah işte bu, aradığımız müslüman tipini bulduk" diyorlar zaar. Birilerini fena halde memnun ettiği besbelli.

Gelelim Levent arkadaşın attığı tivite. Bir fotoğraf eşliğinde topa gelişine vurmuş gene. Pasın nereden geldiğine de geleceğiz. Ama önce tiviti* paylaşalım:


Şimdi bunun neresini düzeltelim: Cami değil mescit, İŞİD cami yapmıyor, aksine camileri, türbeleri yıkıyor, o mescit zaten orada vardı, sorgulanması gereken etraftaki basamaklar, vs, vs... Levent arkadaş bu dediklerimizi bilmiyor mu? Bilmez olur mu, bizden daha iyi biliyordur hem de. Zehrini kusacak ya. En ufacık bir fırsatta çakıyor ex abisine. Yahu bu Yeni Şafak ne biçim bir yermiş? Birbirine zıt insanlar yetiştirmekte üstüne yok. Laf uzayacak, bu kutuyu açmayalım en iyisi.

Peki Levent bu pası nereden almış diyeceksiniz. Nereden olacak daha düne kadar baş hasım bildiği cemaat yapmış, bu muz ortayı. Görüntünün sağ üst köşesinde CİHAN logosu bu çirkin işbirliğinin kanıtı. CHA'nın yaptığı haberi* merak ettim. Ah yazııık, yanılmışım meğersem ki(!) Şakirt kardeş habercilik uğruna flycam (mini helikopterli kamera sistemi) kiralamış, Hisarüstünden kaçak köçek havalandırıp yeşillikler içindeki inşaatı çekmiş uzaktan. Denizin mavisi, ağaçların yeşili ve hisar ön planda olacak şekilde birkaç sorti yapmışlar. Altına da masum ve tarafsız bir metin döşemişler. Peki bayram değil seyran değil, adını bile anmak istemedikleri Tayyip Erdoğan'la ilgili olumlu gibi görünen bu haberi neden yapmışlar ki? Bence cevap Leven'in tivitinde gizli. İŞİD'in "mürted" ilan ettiği birini İŞİD'den zerre farksız göstermek için böyle bir kirli ittifaka gerek var demek ki. Kimse kusura bakmasın bu konudaki teşhisim net: Cemaat sinsi, Levent kurnaz.


İyi oldu, bu vesile ile Boğazkesen Mescidi'nin havadan görüntüsünü de elde etmiş olduk. Şimdi de şu basamakları kaldırıp o yamacı aslına uygun hale getirmek, güzelce yeşillendirmek lazım. "Siz kimin bağından kimi kovuyorsunuz yahu?"

Mescit açılır açılmaz gidip şükür namazı kılacağım inşaallah.

Vesselam...
---------------------
Mayıs 2017 Notu: Mescit açıldı, gittim, şükrümü eda ettim. Linki de burada

26 Temmuz 2015 Pazar

Yolcu Banarlı'da

Hafta sonu "Yolcu yolunda gerek" dedik çıktık yola. Bu seferki vesilemiz bir ahbabımızın oğlunun düğünü. Menzilimiz "suyun öbür yakası"nda bir belde. Tekirdağ'a bağlı Banarlı köyü. Bereketli Trakya topraklarını bir gezelim bu vesile ile diye niyet ettik. Tekirdağ'ın eski ismi Tekfur Dağı imiş. Bu isim değişikliğine niçin gidilmiş, değiştirilmese imiş kıyamet mi kopacakmış, bu konulara girmeyelim en iyisi. 

Akıllı telefon kullanmamanın hem faydasını, hem zararını gördüm bu yolculukta. Faydası şöyle oldu, yolu tarif edenler öyle bir tarif etti ki neredeyse tüm Trakya yollarını dolaştık. Bir ara "Kırklareli İl Sınırı" yazan tabelayı bile gördük deyim, gerisini siz tahmin edin. (oysa Banarlı Tekirdağ'a 20 Km mesafede) Zararına gelince, aslında zarar marar görmedik. Geçen zaman zaten geçecekti, depodaki LPG zaten bitecekti. 

Akşam vakti girdik Banarlı'ya. Kına gecesinde erkeklerin pek işi yok. Biz köyün meydanındaki kahvehanede çay-soda eşliğinde ülke kurtardık ihtiyar amcalarla. Memleketin en doğusundaki kanamanın izleri en batısına gelene kadar kaybolmasa da silikleşiyor. Ateş düştüğü yeri yaktığı için buraya sadece uzaktan sıcaklığı geliyor. O kadar. Şehit haberlerinin etkisi çok az. Traktör römorkuna yerleştirilmiş ses tesisatından bangır bangır trakya havaları eşliğinde oyun oynuyor delikanlı gacılar. Garip bir durum.

Bizim zamanımızda lise edebiyat kitaplarının yazarı Nihat Sami Banarlı idi. Cumhuriyet Türkiye'sinin önemli edebiyat tarihçisi. Aynı zamanda yazar, aynı zamanda şair. Banarlı, önceleri nahiye imiş ve Rahmetlik Nihat Sami'nin babası burada nahiye müdürlüğü yapmış. Soyadı kanunu çıkınca da müdürü olduğu nahiyenin ismini kendisine soyadı edinmiş. 

Konuyu değiştirmek için köyün ihtiyarlarına Nihat Sami Banarlı'yı soruyorum. Çoğu hatırlıyor bu ismi. "Tanınmaz olur mu beya! Yazar mıymış neymiş, babası burada nahiye memuru imiş" deyveriyor. Bildikleri bu kadar. 76 yaşındaki Hayrullah amca (ilginç olan şu, görüştüğüm 5 amcanın beşi de 76 yaş civarında) beni heyecanlandıran bir bilgi daha veriyor gece yarısına doğru. "Kendisinin mezarı da burada, şu karşıki mezarlıkta" dedi. "Ciddi misin beya! gitsek gösterebilir misin?" 
"Belediye dozerlerle mezarlığı düzledi. Eski mezarlar kayboldu, geçenlerde birileri geldi aradı ama bulamadılar" diyerek hevesimi kursağımda bıraktılar. Nasıl olur, koskoca edebiyatçımızın mezarı nasıl kaybolur, mutlaka bir bilen vardır, diyorum. Amcalar ümitsiz, bilsek biz bilirdik, gençler rahmetlinin ismini bile bilmezler diye yolumu kesse de ben kararımı verdim. Yarın ilk iş kabristana gidip kayıp mezarı bulmak olacak.   


Mezarlık gerçekten de dümdüz edilmiş. Geçmişinin mezarına sahip çıkanlar çıkmış, geri kalan eski mezarlar kaybolup gitmiş. Alt baştan itibaren tüm eski mezar taşlarını okumaya başladık arkadaşım Kadem ile birlikte. Amcaların dediği doğru çıktı. Aradığımız mezar burada yok. 
Moralim çok bozuldu. Bilgisayarın başına geçer geçmez ilk işim bir "vefa" yazısı daha yazmak olacak. Ali Fuat Paşa'nın hiç değilse dikili bir taşı var. Banarlı'nın taşını bile sökmüşler diye kızdım içimden.  


Allah'tan ki şu mezar taşı çıktı önümüze de tüm kızgınlığımız kayboldu. Bakar mısınız? Gülsek mi, üzülsek mi, şaşırıp kaldık. En doğrusu tefekkür etmek. Ölüm bu ya, Fatma anayı 1952 yılında, bir pazartesi günü çamaşır yıkarken yakalamış. Allah rahmet eylesin.


Yahu bu işte bir tuhaflık var deyip tekrar kahveye gittim. Yaşlı amcaların (bakmayın yaşlı dediğime, hepsi çakı gibi maşallah. Kimse şu amcaların 80'e merdiven dayadığını tahmin edemez.) Banarlı konusunu tekrar açtım. Bu sefer kafaların biraz karışık olduğunu gördüm. Birisi bunu bilse bilse Hasan bilir dedi, içerde oturan Hasan'ı ünledi. Onlara göre daha gençten bir arkadaş geldi. "Nihat Sami Banarlı'nın mezarını bilirmisin beya?" diye sordu. Hasan taşları yerli yerine oturttu verdiği cevapla. Nihat Sami'nin mezarı burada değilmiş. Burada anne ve/veya babasının mezarı varmış. Onu da dozer dümdüz etmiş. Geçen bayramlardan birinde yakınları gelmişler, aramışlar ama bulamamışlar. Yaklaşık yeri biliniyormuş ama taşlar kayıpmış. 

Ben dersimi aldım. Şu ihtiyarcıkların söylediklerinden yola çıkarak bir vefasızlık yazısı yazsaydım, ileri geri atıp tutsaydım çok büyük yanlış yapmış olacaktım. Gerçi internetten kısa bir arama yapınca da işin doğrusunu öğrenirdik ama yine de duyduğumuz, okuduğumuz bir bilginin doğruluğunu araştırmadan yayınlamamak lazım. Rahmetlik Nihat Sami Banarlı'nın kabri Aşiyan Mezarlığında imiş bu arada. Kendisi aynı zamanda Yahya Kemal uzmanı olduğu için onun yanına defnedilmiş muhtemelen. 


Mevzu çözüldüğüne göre artık mihmandarım Kadem rehberliğinde, Banarlı'yı kuşbakışı seyredebiliriz. Köye içme suyu sağlayan su deposunun bulunduğu tepeye götürdü beni. O, etraftaki boş bira şişelerini toplarken (tanesini 35 kuruştan satıyormuş) ben bu şirin beldeyi seyrettim. Hatta "akılsız" telefonumla selfi denemesi bile yaptım :)) 


Uçsuz bucaksız bereketli Trakya toprakları ve bir garip Yolcu. Kendisi Yozgat'lıdır. "Yozgat nere, hangi bölgede bilirmisin beya?" diye sordum bir gacıya. "Karadeniz bölgesinde mi abi" dedi. Buna da şükür. "Orta Anadolu'nun ortası" dedim. Yiğidin harman olduğu yer. Övünmek gibi olmasın da :)))

  
Öğle namazından sonra düğün yemeği verildi evin bahçesinde. Yemekten sonra mevlit okunmaya başladı. Biz müsade isteyip ayrıldık.

Yolcu yolunda gerek...

Vesselam.

23 Temmuz 2015 Perşembe

Kahreden Tekerrür

Bazen kelimelerin de dili tutulur. Bugün olduğu gibi. İki sözcüğü yan yana getirip meramını anlatmak dünyanın en zor işi oluverir. Şu anda olduğu gibi. Ne var ki zaman ırmağında şahit olduklarımızı not etmeye ahdetmişiz bir kere. Defalarca yazıp silmek pahasına da olsa, içimiz kan ağlayarak bir iki kelam etmek durumundayız. Bu günler de geçecek, ne günler geçmedi ki!


Dün Urfa-Ceylanpınar'dan bir kara haber geldi. Alçaklıkta ve hainlikte sınır tanımayan cani sürüsü bu şirin sınır ilçemizde iki polisimizi kalleşçe şehit ettiler. Birlikte kaldıkları eve gece sinsice girmişler, polislerimizi yataklarında, uykuda iken hunharca katletmişler. Bunu yapan insan olamaz.

Ey hain "su içene bile yılan değmez"miş, sen nasıl bir mahluksun ki uykudaki savunmasız ceylanlarım/ız/a kıydın. Hiç mi vicdan yok sende! Ne nasıl bir mahluksun? Yılana kurban ol.

Dün bu haberi duyar duymaz yüreğimin derinlerinde bıçak kesiği gibi bir acı hissettim. "Ceylanpınar, Polis, Şehit, PKK," kelimelerinin yan yana gelip bir cümle oluşturmaları beni taaa 1990 yılına götürdü. Dile kolay 25 sene evveline. "Meğer tarih tekerrürden ibaretmiş" dedim kendi kendime. İnsanı kahreden, hüzne boğan uğursuz bir tekerrür.

TRT'de kameraman olarak çalışıyordum. Eski ismi "Devlet Üretme Çiftliği" olan devlet arazileri yeniden yapılandırılarak TİGEM adını almıştı. TRT olarak bu işletmeleri tanıtan programlar çekiyorduk. Ceylanpınar'daki TİGEM çok büyük. Suriye sınırı boyunca kilometrelerce uzanan hat devletin çiftlik arazisi. Kaç kilometre olduğunu şimdi hatırlamıyorum ama şöyle söyleyim, yönetim binalarının bulunduğu doğu ucundan araba ile sabah çıktık, ikindi vaktine ancak batı ucuna varabilmiştik. Ucu bucağı yok!

Diyarbakır havaalanına indiğimiz gün, dün gibi hatırımda. Çıkışta bizi orta yaşlı biri karşıladı. TİGEM müdürünün şoförü imiş. Yan kapılarında "Resmi Hizmete Mahsustur" yazan siyah renkli bir Reno Steyşın araca binip yola koyulduk. Hoşbeşten sonra amca bize kara haberi verdi. PKK'lılar Ceylanpınar'da bir polisimizi şehit etmiş o gün. "Ortalık, karıştı, bölge diken üstünde" dedi. Adam bizi korkutmak mı istiyor, uyarmak mı istiyor anlamıyoruz. Zira kendisinde fazla korku emaresi yok. Özellikle yolumuzun üstündeki Kızıltepe'ye dikkatimizi çekiyor. Resmi plakalı araçla, olayların merkezinden geçeceğiz, biz de devlet memuruyuz, kendimizi gizlememiz imkansız, çünkü yanımızda koskoca TRT yazılı kamera vardı.

Zor ve uzun bir yolculuk oldu, sağ salim Ceylanpınar TİGEM'e ulaştık. Gerginlik hat safhada. Şehit polisin cenazesi henüz kaldırılmamış. Urfa'dan vali mi gelecekmiş neymiş, tören düzenlenecekmiş, onun için yarına kalmış. Koskoca ilçede morg yok mu, yoksa güvenlik için mi bilmiyorum, cenazeyi TİGEM'de gıdaları saklamak için kullanılan soğuk hava deposuna koymuşlar. İşin acıklı ve garip tarafı bu depo bizim geceyi geçireceğimiz misafirhanenin alt katı. Düşünebiliyor musunuz?


Peki misafirhane dediğimiz bina nerede? Bu soruya cevap vermek için uydu fotoğrafına müracat edelim. Suriye sınırının sıfır noktası. Arada bir derecik var, ilerde demiryolu görünüyor. Bu tarafı Türkiye, öbür tarafı Suriye. Nöbetçi kulübeleri ve bekleyen askerler. Her şey gözümüzün önünde. Sınıra mesafemiz taş çatlasın 100 metre. Teröristler Suriye tarafına kaçmış. Bizim yatacağımız oda Suriye manzaralı, altımızdaki soğuk odada şehit cenazesi ve bize "buyurun yatacağınız yer burası" diyorlar. Dramatik ve dahi trajik bir film sahnesi gibi. Odaya girer girmez yönetmen arkadaşımla amansız bir rekabete giriyoruz. Yataklardan biri kapının hemen karşısında, diğeri nispeten daha kuytuda, duvar dibinde. Kuytu yatağı kapma yarışını "burun farkı" ile Mevlüt kazanıyor. Ben direk hedefteyim. Ara sıra pat pat silah sesleri geliyor. Gerisini anlatmayım. Detayları hatırlamıyorum. Sağ salim sabaha çıktık, cenaze törenle gönderildi memleketine. Biz işletme arazisinde birkaç gün çekim yaptık. Ve döndük. O arada birkaç anı daha hatırlıyorum ama şimdi yeri değil.


Dün yataklarında haince şehit edilen genç polis kardeşlerimizin haberini alınca bu hatıram geldi aklıma. Acaba 90 yılı mı idi diye şüpheye kapıldım. Gogul'a "Ceylanpınar, şehit polis, pkk, 1990" yazdım, konuyla ilgili bir haber buldum. Yanlış hatırlamamışım. Gerçekten de 1990 imiş. Polisimizin ismi Refik Aksoy imiş. (ruhu şad olsun.) Haber olma nedeni bambaşka. Şehidimizin annesinin 95 yaşında vefatı sebebi ile kaleme alınmış bir haber* bu. Aslını sorarsanız o anne 1990 yılında manen ölmüştü de, son nefesini vermek için beklemiş Şubat 2015'e kadar. Allah rahmet eylesin.

Ne diyordu şair: "Bu vatan toprağın kara bağrında / Sıra dağlar gibi duranlarındır"

Söylenecek başka söz bulamıyorum. Allah Teala, bu aziz vatanı kanları ile sulayıp bize emanet bırakan tüm şehit ve gazilerimize gani gani rahmet eylesin. Bizi de sait olarak yaşatıp şehit olarak huzuruna kabul edeceği kullarından eylesin.

Vesselam...

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Şehidim, Ceylanım!

Rahmet ve mağfiret ikliminden çıkar çıkmaz kara bulutlar karşıladı bizi. Bıçakla keser gibi iklim değişti birden ve mevsim kışa döndü adeta. Düğmeye basmak için sabırsızlanıyorlarmış meğer, bayram biter bitmez patlattılar bombayı. Yazık, çok yazık. İçim yanıyor.

"Biz bu filmi birkaç kez gördük" desek bile gençlere laf anlatamıyoruz. Onlar tüm bu olup bitenleri oyun zannediyor herhalde. Ne desek boş, sesimizi duyan yok. Ya da birilerinin sesi bizimkinden baskın çıkıyor. İnsanları sürü gibi yönlendiriyorlar adeta. Daha önce olduğu gibi. Sonuç da aynı: Gencecik bedenler kanlar içinde yere düşüyor. Ölen niçin ölüyor, öldüren niye öldürüyor? Bilen varsa beri gelsin.

Bir insan nasıl olur da bedenine bilyelerle güçlendirilmiş patlayıcıyı sarar, sonra diğer insanların toplandığı yere gider ve kendisi ile birlikte yanındaki bedenleri paramparça edecek o düğmeye basar. Nasıl, nasıl, nasıl? Peki o "diğer" insanlar nasıl kanar o pembe senaryolara da ellerinde oyuncaklarla savaş bölgesine gitmeye ikna olur. Bu nasıl bir tezgahtır? "Eğer biri sizi bilmediğiniz bir yere keklik avına çağırırsa gitmeyin, çünkü muhtemelen o keklik sizsiniz" Durum maalesef bu! Gencecik bedenler keklik gibi avlanmak için o bahçeye doldurulmuş ve düğmeye basılmış. Görüntüyü ilk izlediğimde dondum kaldım. Hiç bir gerekçe bu vahşeti haklı çıkaramaz.

Kenan Evren'in "bir sağdan, bir soldan" dediği gibi aynı gün aynı bölgede bir kahpe kurşun bir yiğidi nefessiz bıraktı. Alçakça ve kalleşçe. Ey hain, ey kansız! Ne istedin Müsellim'den. Pis ayaklarını bastığın şu vatan toprağını savunmasından mı rahatsız oldun Mehmedimin? Şunu asla unutma ki; bir değil, binlerce can feda ederiz, bir karış toprağından vazgeçmeyiz bu cennet vatanın. Çünkü burası bizim son sığınağımız.

Yüreğimize düşen yangın devam ederken bugün bir acı haber de Ceylanpınar'dan geldi. Bekar evinde kalan 2 polisimizi şehit etti, KATİLLER. Düğmeye basıldı bir kere. Anlaşılan bu topraklarda bize huzur yok. Her an teyakkuzda olmamız lazım.

Ceylanpınar'la ilgili bir anımı anlatacaktım ama olmuyor işte. Bir şey boğazımı düğümledi gene. Bırakın yazmayı, nefes almakta bile güçlük çekiyorum. Sonra yazarım o hüzünlü hatırayı.

Ah Ceylanpınar aaah! İkinci kere dağladın ciğerimi. Oysa ben seni, uçsuz bucaksız ovada aniden önüme çıkan ceylan yavrusunun güzelliği ve masumiyeti ile hatırlamak isterdim.
Ama ne olursun, bu sefer bari resmi tören yapılıncaya kadar şehit cenazelerimize mukayyet ol. Yüreği yaralı ana-babalarına teslim edene kadar onları incitme, gül gibi kokla ve bağrına bas. Yoksa iki elim yakanda olur, haberin ola Ceylanpınar!

Vesselam

10 Temmuz 2015 Cuma

İncinsen de İncitme Gönül

Bugün 10 Temmuz Cuma. Ramazan ayının son 10 gününe gireli bir kaç gün oluyor ve ben hâlâ dışarıdayım. Yalan dünya yine yaptı yapacağını, oyun ve oynaşla oyaladı beni. Yarından tezi yok derhal gereği yapılacak.

Cuma namazında caminin dışında kaldım. Önümüzde musalla taşları, musallada 2 tabut, biri küçük. Belli ki Yunus Emre'nin deyimi ile "gök ekini biçmiş gibi" genç yaşında ölmüş yavrucağız. Ölümün genci ihtiyarı olmuyor.

Sonra kendi ölümümü düşündüm, ne zaman, nerede ve nasıl öleceğim acaba. Yâ Rabbî, bana/bize hüsn-ü hatime (güzel son) nasib eyle. 

Sonra yılın mevsimleri ve ayları arasında dönüp duran Şehr-i Ramazan'ı düşündüm. Acaba bir daha bu günlerde oruç tutmak nasip olacak mı? Sahi her yıl 10 gün erken gelen Ramazan 10 Temmuz'a ne zaman gelecek acaba? 

Hicri takvim dönüştürücü siteden öğrendim bunu. Bir sonraki 10 Temmuz orucu tutmamız için 2046 yılına kadar yaşamamız gerekiyor. 10 Temmuz 2046 günü aynı zamanda Hicri 1468 yılının Ramazan ayının 6. günü. 

Bir hüzün çöktü birden. Demek ki bir dahaki 10 Temmuzda Ramazan orucu tutma ihtimalim çok düşük. Zira bizim toprağımız çürük. Eskiler gibi 80'li 90'lı yaşlara kadar dayanacağımı zannetmiyorum. Allâh-u A'lem. Doğrusunu Allah bilir.

Beni/bizi yoktan var eden, varlığından bizleri haberdar eden Yüce Rabbimizden talebim odur ki bu dar-ı dünyadan hüsn-ü hatime ile gideyim de er veya geç olması hiç fark etmez benim için. Kulluk amacımızdan uzaklaştıktan sonra, insanları incittikten sonra 1000 yıl yaşasak ne faydası olacak ki. Allah bizlere hayırlı, bereketli ömür nasib eylesin, ömrümüzün sonunu "hitâmuhû misk" sırrına mazhar eylesin. (Amin)



Çiçeklerle hoş geçin, Balı incitme gönül. Bir küçük meyve için
Dalı incitme gönül.

Konuşmak bize mahsus, Olsa da bir güzel süs, ‘Ya hayır de, yahut sus,’
Dili incitme gönül.

Sevmekten geri kalma, Yapan ol, yıkan olma, Sevene diken olma,
Gülü incitme gönül.

Başın olsa da yüksek, Gözün enginde gerek, Kibirle yürüyerek
Yolu incitme gönül.

Mevlâ verince azma, Geri alınca kızma, Tüten ocağı bozma,
Külü incitme gönül.

Dokunur gayretine, Karışma hikmetine. SAHİBİ HÜRMETİNE,
KULU İNCİTME GÖNÜL

9 Temmuz 2015 Perşembe

Tebbetin Tersi

Şimdi tam hatırlamıyorum da bundan 3-4 yıl öncesi idi. Yeni açılan ve fakirin de ucundan kıyısından emeği geçen televizyon kanalımızda ilk iftar ve sahur canlı yayınlarının heyecanını yaşıyorduk. Hem ekip için, hem hocalar için yepyeni bir tecrübe idi. Bu işten emekli olmama rağmen ben de acayip stresli idim o günlerde. Her an bir problemle karşılaşma ihtimali vardı ve ben herkesten daha fazla dikkatli olmam lazımdı. Çok şükür anlımızın akı ile bereketli yayınlar yaptık ve bu günlere geldik. Artık kaygılanmama gerek kalmıyor, arkadaşlarım tecrübelendi ve görevlerini aksatmadan yapıyorlar evvelallah.

Bugünden geçmişe bakınca sıkıntı ve sorunlar değil de tatlı hatıralar aklıma geliyor. Mesela gecenin üçünde bir hışımla Ana Kumanda'yı arayışımı hatırladım şimdi. "Arkadaşlar niye dikkat etmiyorsunuz, imsak saatlerini yanlış dizmişsiniz, İstanbul imsakı önce, Karaman'ınki sonra yazıyor. Olur mu öyle şey, Karaman İstanbul'dan daha doğuda, insanlara yanlış bilgi vermeyelim, hemen diyanetin imsakiyesine bakın, doğrusunu girin" diye uyarmıştım tatlı-sert. Biraz sonra döndüler, "abi herhangi bir yanlışlık yok, Karaman'da İstanbul'dan sonra imsak kesiliyor" dediler. Nasıl yani?

Ertesi gün ilk işim Diyanet İşleri Başkanlığını aramak olmuştu. Birkaç yönlendirme ve aktarmadan sonra doğru adrese ulaştım. Vakit hesaplaması yapan birimden bir yetkiliye bağladılar beni. Selam kelamdan sonra "Efendim size bir soru soracağım, İstanbul mu daha doğuda, Karaman mı?" diye sordum. Ve devam ettim "Gün Karaman'da mı, yoksa İstanbul'da mı önce ağarır, güneş hangisinde önce doğar?" bu ve buna benzer sorularımdan bunalan adamcağız, lafımı kesti ve "beyefendi bundan nereye varacağınızı tahmin ettim. İmsak saatleri konusunda bir yanlışlık yok" dedi. Dünyanın dönüş ekseni, güneşin hareketleri, kuzey kutbu, gibi bir sürü teknik ve bilimsel kavramlarla beni ikna etmeye çalıştı. Anladığım şu: yaz aylarında güneşin doğduğu ufuk doğudan kuzeye doğru kayıyor. Dolayısı ile kuzeydeki yerler, güneydekilerden daha önce ışıyor. Eh ne yapalım, inanmak durumundayız. Bu konudaki en yetkili merci böyle dedikten sonra bize uymak düşer.

Ama hâlâ kafamdaki soru işaretleri gitmedi. Bu günlerde gene sahur programlarına bakıyorum, Adana'da, Hatay'da, Konya'da bizden sonra imsak kesiliyor. Şimdi buradan çıkıp daha doğudaki Konya'ya gitmeye kalkışsak saatler süren otobüs yolculuğu yapmamız gerekiyor. Ama güneş nasıl oluyorsa İstanbul'u Konya'dan önce ışıtıyor. Yanım yönüm karışıyor bunu düşündükçe, kısa devre oluyorum.

Ula, yoksa bu diyanet bize tebbeti tersinden mi okutmaya çalışıyor desem olmayacak. Zira tebbet tersinden de "tebbet" diye okunuyor. O zaman insanların kafasını karıştırmaya gerek yok. Ramazan yaz aylarını terk edip bahara geçince böyle bir sorun kalmayacak, o zamana kadar "Sus Yâ Zihni"

Siz tüm bu anlattıklarımı latife olarak kabul edin, benim gibi kafanızı karıştırmayın. Ona kaldıysan ben uçakların da uçtuğunu kabullenemiyorum. Onca uçak yolculuğum oldu, bir seferinde kokpite de girdim ama bu fikrim hiç değişmedi. Yanına vardığımda karınca gibi kaldığım o kocaman demir kütlesinin havada uçtuğuna hala inanamıyorum.

Aynı şekilde şu televizyon sinyallerinin uyduya kadar gidip gelmesine de aklım ermiyor. Bu işten emekli olmama rağmen söylüyorum bunu. Gözlerimle gördüğüm halde, bizzat içinde bulunduğum halde söylüyorum bunu. Ne yani, bizim MCR odasından ince bir kablo ile gönderdiğimiz görüntü ve sesler Up Link anteni tarafından uzaya pompalanıyor, boşlukta 36.000 km yol alıyor, uyduya ulaşıyor, uydu o sinyalleri kuvvetlendirerek gerisin geriye dünyaya gönderiyor, aynı şekilde otuzaltı bin kilometre yol aldıktan sonra evlerimize ulaşıyor ve biz o yayını 1-2 saniye gecikme ile izliyoruz öyle mi? Hayatta inanmam buna? Gözümle görsem bile inanmam.

