29 Ocak 2016 Cuma

Yozgat'ın Rekoru

Dün, Türkiye İstatistik Kurumu 2015 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt sonuçlarını açıkladı. Bu sonuçlara göre nüfusumuz 79 milyona dayanmış. Tam olarak söylemek gerekirse 2015 sonu itibari ile 78.741.053 kişi olmuşuz. Kırkbir kere maşallah. En kalabalık il İstanbul (14 milyon 657 bin küsur), en az nüfusa sahip il ise Bayburt (78 bin 550) Bir İstanbullu olarak "şimdi Bayburt'ta yaşamak vardı anasını satayım" der miyim? Hiç sanmam. Bu "koca" şehir bize yurt oldu, yuva oldu. Acısı ile tatlısı ile tutkumuz oldu İstanbul. Adeta kök saldık buraya. Allah-u a'lem cenazemiz de buradan kalkacak.

Bazı illerin nüfusu artarken bazıları yerinde saymış. Bazıları ise artmak şöyle dursun rekor azalma olmuş nüfuslarında. En çok artanlar Gümüşhane, Tekirdağ, Kocaeli olurken en çok azalanların başını şu garip yolcunun memleketi gariban Yozgat çekiyor:


Bana "hocam bırak şu garibanlık edebiyatını" diyenlerin kulakları çınlasın. Buyurun size TÜİK tescilli rakamlar. Yozgat dediğiniz yer doğuda-güneydoğuda bir il değil. Ankara'nın hemen dibinde. Düne kadar Ankara ile sınır komşusu idi. Kırıkkale il olduktan sonra bu sınır koptu. "Mum dibini ışıtmazmış" misali hep ihmal edildi memleketim. Gariban Yozgatlı da ne yapsın, karnını doyurmak için mecburen "ver elini gurbet eller" deyip terk ediyor doğduğu toprakları. Binde 3'ün üzerinde küçülmüş bir sene içinde. İkinci sıradaki il Yozgat'ın yarısı kadar azalmış. Yani küçülmede açık ara öndeyiz maalesef.

Şimdi sıkı durun, bir itirafta bulunacağım. Geçen yıl Yozgat'ın bu rekor küçülmesinde benim de payım oldu. Köyde kalan ve dedemin ocağını tüttürmeye çalışan son aile fertlerinin de bu koca şehre göç etmelerine vesile oldum bir şekilde. Yukarıdaki listeyi görünce suçlandım, yüzüm kızardı. "Farkına varmadan nelere sebep olmuşum ben?" diye üzüldüm. Orta Anadolu'nun orta yerindeki bu güzelim şehrin altının oyulmasına katkıda bulunmuşum. Böyle Yozgatlılık olur mu?


Babam mı? O şimdilik memnun bu yeni hayatından. "Buradaki de soğuk mu" diyor. Ona kalsa palto bile giymeyecek. "Yahu baba şu önünü ilikle, sana baktıkça ben üşüyorum, hasta olacaksın" diye zorla kapattırıyorum paltosunun önünü. 90 yaşından sonra onu işlediği topraktan koparıp getirdik buraya. İyi mi ettik, kötü mü, kafam karışık. Dediğim gibi şimdilik o da ben de çok mutlu ve mesuduz. İki gün beni görmese yapamıyor. "Nerede kaldın, gözümüz yollarda kaldı" diyor. Oysa taa 12 yaşımda beni gurbete kendi elleri ile bırakmıştı, uzun ayrılıklarla geçti ömrümüz.

Dedem mi? O, köydeki evimizin bulunduğu tarlanın bir köşesinde bulunan aile kabristanımızda sessizce bekliyor. Kilit vurduğumuz evi, çeşmesi kurumuş bahçemizi, boza bırakılmış tarlalarımızı "belki gelirler" diye bekliyor. Allah gani gani rahmet eylesin O'na ve tüm geçmişlerimize.

Bu yazı biraz "özel"e girdi ama kusura bakmayın artık. Rahmetlik Abdurrahim Karakoç "Mekup yazdım Hasan'a/ Ha Hasan'a ha sana" diyordu ya bir şiirinde. Aynen öyle. Bu, aslında tüm gariban Anadolu çocuklarının, yani hepimizin hikayesi. Doğduğu yerde değil de doyduğu yerde çadır açan, kahve bulamazsa kenger içen garibanların yürek dağlayan öyküsü bu.

Vesselam...

Hiç yorum yok: