12 Mayıs 2017 Cuma

Kedi Durağı

Şimdi ve burada, yani nefes aldığımız şu zamanda gözümüzün önünde bir insanlık cinayeti işeniyor. Ve tüm dünya bu cinayeti seyrediyor. Suriye savaşından bahsediyorum ey okuyucu. Bilmiyorum bu konu seni ne kadar ilgilendiriyor. 

"Suçlu ayağa kalk" dense oturan bir kişinin kalmayacağı bir zamanda yaşıyoruz. Gözlerimiz görüyor ama vicdanlarımız kör oldu, merhamet pınarlarımız kurudu, duygularımız sağırlaştı. Daha başka ne denilebilir ki? Bazen büyük büyük laflar ediyorum kendi kendime. Keşke ile başlayan cümleler sıralıyorum haddi aşma pahasına. "Keşke taş-toprak olsaydım, gözlerim kör, kulaklarım sağır olsaydı..." Savunma mekanizması işte. Yoksa bu vahşet aklıma gelince delirecek gibi oluyorum.

Samet Doğan'ın "Cuma Günü Uçmayan Kuş" romanını okuyorum bu günlerde. O bizim gibi hariçten gazel okumadı, görev icabı da olsa cephenin sıfır noktasına kadar gitti. Yaşadıklarını tüm dünyaya aktardı. Video ve fotoğrafları insanlık vicdanına ayna tuttu. O da yetmedi, muhteşem bir romanla konuyu gündemde tutmaya çalıştı. Allah ondan razı olsun. Hemşerim diye söylemiyorum, gerçekten çok güzel bir iş çıkarmış, bu kitabı mutlaka alın ve okuyun derim acizane. Detaya girmeyeceğim. İnsanı derinden sarsan cümlelerle anlatmış yanıbaşımızda cereyan eden ve bitmek bilmeyen Suriye savaşını. Muhabir olarak gittiği cephe hattında yaşadıklarını okurken bile irkiliyorsunuz. Allah ülkemizi bu tür felaketlerden muhafaza eylesin.

Cümlelere hüzün yüklenmiş. Hangi ortamda, nasıl ruh hali ile okursanız okuyun, yüreğiniz kanıyor içe doğru. Geçen akşam 19B numaralı İETT otobüsündeki tevafuk ve yüzümde belirip kaybolan tebessüm istisna.

Zeynep Kamil'e hasta ziyareti için gitmiştim geçen akşam. Çıkışta metro mu, metrobüs mü tereddütünü metro kazandı. "Bizi yer altı paklar" İlk gelen Kadıköy otobüsüne bindim. Meydanda metro deliğine doğru yürürken 19B-Başıbüyük otobüsünün kalmak üzere olduğunu görünce karar değiştirip ona bindim. Boş koltuklardan birine oturup kitabı açtım. 294 sayfalık kitabın 100. sayfasındayım. Baştan sona insanlık dramı. Ölenler, yaralananlar, aç kalanlar, evi yıkılanlar, ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar....
İstanbul'da gece çökerken içime hüzün bulutları ağmaya başladı gene. Dokunsan ağlayacağım.


Derken 105. sayfaya geliyorum Acıbadem civarında. Beni acı acı gülümseten tevafuk anına. Savaşın sadece insanları değil hayvanları da ne hale getirdiğini anlatan şu bölümü bir okuyun size zahmet. Kediciklerin çaresizliğini ne güzel tasvir etmiş. Tam ben bu satırları okurken ne olsa beğenirsiniz? Bir miyavlama sesi duydum otobüsün içinde. "Yok artık" dedim kendi kendime. Kitap dile gelmediğine göre, yolculardan biri telefonundan kedi videosu izliyordur herhalde. Ya da telefonunun zili kedi sesi olan biri var aramızda. Derken bir miyavlama daha, bir daha. Allah Allah! Ne bu şimdi. Okumayı bırakıp koridora doğru bakar bakmaz belirdi yüzümdeki tebessüm. En arka sırada yeşil plastik bir kafesin içinde, sahibinin ayakları ile önü kapanan kedicik miyavlıyordu acı acı. Kitaptaki kedilerden haberi olsa gene de şikayet eder miydi acep? Ne de olsa kendisi "ciğercinin kedisi" mesabesinde idi. Ben inene kadar birkaç kere daha miyavladı ama yüzümdeki tebessüm o kadar uzun sürmedi. Savaşın kedilerini düşündüm, çoktan ölüp gitmişlerdir. 

Şu yarada kan olsaydım / dökülüp ziyan olsaydım
bu dünyada yerim yokmuş / keşke bir yalan olsaydım

Vesselam...

Hiç yorum yok: