29 Eylül 2015 Salı

Maarifim Eyvah!

2015-2016 Eğitim-Öğretim yılına girdiğimiz şu günlerde epeydir beklettiğim bir konuyu fotoğraflar eşliğinde sizinle paylaşmak istiyorum müsaadenizle. Diplomalı eğitimciyiz ya hani? İki çift kelam etmemiz abes kaçmaz herhalde. Bir elimde cımbız, bir elimde çuvaldız hariçten gazel okumaya karar verdim bugün. "Savulun Battal Gazi geliyor" 

Konuya giriş olsun diye sizi taaa çocukluğuma götürmeye hiç niyetim yok. Yokluk ve yoksulluk yıllarına yani. Cızlavit ayakkabı parçasını silgi yaptığımız, kurşun kalemin ucunu çakı bıçağı ile sivrilttiğimiz, ekmek hamurunu yapışkan yerine kullandığımız yıllara yani. Tükenmez kalemin ne olduğunu bilmediğimiz, bir defteri birkaç ders için kullandığımız, ders kitaplarının tamamını alamadan senenin bittiği, kitaplara gözümüz gibi baktığımız, yıpranmasın diye gazete kağıdı ile kapladığımız yıllara. Hayır hayır, bu yola girmemeliyim, bir garip oldum gene. Silsem mi acaba tüm paragrafı? 


2003-2004 ders yılından; yani bundan 12 yıl öncesinden itibaren her eğitim-öğretim dönemi başlangıcında yavrularımız ders kitaplarını sıralarının üzerinde hazır buluyorlar resimde görüldüğü gibi. Tek kelime ile müthiş bir gelişme. Nereden nereye. Milyonlarca öğrencinin tüm kitapları hazırlanıyor ve sıralarının üzerine konuyor. Ne var bunda demeyin, bizim gibi kafa kağıdı eskimeye yüz tutmuş nesillerin bir çırpıda kavrayacağı bir durum değil bu. Hele birkaç senedir çocuklara tablet bilgisayar da dağıtmaya başlanmış ki bu hepten kapsama alanımın dışına çıkıyor benim. 

Madalyonun öbür tarafında neler oluyor diye şöyle bir çevirelim. Haticeye değil neticeye bir bakalım. Eğitime %100 destek kapsamında tüm imkanlarımızı yavrularımıza seferber ettik de sonuç ne oldu? Öyle ya, o kadar çabanın olumlu sonucunu görmek hakkımız olsa gerek. Kitaba-deftere kolay ulaşan nesiller kitap kurdu mu, yoksa başka şey kurdu mu oldular? 

Cevabı herkes biliyor aslında. Hepimizin yanında yöresinde bir veya birkaç talebe vardır. Bir bakalım şöyle yetişen nesillere. Benim gördüğüm açıdan durum vahim usta! Hem de çok vahim. Kitaptan defterden soğumuş, ağzı bozuk, okumaktan nefret eden bir nesil görüyorum ben. Onlar için varsa yoksa cep telefonu ve tam bir gayya kuyusuna dönüşen internet. Yalan yanlış bilgileri kafasına boca eden zır cahil bir nesil yetişiyor maalesef. Üstelik ukala. Kimse kusura bakmasın. 

"Olacağı buydu" diyorum içimden. Sen ulaştırmaya verdiğin önemi eğitime vermezsen, 10 yılda 5 bakan değiştirirsen, her değişen bakan bir öncekinin icraatlarını beğenmeyip her şeyi silbaştan yaparsa olacağı buydu. Yanlış mıyım, siz söyleyin Allah aşkına? Bu ülkede 13 yıl önce yolların ve haberleşme alt yapısının durumunu hepimiz biliyoruz. Sonra ne oldu. İşin başına bir bakan getirildi hiç değiştirilmedi. Plan program çerçevesinde şu kadar km duble yol yapıldı, internet hızlandı, mobil telefonda Avrupa birincisi olduk, vs, vs. (bunu söylerken 1000ali'nin tüm icraatlarını olumlayıp methini yaptığımı düşünmeyin. O konuda da diyeceklerim var, ama şimdi yeri değil) Milli Eğitim ise tam bir facia. Önce başka partiden devşirilen bir Mumcu'ya emanet ettiler maarifi. Olmadı, Çubuk satan bir bayan getirildi, sonra... Sonrasını hatırlamıyorum. Yarım düzneye yakın kişi bakan oldu. Ortalama ömür 2 sene civarında. Onlar da bakıp durdular kötü gidişe. 

Şimdiki bakanımız, saygıdeğer Avcı hocamız dünkü ders yılı açılış konuşmasında internet ve sosyal medya kısıtlamasından falan dem vuruyor, izinsiz kimsenin fotoğrafını çekmeyin diye öğüt veriyor, okumanın erdeminden dem vuruyor falan. Geçmiş olsun hocam. Miting meydanlarında elinizde tablet sallarken düşünecektiniz onu. Dağıttığınız tabletler ne amaçla kullanılacaktı ki? Çocuklar fotoğraf çekiyor, oyun oynuyor, internete giriyor hali ile. Geçen yeğenimin elinde gördüm o tabletlerden bir tanesini. Bilardo oynuyordu abisi ile. Baktım epey ilerletmiş kerata. Topu öyle ince görüyor ki, şaşırıp kaldım. Hayatta elime ıstaka almışlığım yoktur, beni bile heveslendirdi.


Peki bunlar ne? Ne olacak zurnanın zıvanadan çıkıp zırt diye inlediğinin resmi ilanıdır. "Resmi Hizmete Mahsustur" yazardı eskiden devlet araçlarının yan kapılarında. Bunlar de resmi hizmete mahsus edilmiş kitapların yolculuğunun son noktası. Geçenlerde köye gitmiştim, orada gördüm. Malum, bizim köy Bozok Platosunda bir dağ köyü. Yaz-kış soba yakılır. "Köyüm insanı" son zamanlarda meşe odununu tutuşturmak için pratik bir yöntem keşfetmiş. Her sene başında eğitime yüzdeyüz destek çerçevesinde sıraların üstüne konan eski kitapları soba tutuşturmada kullanıyorlar maalesef. "Yahu yapmayın" desek ne çare. Kenan Paşa "asmayalım da besleyelim mi?" demişti ya, bizimkiler de "yakmayalım da ne yapalım, her sene koli koli kitap veriyorlar, saklasak odalara sığmaz" derler zahir. Söyleyecek söz bulamıyorum. Durum bu ne yazık ki.
......
Sonra moralim bozuldu, çare olarak tekrar gençlik yıllarıma sığındım. "Bizim zamanımızda böyle miydi" dedim içimden. Kitap deyip geçilmezdi, "altın" değerinde idi. Kim bulmuş ki kim kaybetsin? Yakmak da ne kelime? Kütüphanemdeki lise kitaplarımın bulunduğu sağ alt köşeye eğildim ve o anda aklımdan geçen kitabı elimle koymuş gibi buldum.


Lise III Tarih kitabı. Bendeniz 1981'de lise 3'te idim. Kaç yıl geçmiş aradan? Dile kolay, tam 34 sene. Yangında ilk kurtarılacaklar listemin başında gelir bu nadide kitap. Kapağının ve ilk sayfasının fotoğrafını çektim size göstermek için. Kitabın benden önceki emanetçisi Nurten abla, kendinden önceki Elmas ablanın ismini çizip kendi adını soyadını yazmış. Ben de onun ismini kırmızı ile çizip kendi ismimi yazmışım. (sınıfım 6A, numaram da 499 idi) Yani bu kitap bana gelene kadar en az iki devre daha mezun etmiş. Üstelik okul değiştirmiş. Zira bu ablalar muhtemelen Kayseri merkezde bulunan Kız Öğretmen Lisesi mezunu idiler. Orası kapandı mı ne oldu, bizim okula yüklü miktarda kitap getirilmişti o tarihte. Biz tarih dersimizi bu kitaptan mı gördük, yoksa yardımcı kitap mı idi hatırlamıyorum. Mezun olunca almışım ve 34 senedir hiç ayırmamışım yanımdan.

Yani diyeceğim o ki biz kırılma döneminin çocukları olarak çok üzülüyoruz usta. Bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyoruz, görüyoruz ve kahroluyoruz. Her dönemde bir eksik oluyor ve bir türlü helva yapamıyoruz. Geleceğimizin teminatı, göz bebeğimiz yavrularımızın gözümüzün önünde elimizden gitmesine çok üzülüyoruz.

Vesselam....

22 Eylül 2015 Salı

Kardeş Gelme Oyuna!


Hep beraber yaşadık, bu vatan toprağında
Kardeş etmiş bizleri, emrediyor Kur'an’da

Li Qur'anê binêrin, Xweda wanî gotiye
Müslüman tev bira ne, qetla însan herame
Kur’an’a bir bakın şöyle, Allah emrediyor böyle
Müslümanlar kardeştir, insanı öldürmek haramdır 
Edirne'den Şırnak'a, Hatay'ından Samsun'a
Kırklareli'nden Van’a, Artvin’den Karaman’a

Ortağız bir namusa, yaslanmışız sırt sırta
Piştame bi hev gredaye namusameji yeke

Ne bir karış topraktan, ne de bir vatandaştan
Kürt ile Türk kardeştir, ayrılmaz et tırnaktan

Kullu muslimin ihveh, Cealennellahu ihveh
Li vekfi kahr el umme, es-sulhu hayrun ya ihveh
Müslümanlar kardeştir, Allah bizleri kardeş eyledi.
Yeter artık üzülmesin  analar. Barış içinde yaşamak en hayırlısıdır 
Tekirdağ’dan Ağrı’ya, Rize’den Adana’ya
Muğla’dan Ardahan’a, Mersin’den Giresun’a

Ortağız bir namusa, yaslanmışız sırt sırta
Piştame bi hev gredaye namusameji yeke

Babamın sözü bana, elletme vatanına
Kanım var toprağında, kem baktırmam ben sana

Siirt’ten Sakarya’ya, Bartın'dan Antalya’ya
Hakkari’den Aydın’a, Antep’ten tâ Sinop’a

Ortağız bir namusa, yaslanmışız sırt sırta
Namuse ma yewo ma raşt xo daw yowbinun

Şöyle bak bu cihana, Türkiyem hâlin başka
Kardeş gelme oyuna, bölünmeyiz biz asla

Diyarbakır’dan Uşak’a, Mardin’den Zonguldak’a
Balıkesir’den Muş’a, Urfa’dan Trabzon’a

ORTAĞIZ BİR NAMUSA YASLANMIŞIZ SIRT SIRTA

10 Eylül 2015 Perşembe

Allah'ım!