Ne yapalım, ben böyleyim. "Yav he he" deyip işinize bakın siz. Bu garip yolcuya takılıp kalmayın. Şaşkın ördek gibi dolanıyor dünyada. Kendi haline bırakın dedi doktoru.

Vesselam...

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Hazzetmediğim Hız

"Ankara'ya gittim ve geldim" yazıp bitiresim geldi bu yazıyı. Zira oruçluyuz, yaz kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı, Dizde derman, elde mecal, gözde fer kalmadı. Hiç iştahım yok sizin anlayacağınız.

Gel gör ki kendi kendime kurguladığım bu ortamda yaşadıklarıma dair bir şeyler yazmasam hayat sanki eksik kalacakmış gibi bir zehaba kapılıyorum. Oysa kim okuyor, kim ciddiye alıyor kocaman bir meçhul. "Kendin çal kendin oyna"nın blog versiyonu bizimkisi. Boşluğa kelime atmaca. Dibi yok, direği yok. Heeey! beni duyan var mı? Niye sesiniz çıkmıyor. Aşk olsun.

Hız ve haz çağındayız ya, yolculuklarımız da hızdan nasibini aldı. Nerede o Bolu Dağının kıvrım kıvrım çıkılan rampaları, sağlı sollu dinlenme tesisleri. Eşsiz vadi manzarası, İsmail'in Yeri, buz gibi akan yol kenarı çeşmesi... Varsın yolculuk 8 saat sürsün. Tünel bir açıldı, Ankara yolculuğunun ruhu dağa çekildi adeta. Berceste, otoban kenarında yerler açtı ama o eski havadan eser yok. Gene de eskinin hatırına uğruyorum gelip giderken.

Yüksek Hızlı Tren devreye girdikten sonra karayoluna da rağbet etmemeye başladım artık. "Yahu ben onca yolu direksiyon başında nasıl geçiriyormuşum" demeye başladım. İhtiyarlık alametleri işte. Şimdilerde yaptığım şey çok basit. Gidiş dönüş biletini alıyorum, tren saatine dakikalar kala Pendik'e varıyorum, Ondan sonrasını yılan gibi akan demirden alete bırakıyorum. Dakikası dakikasına gerçekleşen mekanik bir yolculuk. Makinistlerin de bir şey yaptığını düşünmüyorum. Nerede hangi hıza düşeceği, nerede hızlanacağı önceden planlanmış. Bir bakıyorsun alet 250 km hıza ulaşıyor, sonra bir bakıyorsun aniden 50 km'ye düşmüş.

Hat inşaatı henüz tamamlanmadığından esas hızına Pamukova'dan sonra ulaşıyor. Oraya kadar eski yoldan gidiyor. Ama bir istisnası var. Sapanca Gölünün kenarında yeni hat tamamlandığı için Köseköy-Sapanca arasında birden coşuyor tren. Maksimum hızına ulaşmasa da 245-250 km'ye kadar çıkıyor. Şimdi "hocam keşke çekseydin de biz de görseydik" diyeceğinizi bildiğim için cep telefonumla 1-2 dakikalık görüntü çektim. Zaten bu sürede bahsettiğim o ara geçiliyor. Buyurun:


Bilmem anlatabildim mi? Şimdi şu yolculuğun ne zevki olabilir ki? Dışarıya biraz fazla baksan gözlerin şaşı olur, başın döner, için bulanır. Hızlı mı, hızlı. İşimizi görüyor mu, görüyor. Ama bir eksiklik var.
Sözün özü, teknolojinin normalinden hoşlanmıyorum ki yükseğinden hazzedeyim! "Sevmiyorum işte var mı diyeceğin"
"O zaman binme kardeşim, seni zorla mı soktular YHT'nin içine" derseniz konuyu kapatırım bir daha açılmamak üzere. Kapattım.

İmam'a sormuşlar, "hocam içinde ayn harfi olan Arapça bir kelime söyle" diye. Hoca hiç tereddüt etmeden "da'vet, da'vet" demiş. Bizimkisi de öyle oldu. İstanbul'dan Ankara'ya bir iftar da'veti için gittik. Tabi ki kahve bahane, yeni yeni dostlarla tanışmama vesile oldu bu iftar. Organize eden kardeşim Memiş'e teşekkür ediyorum. 

Ve Yusuf'un kokusu. O bambaşka bir duygu. Anlatmam, anlatamam.
Yeni yeni konuşmaya başladı. Öyle bir "dede" deyişi var ki, cihana değer.

Gel gör ki ayrılık bu dünyanın fıtratında varmış. Vuslat her şeyi aldı götürdü. Üstadın dediği gibi "hep ayrılık, isteğe erince istek ölür" Burnuma gelen o koku gitti birden, mis gibi şampuan kokusuna razı olmak zorunda kaldım ne yazık ki. 

Neyse, gene tali yollara sapmaya başladım. En iyisi Hızlı Trene binip gittiğim gibi İzmir marşı ile İstanbul'a geri dönmek. 

Vesselam... 

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Yusuf'un Kokusu

Yolcu'ya "Angara" yolu göründü gene. Yüreği pır pır. Bir heyecan, bir helecan ki sormayın gitsin. Sanki ilk defa gidecek. Şimdiden "hızlı tren niye Bilecik'e kadar düşük hızla gidiyor ki?" demeye başladı. O arayı can sıkıntısız ve çabuk geçirmek için yanına dergi ve gazete aldı. 

Sabah erkenden kalkıp işlerini hale yola koydu. Arabada hangi radyo kanalını dinleyeceğine bir türlü karar veremedi. En sonunda 24 saat Kur'an-ı Kerim hatmi ve meali yayınlanan istasyonda karar kıldı. İşe gelip araçtan inerken son ayetin bitmesini bekledi. Meali dinlerken yüzünde daha önce hiç görmediğimiz tebessüm-hüzün karışımı bir duygu belirdi. İlk baştan anlamadım, ama gülerek "hadi ateizler bunu da açıklasın" diye mırıldanınca olayı çözdüm. 

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَلَمَّا فَصَلَتِ الْعِيرُ قَالَ أَبُوهُمْ إِنِّي لَأَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ لَوْلاَ أَن تُفَنِّدُونِ 
Kafile Mısır'dan henüz ayrılmıştı ki, babaları 'Yusuf'un kokusunu alıyorum,' dedi. 'Tabii beni bunaklıkla suçlamazsanız.'
(Ümit Şimşek Meali)
Okunan Yusuf Suresi idi, Cenab-ı Allah (c.c.), insanın burnunun direğini sızlatan o hüzünlü sahneyi beyan ediyordu 94. ayette . Şu kavurucu yaz sıcağında ve Ramazan'ın ortasında Yolcunun kurumaya yüz tutmuş göz pınarlarına nem gelmeye başladığına şahit oldum. 

Bu nedir, bu nasıl bir tevafuktur? Yusuf'una kavuşmaya can atan Yolcu buna nasıl dayanacak şimdi? Dörtyüz küsür kilometrelik o yol nasıl bitecek şimdi? Burnuna çok uzaktan Yusuf'un kokusu geliyor. Kalbine Yusuf'un sevgisini yerleştiren El Vedûd (c.c.) burnuna da kokusunu tanıtmış. Ne yapabilir ki. Varsın deli desinler. 

Şenlenir Yûsuf'la bir gün Arz-ı Ken'an, gam yeme!
Gam evinden dûr olur feryâd ü efgân, gam yeme!
Ey Vedud olan!
Hem seven, hem de sevilmeyi dileyensin.
Ey varlığı sevgi olan, ey sevginin sonsuz kaynağı!
Biz var ettiğini severiz, Sen sevince var edersin.
O sonsuz hazinenden bizim için de bir sevgi var et!
O sonsuz sevgi selinin içine bizi de kat; sev bizi!
Sen seversen sevdirirsin; sevdir bizi!
Sevdiğini cennetinle sevindirirsin; sevindir bizi!

2 Temmuz 2015 Perşembe

Ölüm Dediğin...

"İnnâ Lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" 
Ölüm Ramazan falan dinlemiyor. Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra. Çevremizden bir yaprağın daha hayat ağacından ayrılma zamanı gelmiş demek ki. Allah gittiği yerde utandırmasın. 

Geçen hafta bugün Sevgili kardeşim Deniz'in annesini uğurladık sonsuzluğa. "Anne" deyince benim için akan sular duruyor. İçim cız etti haberi duyar duymaz. Sevgili anacığım geldi gözümün önüne, kafamdaki çağrışımın kaybolması için konuyu değiştirdim, uzaklaştım mekandan. Ama ölüm bir gerçek, er ya da geç gelecek. Son senelerde her Ramazan bir yakınımızı/tanıdığımızı uğurluyoruz. Bu sene gelenek değişmedi.

Cenaze öğle namazını müteakip Şakirin Camii'nden kaldırılacakmış. Biraz geç kaldık ama dert değil. Gide gele Karacaahmete çıkan kestirme yolları öğrendik artık. E5'ten devam et, Üsküdar sapağından çık, hemen sağdaki gasilhaneye sap. Cenaze araçlarının kullandığı daracık yoldan mezarlığın içinde ilerle, sağda Süleyman Efendinin huzurundan geçerken edebe riayet etmeyi unutma. Az yukarda Şakirin Camii çıkacak önüne. Öbür türlü mezarlığın etrafını dolaşsaydık namaza zor yetişirdik. (Burada bizbizeyiz diye paylaşıyorum, sakın kimseye söylemeyin bu kısa yolu) 

Ramazan olmasına rağmen cami avlusu cemaati cami içi cemaatinden daha kalabalık. Hadi müezzinin "hayyaalessalah" çağrısından bir şey anlamadın, musallada yatan cansız bedenler de mi bir şey anlatmıyor sana, be adam? Takmışlar kara gözlükleri, hiç bir şey olmamış gibi vır vır konuşuyorlar. Allah ıslah eylesin.  

1 vakit 5 cenaze. Üçü kadın, ikisi erkek. Her tabutun başında bir imam ve cenaze yakınları. Kadın erkek karışık. Cenaze adabı tamamen terk edilmeye başlandı büyük şehirde. Sanki bir ritüel gibi, herkese düşen rolünü oynamak. Cenaze ikinci planda kalmış vaziyette. 

Önce "er" kişi niyetine demeyi tercih etti koordinatör hoca. Niyet edilen cenaze için görevlendirilen imam komutla birlikte tabutun başına gidip kıldırıyor namazı. Sonra o geri çekiliyor, diğeri kendi tabutunun başına gidiyor. Sıra "hatun" kişi niyetlerine geliyor. Böyle böyle 5 kere cenaze namazı kıldık. (Hacda görmüştüm, Araplar kaç cenaze olursa olsun erkeklere 1, kadınlara 1 cenaze namazı kılıyorlar.)   