Ümidimi benden alma Allah'ım 
Özlemiş kalbimi kırma Allah'ım 



Yuvamdan ayrıyım, gözlerim semada 
Yararım yok, yorgunum; dostlarımdan ayrı düştüm 
Fırtınada kaldım kanatlarım kırıldı 
Ümidimi benden alma Allah'ım 
Özlemiş kalbimi kırma Allah'ım 
Yüreğimdeki ipek heves soldu 
Kafesteyim derdimi kime söyleyeyim 
Ah ki kader kollarımı bağlamış 
Gece gündüz hıçkırıklar düğümlenir boğazımda 
Feryat ediyorum bu fırtınanın elinden 
El aman bu fırtınadan, el aman bu adaletsizlikten 

Ümidimi benden alma Allah'ım 
Özlemiş kalbimi kırma Allah'ım 

9 Eylül 2015 Çarşamba

Suskunluk Zamanı

Zor zamanda konuşmak da, yazmak da zorumuş meğer. Dilimiz tutuldu resmen. Zaman ırmağının çalkalandığı şu günlere ait bir çakıl taşı bile alamıyoruz şahit niyetine. Böylesi ilk oluyor. Başımın içi de dışı da boşluğa düşmüş gibi. Adımlarım boşlukta, her yer karanlık görünüyor gözüme.

Oysa mutad olduğu üzere "beşinci mevsim" Eylül yazılarının vakti geldi de geçiyor bile. Kimin umurunda. Gönlüm hazan mevsiminin ortasına düştü çoktan. Daha fazla kelime isteme benden ey okur!

Zor günler yaşıyoruz. Dar günler yaşıyoruz. Dışımıza dışımıza taştığımız günler yaşıyoruz.

Acıya karşı nasıl bir dil tutturacağımızı, şiddeti nasıl kınayacağımızı, şehitlerin ailesine nasıl bir dil ile yaklaşacağımızı hala bilmiyoruz.

Şunca yıldır bir ortak dil tutturamayışımızda bir tuhaflık yok mu?


Ölenlerin sayısı yüksek olunca konserlerimizi iptal ediyoruz. Yakamıza siyah bir kurdele takıp duyarlılığımızı resmediyoruz.

İnstagram çağında herkes “üzüntüsünü resmediyor” acele tarafından. Keşke ben öleydim filan diye cümleler kuruyor magazin yıldızları.


Sen ölme artist! Kimse senin ölmeni beklemiyor. Ama mesela düzenli olarak yılda bir defa şehit yakınları için konser verebilirsin.


Kendi suretini resimlemek yerine, şehit yakınlarının kuruyan dal hayatına düzenli olarak tanıklık edebilirsin.


Analar ağlamasın diye cümleler kurup sosyal medya takipçisine poz vermek senin için bayağı faideli bir şey. Sen de bir defa değil her an başkaları için kazancını faideli hale getirebilirsin.


Küfür niyetine bu ÜLKE BU ÜLKE diyorsunuz ya.
........
Dağlarda, yollarda çocuklarımız ölüyor konuşmaya devam ediyoruz.

Dört bir yanımız ateş, bu aymazlıkta devam edersek Allah muhafaza altımız ateş üstümüz ateş olacak.


Ama ne gam sanki koca ülke olarak menekşe mendilim düşe oynuyormuşuz gibi herkes kendince “muhatap/hasım/düşman” bellediğine söz saydırıyor.

Kurşun saydıramayanlar kelimelerini kurşun edip saydırıyor.


Sosyal medya cenkleri. Ekran cenkleri.

Onlar, şunlar, bunlar...

Terör kelimesini yeni öğrenen ilk okul talebesi gibi içinde terör geçen cümleler kuruyoruz.


Aklı kendine bile kıt gelenler, ben bilirim edalarında ekranlarda kendi yok akıllarından demet yapıp Türkiye armağan ediyor: “Bence şöyle yapılmalı. Ben olsam böyle yapardım...”
......
Bize sükutu değerli insanlar lazım oysa.

Mesuliyetin yüküyle yüklü taş gibi susan, engin ırmak gibi yol alan insanlar lazım.


Sosyal medyanın yalancı yaslarından kalbini koruyacak adam lazım bize.

Bu gün ölmek isterdim diye tivit atıp da, denizine, tatiline koşan magazin yıldızı duyarlılıkları değil.
.......

Fatma Barbarosoğlu-Yeni Şafak