Sıra geldi cenazelerin hazırlanan mezara götürülmesine. Bu da problem büyükşehirde. Herkes cenazeye bile kendi arabası ile geldiği için acayip trafik oluyor. "Birbirimizi kaybetmemek için dörtlüleri yakıp cenaze arabasını takip edelim" diyorlar ama ilk trafik ışığında konvoy dağılıyor. Bizim cenaze Ihlamurkuyu Mezarlığına defnedilecekmiş. İlk defa gideceğim. "Nevzat Demir tesislerinin karşısında imiş" dediler. Buluruz inşallah. Konvoyu beklemeden gene aynı kestirme yolu kullanarak çıktım ana yola. Tepeüstünden sonra tabelaları takip ettim. Ama o kadar karışık ve sokak aralarına girdik ki, bilmeyen kaybolur bu gecekondu mahallesinde. 

Sonunda bulduk, ama ölüyü bekleyen "taze mezar" nerede acaba? Kalabalığın aktığı yamaca doğru ilerleyince bir değil, bir sürü taze mezarın ağzını açıp beklediğini görüp şok oldum. Bu ne yahu, bir günde "ne çok ölüm var"mış meğer bu fani dünyada. Camideki 5 cenazeye hayret ediyorduk, meğer beterin beteri varmış. Mezarlıkta 5 olmuş 15.


Şu manzaraya bakar mısınız? İnsanlar öbek öbek olmuş, cenazelerini toprağa vermekle meşgul. Fırına ekmek verir gibi. Kimi geliyor, kimi gidiyor, kimi cenazesini bekliyor, kimi de toprağa yeni verdiği yakınının başında bekliyor. Şaşırdım kadım. Acaba bizim cenaze hangisi? Yoksa biz gelmeden gömmüşler midir? "Abi güvenlik görevlisinde liste var, onu bulun, ada-parsel numarasını size söyler" dedi şu mezar kazıcılardan biri. Güvenlik görevlisinin elindeki kağıtta uzunca bir liste. Cenazemizin ismini söylüyoruz. "Ada numarası şu, H .. nolu mezar" dedi ve gitti. İşi başından aşkın çünkü. Onca cenaze defnedilmeyi bekliyor çünkü.


"Doğan ölürmüş, arayan bulurmuş" ya, biz de bulduk. Henüz gelen giden yok. Konvoya takılsaydık biz de hala yolda idik. Gördüğünüz gibi herkesin dönüp dolaşıp geleceği son durak burası. Ağzını açmış bekliyor. Toprağın üzerine oturup ibret nazarı ile baktım etrafa. Öyle derin düşüncelere daldım ki, şu mezarın bir insan boyunu geçmeyen derinliği onun yanında hiç kalır. Düştüğüm girdaptan çıkmak için Rahmetlik Erdem Bayazıt abimizi imdada çağırdım.  "Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm" diye fısıldadı kulağıma. (Allah ona ve tüm Ümmet-i Muhammed'e rahmet eylesin.)

Aradan bir hafta geçti, "yahu alem adamsın Zihni" dedim kendi kendime. Olur olmaz her şeyin fotoğrafını çekiyorsun. Şu boş mezarı niye çektin, sil gitsin, bunun arşivlik ne özelliği var. Anlayana aşk olsun. 

Derken bugünkü gazetede Erol Göka'nın ölüm üzerine kaleme aldığı  köşe yazısı* çıktı karşıma. İşin ehli yazınca her şey yerli yerine oturuyor, bizim gibi laf kalabalığı yapmıyor. Demek ki fotoğrafları bir haftadır silmememizin bir sebebi varmış. Tamamı linkte, altını çizdiğim satırlar aşağıda. Buyurun:

....
Ölüm endişesini ortadan kaldırabilecek panzehir, o yokmuş gibi davranmak değil bilakis ölüm üzerine düşünmektir. Ölümü ve ölümlülüğü açık yüreklilikle ele almanın, işlerin gerçek durumunu daha iyi değerlendirebilme, yaşamı daha katlanabilir kılma gibi bir ödülü var. Bu anlamda ölümü hiçlik, yok oluş gibi değil de “sıfır” sayısı gibi düşünmek en doğrusu. Sıfırı nasıl bir sayının sağına veya soluna yerleştirdiğinizde, onu on defa büyütüyor veya küçültüyorsa, ölüm de, asıl anlamını yaşamın yanında bulur; onu yüceltir veya onun anlamını azaltır, zayıflatır. Faniliğimizi, ölümlülüğümüzü bilmek yaşamımızın değerini azaltmak yerine arttırır.

Ömrümüzün bize Yaratıcımız tarafından sunulmuş bir armağan olduğunu anladığımızda bırakın varoluşun ertelenemeyeceğini anlamayı, armağan olarak her anın özel bir değeri, paha biçilmez bir kıymeti olduğunu kavrarız. Nasıl ölüm, başka “ihtimallerin imkânının ortadan kalkması” ise yaşadığımız her an da, bir “ihtimal İmkânı”. İrademizin hükmü her ne kadar kelebeğin kanat çırpması kadar olsa da gideceğimiz yönü belirlemek elimizde.


Zamanın çocuğu olarak biz Müslümanlar da elbette hem modernin hem post-modernin içindeyiz ama İslam inanç dairesinde olmak bize bambaşka bir imkân daha sunuyor. Ölümün bir son olmadığını biliyoruz, ölüm bizim için varlığın başka bir aşamasına giriş... İnancımız bize ölüm endişesini daha kolay yenme imkânı vermesinin yanı sıra bu dünyada ne yapmamız gerektiği konusunda da yol gösteriyor. Ayrıca “İnsan öldüğü zaman üç şey hariç ondan bütün amelleri kesilir: Bunlar sadakayı cariye, hayırlı evlat ve faydalı ilimdir” diye buyuran Peygamberimiz (sav), öldükten sonra hayırla anılmak ve cennet bahçeleri umudumuzun sürmesi için ne yapmamız gerektiğini söylüyor.